Twitter @omistanbul

"Zirvenin keyfine varanlar, tırmanmayı göze alanlardır"
http://www.youtube.com/watch?v=q_bq5mStroM

Bu Blogda Ara

29 Mart 2010 Pazartesi

Yetiştirme, yetiş...

Yetiştirme, yetiş…

Bir ömür boyu neler yetiştiriyoruz neler…
Kimimiz çiçek, kimimiz kedi köpek, kimimiz kümes hayvanları. Hatta bazılarımızın ömrü yetmez ve nesilden nesile devam eder yetiştirdiklerimizin ömrü, zeytin ağacında olduğu gibi… Yüzyıllarca ömrü vardır ektiğimiz bir fidanın bazen.
Ancak yetiştirmede kendi neslinin en güzel örneğinin devamı sayılan çocuklarını büyütürken gösterdiği özeni hiçbir başka şeye göstermez insanoğlu.
Yemez, yedirir… gezmez gezdirir… uykusuz kalır, uyusun diye, hasta olur iyileşsin diye, parasız kalır okusun diye. Gerekirse canını verir O’nu korusun diye…
Anne babalarımızın en önemli kaygıları evlatlarını iyi yetiştirmek ve onların hayırlı evlatlar olmasını sağlamaktı. Allah onlardan razı olsun. Hepimiz için geçerli sanırım bu durum.
Önce onlar sonra biz…
Anne babanın öncelikleri ve kaygılarına yer vermek istiyorum yazıma başlarken;
Evlat kız ise;
• Evlenene kadar “namuslu” yetişsin ister. Namus kavramının anlamı, evlilik dışı ciddi bir beraberlik yaşamamasıdır kızının.
• “Sağlıklı” büyütmek ister kızını. Hastalıklar gelsin geçsin ama O hep iyi olsun ister.
• Ev işlerinde maharetli olsun, herkes parmağını ısırsın O’nun mutfağını, düzenini, tertibini gördüğünde…
• Baba, iş sahibi ise, kızının şirketinde çalışması ona gurur verir, ama çalışmasa da olur. Ne de olsa kız evlat. İş için yaratılmamıştır, ev için yaratılmıştır O...
• Kısmeti açık olsun, beyaz atlı, yakışıklı, varlıklı, güçlü, inançlı, kızının kıymetini bilen, kendilerine saygılı ve de en önemlisi kayınvalidesine kızını yedirtmeyecek bir prens tam da 22-25 yaş arası çıkıp geliversin ister…
Verilen eğitim, edep, adap, görgü kuralları, nerede susacak, nerede konuşacak hepsi umutla aşılanır.
• Kötü alışkanlıklardan uzak dursun, yaşı kaç olursa olsun eve geç gelmesin, yatılı gezmeye gitmesin, erkek arkadaşları ile mesafeli olsun, olsun, olsun…
Evlat erkek ise;
• En iyi okullarda okusun, masterini yurtdışında yapsın,
• Spor yapsın,
• Yakışıklı olsun, kızlar onu gördüğünde parmaklarını ısırsın,
• Itibarlı bir işi olsun, maaşı da yüksek olsun,
• Babanın işi, zanaati, şirketi varsa onu devam ettirsin, büyütsün…
• Sanayici bir ailenin çocuğu sanatçı, reklamcı, müzisyen, besteci olamaz. Işletme, mühendislik ya da finans okusun isterler o da sanayici olmalıdır çünkü.

Olsun, olsun, olsun…

Tabii yukarıda saydıklarım bir genelleme değildir. Söz konusu kalıpların dışına çıkan, daha serbest veya tamamen ilgisiz ebeveynler de mutlaka vardır. Onlar, istisnalardır. Ne demişler, istisnalar kaideyi bozmazlar…

Peki ya çocuklar ne isterler…
Hepimiz çocuktuk. Çocuk, büyümek ister hep, kabına sığamaz. Yaşını bir yaş büyük söyler sorulduğunda. Hayallerine bir an önce ulaşmak, kendi dünyasını kurmak hatta dünyayı kurtarmak ister.
Dünyada önümüzdeki 10 yıl yaşanacak teknolojik gelişme, geçtiğimiz 50 yıldan bile daha hızlı yaşanacak. Nesiller arası farklar 10 yıla hatta beş yıla düşecek. Bizim gençliğimizde hesap makinesi yeni çıkmıştı, kızımın nesli 2 yaşında bilgisayar oyunları oynadı, ama kızım daha ergen olmadan twitter, iphone, wi-fi, smart board ile yaşıyor. Yani artık iki nesil arasındaki konuşma “ahhhh bizim zamanımızda şu vardı bu yoktu” değil, “5 sene önce ne de saçma teknoloji kullanıyormuşuz değil mi, hani 3G çıkınca tamah birşey sanmıştık” diyeceğiz.
Yaratan, herbir insana ruh, akıl ve enerji vermiş. Vermiş ki insanlık hep ilerlesin, gerilemesin. Bunların yanında da cesaret vermiş, yaratıcılık vermiş, ego vermiş ki hep yukarı çıksın, aşağı inmesin.

