Twitter @omistanbul

"Zirvenin keyfine varanlar, tırmanmayı göze alanlardır"
http://www.youtube.com/watch?v=q_bq5mStroM

Bu Blogda Ara

1 Nisan 2012 Pazar

Cool


Cool
Bu aralar taktım galiba şu cool olmak meselesine. Bazı arkadaşlarıma soruyordum; “Kadın-erkek ayırımı yapmadan sence cool olmak ne demektir? Kime cool denir?”
Aldığım cevaplar şöyle olmuştu:
·      Cool, her arkadaşlık teklifine olumlu cevap vermeyene denir.
·      Cool, her şeye gülmez,
·      Cool, hayırı evetten daha çok kullanandır,
·      Cool, arkasından koşulan, talep edilendir,
·      Cool, zeki olur,
·      Cool’un, kibiri, egosu yüksek olur,
·      Cool, kafasında fazlaca hesap kitap yapar,
·      Cool olmak, samimi olmaktır,
·      Cool, iyi giyinir, trendy takılır,
·      Arkadaş topluluğunda gözler kimin üzerindeyse o en cool olandır,
·      Arayan değil, aranandır,
·      Genel kültürü iyidir, her şey hakkında bir şeyler bilir,
·      Cool, keşke benim arkadaşım olsa dediğin kişidir,
·      Cool’un attığı mesaj ya da tweet kısa öz ve zekice olur,
·      Cool, rahatsızlık vermez, tarz sahibidir,
·      Cool erkek, güzel ve cekici kızla çıkandır, cool kız da yakışıklı Alfa oğlanla çıkandır tabii ki,
·      Cool, kibardır, centilmen veya asil olandır…

Uzayıp giden tanımlamalar… 
Cool olmak güzel bir şey olsa gerek.
Genelde iş veya arkadaşlık ilişkisinde kullanılıyor bu tanımlamalar dikkat ederseniz.
En beğendiğim tanımlama ise; “Samimi olmaktır” oldu.

Şimdi gelelim Nasıl cool olunur? sorusunun cevabına ya