Ne ister çocuk;
• Sevgi,
• Güven,
• Özgürlük
Çocuğun kendisine ruh üflendiğinden itibaren yani yaratılışında neler vardır;
• Sevgi,
• Kendine güven, cesaret,
• Hayaller
Yani çocukta zaten varolan özellikleri bizim onlara tekrar kazandırmaya çalışmamıza gerek yok ki. Peki bu değerlerimiz yaşımız ilerledikçe azalıyorsa veya yok oluyorsa bunun nedeni yanlış “yetiştirilmek” olamaz mı? Ve bu hatayı çoğumuz yapmıyor muyuz?
Her insan gibi çocukların da ebeveynlerinden farklı duyguları, yetenekleri ve en önemlisi ruhları vardır. Ne demişler 6 milyar insan, 6 milyar farklı ruh demektir.
Ebeveyn ise genelde çocuklarının kendi benimsedikleri yolu tutmasını bekler ve o amaca uygun olarak onları yetiştirirler. Siyasi görüşleri, dinleri, mezhepleri, meslekleri, sevdikleri veya sevmedikleri, büyüklerin istediği gibi olmalıdır.
Bir de çocuğunu korumak içgüdüsüyle abartılan eylemler…
Aman üşütmesin, aman merdivenden düşmesin, aman kaza yapmasın, aman, aman, aman…
Peki, her çocukta ve ergende olmazsa olmaz olan özellikler; dürüstlük, erdem, sevgi, saygı, güzel ahlak, çalışkan olmak, yalan söylememek gibi değerler olmalı herhalde. Bu değerlere sahip ise bir de sağlığı yerinde ise geçimini sağlar, mutlu da olur zaten.

Yukarıda saydığımız değerler en güzel nasıl mı kazanılır? O’na örnek olarak…
Kesinlikle nasihatla değil, ders vererek değil. Yetiştirmek için yetiştirenin önce “yetişmiş” olduğunu kanıtlaması gerekir.
Belki de çocuğum benden daha ileride olacak, daha çalışkan, daha zengin, daha itibarlı, hatta daha mutlu ve huzurlu. Kim bilir?
O yüzden “yetiştirmek” kelimesinden pek bi haz etmiyorum son zamanlarda. Diyorum ki; yetiştirmeyelim ama örnek olup onlara yetişelim. Çünkü onlar bizden daha önde olacaklar…
Bize düşen ise sadece ihtiyaçları olan sevgi, güven, cesaret, ilgi ve özgürlüğü vermek.
Bir de onları değil kendimizi cendereye sokup, kendimize çekidüzen verip, zorlayıp gerekirse değiştirmek ve onlara örnek olmak.
En zoru da bu ya…
Değişmek, değişebilmek…
Hele herşey yolunda görünüyorken değişmek gerektiğini farkedebilmek.
Öze dokunmadan politik görüşümüzü,
alışkanlıklarımızı,
olmazsa olmaz gördüğümüz her "şey"i...
Değişimin getireceği sancılara hazır olmak. Çünkü değişim sancıları doğum sancısı gibidir. Acının bitiminde dünyaya gelen çocuk ise yeni benliğimizdir. Yepyeni bir enerji, tazelenmiş bir ruhtur O. İnanın kendimizi değiştirmek, başkalarını değiştirmekten daha kolay ve verimlidir aslında ama nedense O değişsin ben aynı kalayım isteriz farkında olmadan.
Değişmek, hayata yetişmektir, değişmeye ve yeniliğe en müsait olanlar çocuklarımızdır. Aman onları yetiştireceğiz bahanesi ile değiştirmeye çalışmayalım onlara yetişelim.
Bill Gates, üniversiteyi yarısında terk edip evinin garajında arkadaşlarıyla elektronikçilik oynadığında babası O'nu değiştirmeye çalışıp baskı yapsaydı şimdi bu satırları daktilo ile yazacak ve web'de yayınlayamayacaktım.
Bill Gates'e teşekkür bir zorunluluksa babasını takdir bir borçtur.
Oğlunu özgür bıraktığı için, ona inandığı ve güvendiği için.
Teşekkürler William Henry Gates, Sr...(1925)

17 Mart 2010 Çarşamba

Avataruh...

Avataruh…

Yine bir film…
Avatar…
3 kez izledim kara gözlüklerle, 3 de Oscar aldı bu yıl....Senaryosu, görsel yönetmeni, efektleri, makyajlar, oyuncular ve de bütçesi müthiş. Ben böyle filmler için “izlemediysen yaşamıyorsun” derim. İşte öyle bir film…
Filmin senaryosunda malum, Pandora gezegenindeki madeni ele geçirmeye çalışan batılı medeni ! dünyalılar ile masum Na’vi halkının mücadelesi ele alınıyor.
Na’viler, 2.5-3 mt boyunda, kuyrukları olan yarı çıplak yaratıklar.
Doğayla barışıklar. Yırtıcı hayvanı bile öldürmek zorunda kaldığında ondan özür dilercesine dua ederler, doğaya ve birbirlerine zarar vermezler.
Ağaçların kökleriyle birbirlerine bağlı olduğuna inanırlar.
En önemlisi herşeyin farkındalar…
Kendi ruhlarının, diğer Na’vilerin, doğanın, hayatın…
Başroldeki kız Neytiri, iyi oğlan ve yarı dünyalı Na’vi Jake Sully’e “I see you” dediğinde buz kesildim neredeyse.
Ne muhteşem bir anlatım şekli; “seni görüyorum”…
Ruhunu görüyorum, hissediyorum. Bal kavanozunu dışından yalamıyorum. Kaşığı daldırıp sonra ağzıma atıyorum balı. Mış gibi yapmıyorum. Sana değer veriyorum…

Batılı hayat tarzı, daha materyaldir daha akla ve mantığa dayalıdır. Oysa doğulu mantığı daha kendiyle ve ruhuyla barışık, aynaya bakmaktan çekinmeyen, duygusal bir yapıdadır.
Bu sözler, dün açık salı sohbetimizde de dile geldi ve beynime kazındı.
Kendiyle barışık olmak,
Ruhunu keşfetmek,
Zeka ve aklın kölesi olmamak,
Ruhun ve duyguların bir başkasına akması,
Bir başkasının ruhunu hissetmek,
Kendi ruhunu hissetmek,
Ruhunu özgür bırakmak,
Kendi ruhumu veya karşımdakinin ruhunu hissettiğimde kalkanlarımı kaldırmadan gelen mesajları kabullenmek…
En önemlisi "değişebilmek" ve,
Avatar’da dediği gibi; “I see you” diyebilmek…

Daha doğrusu nerede aklımı ve zekamı kullanıp, nerede ruhumu dinleyeceğimin dengesini doğru kurmak aslında. Yoksa derviş olup dağlarda kurtlarla kuzularla yaşamak gerekir. O da olmaz.

Zekamız ve aklımız bizi kaygılarla boğuşturur hep; geçmişteki hatalar, gelecek planları, yarın ne giyeceğim, hafta sonu nereye gideceğim, kredi kartı taksidi, ev kirası, şirketteki lanet müdür, evlilik, çocuk planları, ingilizce kursu, akşamki yemek…planlar, planlar, planlar…
Oysa ruhumuz “ya ben?” der sessiz bir çığlıkla;
Beni özgür bırak bak ben sana o planların hepsini gerçek edeyim bir çırpıda,
Beni hatırla, beni tanı, bak ben sana herşeyi yaptırırım,
Güç sende ama sen gücü başka yerde arıyorsun,
Kendin ol,
Kendini tanı, keşfet,
Kendinle barış,
Kendinle seviş,
Kendini sev…
Ruhunu sev…
Ruhunu gör…
Avatar ruhu ile dünyalı aklını dengeli kullanmak herkese kısmet olmaz. Bizler nasıl olsa %90 zamanımızı aklımızla didişip geçiriyoruz, bu oranı ne kadar azaltırsak o kadar iyi… %50 yi geçemeyiz nasıl olsa.
Ruhumuza yakın olduğumuz zamanları iyi keşfetmek gerekir ki işte tam o esnada hemencecik arkadaş olup yanına bağdaşkurup oturalım, biraz sohbet, biraz arkadaşlık yapalım onunla.
Tek başıma iken, yolculukta, ibadet esnasında, dua ederken, ağlarken, sevgilimle birlikte iken, acıklı bir anda, müzik dinlerken, ölüm haberi aldığımda kalbim, incelir ve yumuşar ya biraz…
İşte o anlar doğru anlar…
Hadi iş başına,
17.03.2010

Aşık oldum...

Aşık oldum...
Mutluluktan uçuruyoruuuummm,
Gözü kör eden bir şey,
Dünyada başka kimse yok ki...o ve ben,
Dünyadaki en şanslı insan olmak bu olsa gerek,
Mutluyum...
Seni çoook seviyoruuummmm,
☺ ;) :-)))))))))
Aşkııııımmmm,
Muckkkkkk,
Rüya olduğu kesin, tanrım uzun sürsün bu uyku,
Ağlamak neymiş şimdi anladım,
Durup dururken başka kim böyle sırıtır,
Mesaj geldimi kim kovboy gibi salisesinde böyle cebindeki telefonuna sarılır,
Üçüncü şahsın anlamakta zorluk çektiği duygu,
Dişler hep fırçalanır, eller yıkanır, parfümler, kremler, kuaförler...
Daha sabah görüştük ama özledim...
Keşke yanında olsam...
Günaydın aşkımm...iyi geceler bitanem...
Ama...
Aşkın ömrü uzun olmaz derler,
Emek ve uğraş ister...zaman, sms, telefon, yemek, konser, sinema ve en önemli gıdası kaliteli zaman ayırmak...
Acı tatlı sos,
Mutlaka bir anında acı olacak böyle mükemmel bir güzellik sürekli olur mu ki?
Hayatı boyunca bu duyguyu tatmayanları da sulamayı unutmayın çünkü onların çayır çimenden farkları yoktur...
Bunlar benim sözlükten mütevazi alıntılardı bakalım ekşi sözlük neler demiş...
• bu boştur ve dolmak ister, o ağzına kadar doludur ve kendisini boşaltmak ister ,-ikisi de bu konuda kendilerine yardım edecek birey arayışına girerler.Ve en yüce anlamıyla bu süreç , her iki durumda da aynı sözcükle dile getirilir : aşk
nasıl ? aşk bencil birşey değil mi ?
devilone
• histerical blindness, libidal saplantı
• bi kere vurdu mu bi daha adam olmazsın, süründürür... bitti diyemezsin, bitmez, geçti diyemezsin çünkü bilirsinki bi yere gitmez. İstesen de kurtulamazsın, ama istemem desen de uzak kalamazsin...
• üzülmeden, salya sümük olmadan önceki durum...
• bi meydan muharebesi
• aşk kendinden çok aşık olduğun kişiyi düşündüğün,açıklanamaz duygular hissettiren bir durum.
• soğukta, sadece düşüncesi ile kalbi, oradan da tüm vucudu isitabilen bir insana karsi beslenen his.
• tanrının insanlara verdiği odül; ceza
içindeki en güzel mutluluk; en büyük huzun
insanin yaşaması; ölmesi için en büyük sebep
çoğu şarkinin; intihar mektubunun tek sorumlusu
• birlikteyken onunla ilgili beynine ve kalbine kazıdığın en küçük ayrıntıların bile silinmediğini, onsuzluk duygusuna seni asla eskisi kadar sevmeyeceği gerçeğinin eklendiğini, onu çok özlediğini ve hala sevdiğini bile bile sırtında bunca yükle yola devam etmek
• hayat enerjisi....
• "kavuşamazsın, aşk olur."- asik veysel
• deneme uçu$u.
• matriximizde yuklenmis programlarımızdan biri. devamli versiyon yenileyen.. super upgradeleri olan, surekli guncel bi program...
• ask garip bir duygudur. herseyi unutursunuz, ne zaman yuttuğunuzu bilemediğiniz kediler midenizi tırmalar, sokakları insanları seyredersiniz ve o başka yaşamların içindeyken siz kendinizi yaşamın neresine koyacağınızı bilemezzsiniz, beklersiniz, özlersiniz, yüzünüz kızarır acaip biri olursunuz velhasıl
• yaşarken olabilecek en güzel şeyden daha güzel olan bitince olabilecek en boktan şeyden daha boktan olan duygu durumu.
• sabah uyanmanızın bi anlamı olması...
• a$k, başkasını düşünmemizi sağlayan şeydir
• aşk aynı bir kutu kola gibidir
ilk önce düşünürsün kolayı açsam mı diye
yani henüz ona açılmamışsındır
sonra bir karar verirsin, gidip ona açılayım diye
derdini açarsın
işte bu anda pıst diye kutu kola açılmıştır
artık zaman çabuk geçer, kutunun içindeki kolanın gazı da yavaş yavaş biter.
önemli olan, gaz bitmeden kolayı taze taze içebilmektir, yoksa aşkın hiç bir anlamı kalmaz, karşıdaki senden sıkılmaya başlar ve terkeder.
kola da bayatlar ve içilemez duruma gelir.
en sonunda kafayı yersin ve kutuyu elinde parçalarsın, aynen gerçek hayatta kendinizi mahfettiğiniz gibi..
mutlu sona ermesi imkansız aşklara başlamayın. başlarsanız o sizi eninde sonunda bırakacaktır..
• # ask almadan vermektir.
• john lennon'ın tanımıyla;
"love is needing to be loved"
İşte böyle...
Gelelim kolanın gazını kaçıran şeylere;
• Kapağı açmak, süreci başlatır...yani çok beğendiğiniz hayran olduğunuz birini kenarda bekletseniz, kapağını açmadan gaz kaçma ihtimali yoktur, ama tabii ki garantisi de yok. Ya bir başkası gelir açarsa o kapağı...
• Bir tarafın daraltacak seviyede araması, mesaj atması, nerdeydin, niye aramadın, neden sabah kalkınca mesajıma cevap yazmadın, akşam yatmadan msn de niye öpmedin, hep ben mi arayacağım ki... Daha çok aramak sormak belki daha çok sevmekdir. Daha çok emek harcamaktır, evet. Daha çok özen göstermektir, ama bir yerde karşı tarafa sürekli borç vermektir, karşı tarafın da “makul bir sürede” o borcu geri ödemesi gerekir. Uzun mesajlar, uzun mailler, uzun telefonlar biraz da gaz kaçağının sinyalleridirler ama sen de ara onu, mesaj at eşeklik yapma...
• Kıskançlık...Aman Allahım; telefonlarını, maillerini, mektuplarını, çekmecesini kurcalıyorsanız aşkın ruhuna el-fatiha...
• Az sex... evet cinsellik, aşkı besleyen en önemli gıdalardandır. “Ama senin amacın benden yararlanmak mı ki her seferinde hemen sevişmek istiyorsun?” diyen biri plan yapan biridir, aşkta plan olmaz. Zaten onun ne sizden ne de dünyadan haberi yoktur...
• Kendisinin böyle bir aşkı yaşaması neredeyse imkansız olan kıskanç arkadaşın aşıklardan birine verdiği telkinler, nasihatler; kızım aklını başına topla, adam senle gönül eğlendiriyor, abi dikkat et Ayşe daha önce de birsürü adamın canını yaktı, bıraktımı üzülürsün, O zaten şıpsevdidir daldan dala konar, aman dizginleri bu kadar kaptırma sonra üzülürsün vs, vs... Belli mi olur belki de gerçek aşkı bulamadı bugüne kadar belki de bugünü bekledi. Zaten bunları söyleyenler hiç aşık olmamışlardır herhalde, yoksa aşığın halinden anlarlardı...
• Herkesin gözü önünde yaşanan aşkın gazı da çabuk kaçar bence. Uzun süren aşk biraz da olsa gizli yaşanandır.
• Litrelik kolanın ömrü daha çok olur. Çünkü, içtikçe kapağını kaparsın ve gaz yalnızca açık kaldığı birkaç saniye içinde kaçar. Azar azar içilir, bereketlidir. Dolapta tutarsanız ömrü daha da uzun olur. Aşk da böyledir, azar azar yaşanırsa, dış etkenlerden korunaklı saklanırsa; dedikodu, arkadaş gözü, kabalık, görmemişlik, o ne dedi, bu ne dedi ve de en önemlisi şöyle ömür boyu yetecek 2,5 lt. lik büyük şişedeyse, öyle 0,33 lt. Lik kutu kola değilse, değme keyfine. Onun için de malzeme bol olmalı; iki taraf da aynı seviyede okumuş, görmüş, geçirmiş, sevgi dolu, heyecan dolu, cinsel arzu dolu...
• “Biz” düşüncesi iyidir, hoştur, zorunludur. Aşk en az iki kişiyle yaşanır ve “biz” olmak zorundadır, “ben” den iyidir... Ama aşkta mutlak “ben” vardır maalesef. Gerçek aşık, bencildir...bencil olmak zorundadır. O’nun tek derdi maşukuna varmaktır, fiziken varmak, manen varmak. O, evliliği veya birlikte yaşamayı, çocuk yapmayı düşünmez. O, maşuku ile mana aleminde buluşmayı önemser. Hani Yunus Emre der ya bir şiirinde.

Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni

Aşkın aşıklar oldurur
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem
Bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene Ver anları
Bana seni gerek seni

Yunus'dürür benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni
Gerçek Allah aşıkını cennetle, köşkle, huriyle de kandıramazsın. O, Allah’a olan aşkından ibadet eder, iyilik yapar, iyi insan olur. İşte sizi seven gerçek aşık da, uzun boylu, yakışıklı, boyu boyuna uygun, eğitimli, tam evlenilecek adam veya süper kadın, manken gibi, kültürlü, millet vay bee; turnayı gözünden vurmuş desin...vs diye aşık olmaz. Buna aşk denmez zaten. Buna mantık ilişkisi, sevgi, mantık evliliği veya magazin ilişkisi denir. Bence gerçek sevgililer, aşıklar, Yunus’un Allah’ı sevdiği gibi birbirlerini sevenlerdir. Karşılıksız...sırf O olduğu için. Ben ve O var...Biz yok...O’nun beni sevmesini beklemek yok. O zaten beni seviyor, ben O’nu sevmeliyim. Yukarki şiir muhteşem anlatıyor bu duyguyu...Allah kelimesini çıkarın yerine sevgilinizin ismini koyun bakalım yüreğiniz ne diyecek bu işe. Eğer coşkuyla karşıladı ise durumu o adamı hiç bırakmayın veya kadını. Eğer yok ya değmez ki bu kadar ulvi bir aşka bu adam için diyorsanız zaten iş işten geçmiş bırakın gitsin. Kural basit; O da beni seviyor diye değil, “biz” olduğumuz için değil, evleneceğiz diye değil, çocuk sahibi olacağız diye değil, nişanlıyız diye değil, mantık ilişkisi diye değil...yalnızca ve yalnızca ona aşığım ve de her şeye rağmen onu çok seviyorum dediğiniz kişiye aşık olun ve de onu hiç bırakmayın. O kişi o inanılmaz, tarifi mümkün olmayan aşkınızı gördüğünde merak etmeyin sizin köleniz olacaktır.
Aşkta iki tarafın da aynı seviyede birbirlerini sevmeleri zordur. Aşk istiyorsan, mantıksız olacaksın, kör olacaksın, saf olacaksın, hesapsız olacaksın...Yunus gibi. Aşkta ruhlar iletişim kurar, mantık değil. Ama bir de buldun mu gerçek aşkı deme keyfine. Dünya, ay, jupiter, satürn hepsi senin...hepsinin kralı sensin. Yaşamayan varsa, henüz doğmamış demektir hala ana rahminde garibim. Ben yaşadım harika bir şey, muhteşem bir şey...tarifi yok, yaşı yok...
• Ben ona aşıktım ama beni bir smsle bıraktı gitti, duydum ki telefonunu da kapattırmış başka hat almış. Durum vahim...eğer böyle yangından mal kaçırıp gittiyse durup düşünmelisiniz, ona ne yaptınız da böyle kaçar gibi terketti, tüm yaşadıklarınıza rağmen. Belki ona yetmediniz... Unutmayın ki ilişkilerde bırakıp giden taraf aslında kalan taraftır derler.
• Aman ha ilişkinin ilk günlerinde birbirinizi denemek için veya birbaşka nedenden birbirinizle ilgili kırıcı lafları ortaya atmayın. O anlar dönüp dolaşır gaz olarak kapaktan dışarı çıkarlar. Sakinlik, sabır, sabır, sabır...Bırakın ruhlar sevişsin.
• Günü yakalamayı ve yaşam sevincini bir yağma hırsı gibi algılamayın. Günün değerini bilin, durup ince şeyleri düşünmeye vakit harcayın. “Ben dibine kadar aşkı yaşıyacağım” demek sizi kısa süreli mutlu edip, aşkı çabuk harcayabilir. Uzun sürmesi için birlikte hayata tutunun, hayatı hissedin... Unutmayın “muhabbet pazarında gönül alışverişi dirhem dirhem yapılır”.
• Sitemlerin, stayişlerin, şikayetlerin her türlüsü aşk savardır, tehlikelidir, gazı kaçırır. Tüm sorunlarını, kaprislerini, zaaflarını sevgilinle karşılaşmadan önce maske gibi çıkar as askıya, ayrılırken geri alır takarsın dilersen.
• Gerçek aşık, evliliği aklından geçirmeyendir. Evlilik planlarıyla yatıp kalkan taraf, panikler ve daimi gaz kaçağına neden olur. Yunus’un dediği gibi, amaç Allahla hemhal olmak mı, cennet mi? Aşığını kazanırsan, onunla tekvucut olursan evlilik zaten gelir, ya da evlensen nolur evlenmesen nolur ki... Etrafımız hep mutlu olup da anlam veremediğimiz bir şekilde boşananlarla dolu değil mi bugünlerde. Olmadı siz de modaya uyar, Roma büyükelçiliğinde kimseye haber vermeden aniden evleniverirsiniz belki de, zor mu ki?...
• O seni bıraksa da sen onu bırakma eğer gerçekten aşık idiysen ona. Unutma ki her aşk unutuldu, gömüldü desen de unutulamaz, gömülemez. Issız adam’ın son sahnesinde yıllar sonra Alperle Ada tesadüfen karşılaştıklarındaki dış sesler, Titanicteki yaşlı kadının milyon dolar değerindeki elması aşığının sulara gömüldüğü yere hesapsızca atması gibi ömür boyu beynini yer insanın. Bu arada “Issız Adam” filminin hikayesi bir masaldır, her aşk hikayesi gibi...Her aşk olayı bize bir masalda başrol oynama ayrıcalığını ve mutluluğunu sağlar.
• Yalnız kalmaktan, kaybetmekten, beğenilmemekten korkmayın. Her korku gazsız, havasız bırakır sizi. Bırakın sizi sadece içinizdeki sevgi ve hayranlık yönlendirsin.
• Şüphe sevginin katilidir. Şüphe ile sevgi birarada gitmez...Kıskanmak güzeldir, saklarsan... Şüpheye dönüştürür, sorgulama, delil arama başlarsa, sevgi ölür...
• Beni üzdü...bir daha aşık olmak mı? Asla... Siz siz olun bu lafları ağzınıza almayın. Aşık olacağınız biriydi ki oldunuz. Kayısı yediniz miğdeniz bozuldu, bir daha kayısı yemiyeceğim mi dersiniz veya bir daha meyve mi, asla.... Kayısı ile su, ayran miğdeyi bozar, belki de ondandır. Birdahaki sefere katıksız yersiniz olur biter...Bu arada bu kayısı benzetmesi pek uymadı ama özellikle seçtim, dalıp gittiniz aşığınıza. Biraz kendinize getirmek içindi sizi.
• O’nun sorunlarını farkettiğinde hemen sor, hemen ama, çok net bir biçimde; “sana nasıl yardımcı olabilirim?” ya da “ne yapmamı istersin?”. O eğer “hiç birşey yapmanı istemem, ben çözerim, sağol” derse de ona güven ve çözeceğinden emin ol, hep yanında dur, biri sorarsa da “O dimdik ayakta, her sorunu çözer” mesajını ver. Sakın ha “sen halledersin, sen güçlüsün” deyip onun sorunlarını hafife alma ve onunla sorunlarını karşı karşıya yalnız başına bırakma. Aslında bu tür sözler; “ben bu tür sorunlardan anlamam, benim çok fazla katkım olmaz, beni bulaştırma” anlamına geldiğinden karşı tarafa seninle ilgili güvensizlik verir. Eğer sevgilin; “bana ne yap yap yardımcı ol” diyorsa da; avukatsa avukat, doktorsa doktor, temizlikçi kadınsa kadın, işse iş...gir internete, google da araştır, eşe dosta sor... Unutma sen aşıksın, aşığın yapamayacağı şey yoktur....
Biraz da Aşk 101 derslerine bakalım isterseniz;
Emin olmamak, rahat, garantici olmamak gerekir aşık iken. Nasıl olsa beni seviyor, bana aşık eee ben de öyle...Aramasam da olur, mesajına cevap yazmasam da olur gibi davranışlar kurşun kalemi açmadan kullanmaya benzer, körelir, körelir ve birgün kurşun biter tahtaya dayanırsınız...Oyun bitti...Her gelen mesaj, her arama, her sorma, her gülümseme ne kadar kıymetliymiş anlarsınız o zaman.
Aşık olduğunu anladığın anda ortak bir dostunuz varsa ondan uzaklaşın, ve dostunuzu değil aşığınızı tercih edin. Eşkiya bile 35 yıl onun aşkıyla yaşadığı Keje’ye kavuştu ama arkadaşı Cumali’nin hayatını kurtarmak pahasına Keje’yi değil arkadaşını tercih etti. Başdüşmanı Berfo ise aşkı için en yakın arkadaşına ihanet edip onu ihbar etmişti. İyi kalpli eşkiya, aşk sınavında kötü kalpli Berfo’dan daha kötü bir sınav vermişti...Aşk ferman dinlemez. Siz siz olun arkadaşınızı değil aşkınızı tercih edin eğer ikisi arasında kalırsanız.
Ayrılmak için de evlenmek için de el ele kol kola gözgöze dudak dudağa yaz kış en az iki mevsim geçmeli. Ondan öncesi acele etmek olur
Taraflardan birisi ayrılık yaşansa bile, şiddet, şantaj, tehdit, dolandırıcılık gibi kötü yollara başvurmadıysa iyi...demek ki aşk hala devam ediyor ve ölene kadar devam edecek, ilişki devam etmese de.
Aşkın gözü kördür, herşeyi yaptırır...herşeyi ama herşeyi.
Aşkın en büyük gücü parayla pek işi olmamasında. Adamın işi bozuldu veya kadın arada bir hesabı kendisi ödemek istiyor, ayrıldılar...yazık. Zaten aşık olmamışlardı ki...İlişkiyi bir “iş” olarak görmüşlerdi belki.
Geçen bir yerde okumuştum, biz dünyalıların 12 saatte tükettiğimiz enerjiyi Güneş saniyenin bilmemkaçında üretiyormuş zaten. Aşk da öyle; öyle inanılmaz bir enerji sağlar ki aşık olana, inanamazsın; aşığı için kilometrelerce yaya yürür, sabahlara kadar uykusuz kalır ama sabah canavar gibi dinçtir, yorulmak nedir bilmez. Kavga, tartışma nedir bilmez, etse de hemen unutur gider. Herkes onu bıraktığında, vebalı gibi etrafından kaçtığında o, onu terketmediği gibi daha çok yapışır...varsın herkes deli desin, umurunda değil ki...Arkadaşları “ne oldu sana, hep yüzün gülüyor, sana can geldi” derler. Çünkü o, bir aşıktır artık...
Besteciler, ressamlar, yazarlar, reklamcılar, işadamları neden aşık olduklarında daha yaratıcı olurlar ve şaşırtıcı eserler üretirler zannediyorsunuz... Adrenalinden, hormondan, libidodan, zevkten, keyiften...başka neden olacak ki... Aşk bu, ilahi bir güç sonuçta.
Ömrünüz boyunca yabancı müzik dinlediniz ama son zamanlarda türkçe parçalar da dinleyince hoşunuza gidiyor baktınız ki; Sezen, Ferhat, Kayahan, MFÖ, Zeki Müren...durun durun fazla düşünmeye gerek yok, siz aşık oluyorsunuz.
Unutmayın, aşkı konuşuyoruz, sevmek başka bir şey. Belki ikisi de aynı anda varolabilirler ama zorunluluk değil...Hatta geçenlerde bir şey okudum, hoşuma gitti. “Sevmek ve aşık olmak apayrı şeylerdir. Akraba dahi değildir ikisi...”
Aşkın gözü kördür ya... Aşık olduğun kişi belki de ideal kişi olmayabilir. İdeal çift oranı evrende %5’i 10’u geçmez sanırım. Sen de ideal olacağını varsayarak vuruldun birine ve gözün karardığı için de eksiklerini göremedin. Bu durum aylarca, yıllarca devam etti. İşte bu, ancak aşkta olur. Aşık olmadan evlilik veya sevmek farklıdır. O zaman gözün daha açıktır, mantık ve akıl çalışır. Unutmayalım ki aşk, kum saati gibidir; akıl boşalırken kalp dolar...
Aşık olan, değişebilmeyi göze alır. Sevgili Gülcan Özer'in dediği gibi;"Aşk, kimyasal bir olaydır. İlişkide taraflar değişim gösteriyorlarsa, iyi gidiyor demektir."
Evliler, aşık olmayabilirler. Birbirlerini seviyorlar ve beğeniyorlar ise belki de aşık olmak ve daha fazla sevmek için gayret göstermeliler, emek harcamalılar. Sürprizler yapmalılar birbirlerine örneğin. Hele hele çocukları varsa ve boşanmayı düşünmüyorlarsa eğer, hadi biraz gayret o zaman...
“Ee böyle özveriyle aşık olunacak birinin de değmesi lazım değil mi”, ben üç aradıysam o da en az bir kez aramalı, herşey karşılıklı diyorsunuz içinizden. Ama Yunus’un “yok hayır, aşık karşılıksız sever” dediğini duyuyorum ben de sanki. Belki de Yunus, doğru kişiye aşık olmuş ondan mıdır bilmem...Bir de altta kalan tarafın şartları, morali, cebi, tecrübesi, vakti belli bir dönem uygun olmayabilir bu emek isteyen ulvi görevi hakkıyla yerine getirmeye. O zaman Sam amcanın dediği gibi “give her a chance...give him some space” ona fırsat tanı...
Aşk ilişkisini çok güzel tanımlayan bir İtalyan fotoğrafçının sözleriyle sonlandırmak istedim yazımı. Bana da çok sevdiğim arkadaşım Cem Baykent anlatmıştı; Aşk, havada uçurak yere düşmek üzere olan bir güvercin tüyü gibidir. Yere düşmemesi için üflemen ve onu sürekli havada tutman gerekir. Emek ister. Üflemeyi bıraktın mı düşer...
Biliyorum çoğunuz kendince birşeyler çıkaracak bu yazıdan sonra; bak ben haklıymışım geçen ilişkimden, bak o haklıymış...Boşverin bunları...
Aşk güzeldir, nimettir, lükstür, insanı mutluluktan uçurur, uçurur, uçurur...
Acı çekmek özgürlükse, işte özgürsünüz ikiniz de...
Varın siz de aşık olun, ya da reload edin onu heman, gün batmadan...

9 Mart 2010 Salı

Bulut ve kalp...

Bulut ve kalp…

Çocukluğumdan beri hep bulutların üzerinde yürümeyi, koşmayı hayal etmişimdir. Hele o pamuk gibi bulutların üzerinde zıplamak kahkaha atarak, gülüşerek eğlenmek ne kadar zevkli olurdu değil mi?
O yüzden uçakla yolculuk etmenin bence en zevkli yanı uçak yükseldikten sonra hani bulutların üzerinde seyir etmeye başlar ya insan işte o zaman camı açar aşağı atarım kendimi ve başlarım zıplamaya, koşturmaya, şarkılar söylemeye…Kendime geldiğimde aslında koltuğumda olduğumu hatırlarım ama bendeki tek fark yüzümdeki şapşal gülümsemedir… Kimbilir belki birgün gerçekleşir bu hayalim, her hayalimin gerçekleşmesi gibi. Belki de Cennet’te.
Bugün “Up in the air” filmine gittim. Film güzeldi…Senaryosu abartısız tam bir “sade hayat hikayesi”. Ama öyle sade dedim diye sakin ve ruhsuz bir senaryo sanmasın kimse. Başroldeki George Cooleny, işten eleman atmak gibi çok zor bir iş üstlenmiş üst düzey yönetici. Görevi gereği, taş kalpli, acımasız ve neredeyse sinirleri cımbızla alınmış bir adam. Makineleşmiş neredeyse. Yılın 322 gününde uçakla yolculuk yapmış geriye kalan 43 günü de stüdyo evinde tek başına geçirmiş geçen sene. Tam bir uçak, havaalanı, kiralık araç ve otel profesyoneli. O kadar çok uçuyor ki hayal ettiği ve Amerika’da yalnızca 6 kişinin sahip olduğu gümüş VIP kartı alabilmesini sağlayan 10 milyon uçuş mili birikmiş kartında…
Filmde bol bol bulut gördüm hem de sevdiğim açılardan…Hatta içine bile girdik bol bol. Filmi izlerken hep hayal ettim yine onların üstünde yatağımın üzerinde zıplarcasına zıplamayı. Kartopları yaptım buluttan, sağa sola attım onları.
Oscar adayı yönetmen Jason Reithman, döktürmüş…Açılar, ışık, uçak çekimleri süper. Hele, uydu fotoğrafı gibi şehir çekimleri yapmış ki uçaktan harika… tabii ki bulutlar, en güzeli.
Hele müzikler…Sharon Jones’un “This land is your land” parçasıyla başlıyor film. Los Angeles’tan Kansas’a, Las Vegas’tan North Carolina’ya, Montana’dan New York State Island’a anlatıyor Amerikayı ve “bu topraklar senin ülken” diyor ya orada koptum işte. Çünkü ben bu Amerika’yı seviyorum niye saklayayım ki. Sanki kendimi memlekette hissettim birden. Orası da Dünya, benim biricik ülkem Türkiye de. Hepsi bizim değil mi?
Bir de filmde hoşuma giden birkaç güzel söz vardı;

“Make no mistake, moving is living… The slower we move, faster we die”
Kuğu gibi yavaş hareket edersen hayatı es geçersin. Yavaş olma, hareket et ve hızlı ol, hızlı hareket edersen ancak, yaşarsın.

“How much does your life weight”
Hayatın kaç gram eder?

“Yaşadığın ilişkiler, sırtında taşıdığın en elzem, gerekli ve ağır eşyalarındır”

“Sırt çantana en önemli gördüğün varlıklarını; evini, arabanı, laptopunu…vs koysan taşıyamazsın ama dostluklar, arkadaşlıklar, sevgin ve aşkını koysarsan eğer hem pahaca ağırdırlar hem de taşınabilirler”

“Birgün uyandığında sırt çantanın bomboş olduğunu hayal et. Hangilerinin yokolduğuna üzülürdün?”
daha neler, neler….
Hayat dersleri,

Evliliğe, düzenli hayata inanmayan o kıvrak zekalı karizma ve de işinde başarılı adam duygusallaşıp kızkardeşinin düğününde sorumluluklardan korkup da evlenmekten son anda vazgeçen damat adayına inanmadığı evlilik müessesi hakkında bir konuşma yapıyor ki kilisedeki papaz yapamaz. Adama “yalnız kalmak istemiyorsan evlen ve bir co-pilot’un olsun” diyor ya işte orada bitiyor o ruhsuz adam ve içindeki saf, temiz duygular depreşiyor. Tabi tüm bu değişimler tesadüfen bir otel barında tanıştığı Vera Farminga (Alex) ile tanışmasından ve bir “parantez” olarak başlayan ama daha sonra aşka dönüşen ilişkisinden sonra oluyor.
İlk tanışmada bakıyorlar ki ikisinin de cüzdanları aynı uçuş kartları ile dolu, ikisi de havada yaşıyor neredeyse. Ve birbirleri için yaratılmışlar sanki. İlk sevişme, sonra “sms”ler, telefonlar, o kadar yoğun yolculuk planları arasında ne yapıp yapıp buluşmalar… En sonunda kız kardeşinin düğününe Alex’i çağırdığında kızın davete icabet edip onunla ailesinin ve okuduğu okulunun bulunduğu “memleketine” gitmesi ve aile ile tanışma… Süreç harika işliyor, saatler ilerliyor ve bizim oğlan uyanan duygularını dizginleyemiyor.
Hele hele “saf” yardımcısı kızcağızın da tetiklemesiyle atlıyor uçağa haber vermeden doğru “Chicago”…
Zili çalıyor, heyecan dorukta…En sonunda “O” ruhsuz adam dize gelmiştir ve taptığı işini, seminerini bırakıp aşkının peşinden gitmiştir, dilinin ucundaki baklayı çıkaracak ve “O”na “co-pilot”um olur musun? diyecektir ki…
Şimdilik hikayeye bir ara verelim hatta devamını sinemada görün isterseniz diyeceğim ama…
Kızmayın kızmayın. Birazdan geri döneceğim hikayeye.
Bulutlardan bahsettim ya şimdi de kalp bölümüne gelmek istiyorum yavaş yavaş. Eee ne de olsa başlığımız Bulut ve kalp…
Kalp, kırılması gereken bir şey…
Bir organ…
Içinde kıkırdak var uzunca, boylu boyunca kalbin. Mutlaka kırılmalı en azından bazı yerlerinden ki yumaşayabilsin kalp. Yoksa sert mi sert, katı mı katı olur. Kalbimizi kıran olaylar, nedenler malum…Bizi şoke eden, üzen, hayal kırıklığına uğratan şeyler. “Amma da aptalmışım”, “Yapılır mı bu bana”, “Yazıklar olsun”, “Kahretsin” dedirten şeyler, anlar, anılar, ya da kayıplar, kazalar, vefatlar, iflaslar, boşanmalar, aldatmalar, ayrılmalar…
Hayat, bu anlarla doludur ya, hepimizin kalbi birçok kez kırılmıştır ya işte ondan bahsediyorum. Kalp kırıldıkça yumuşar, tecrübe artar, başlar yumuşamaya. Aslında belki de “olgunluktur” bu anlatmaya çalıştığım. Daha hoşgörülü olmaya başlar insan, daha ustaca alır eline kalbini ve yuğurmaya başlar elinde, yumuşamıştır çünkü. İçindeki kırıklar O’nu ehlileştirmiştir…
George, çalar kapıyı, kalbi küt küt atmaktadır ve hayatının aşkına birlikte yaşamayı ya da evlenmeyi teklif edecektir ki… Kapıyı açan Alex, önce şaşırır sonra kızın suratı bir karış olur. İçeride koşuşturan çocuklar ve arkadan bağırıp “karıcığım kim o kapıya gelen?” diyen de Alex’in kocası…
Alex, evliymiş meğer ve George’la yolculuklarda “mutlu” olduğu bir adam olarak görmüşmüş O’nu bu kadar zaman. Hatta O’nun tanımıyla hayatındaki bir “parantez” veya “tırnak içindeki anlar”.
Yıkılan, kalbi kırılan George eski Goerge değildir artık, işten ayrılan çaylak yardımcısını arayıp gönlünü alır, yumuşamıştır o robot adam…
Evet, kalp kırıldığında sevinmeli belki insan, yumuşamasına sevinmeli, daha insancıl olacağına sevinmeli…
Herşeyi bilen, planlayan, saf olmayan, aldatılmaya izin vermeyen, herşeye şüpheyle yaklaştığından dolayı başkalarını takip ettiren, hiç tufaya gelmeyen, sürprizleri sevmeyen ve de dolayısıyla kalbi de kırılmayanlar kimler olabilir diye düşündüm bir an ve dedimki içimden; mafya babaları…
Katı kalpliler O’nlar…
Benim öyle bir “Baba” olmaya niyetim hiç yok ki.
Kalbimin kıkırdağını ne kadar kırdıysa hayat, o kadar teşekkür ederim sana Tanrım.
Çünkü artık o da yumuşacık…
Aynı bulutlar gibi…

17.01.2010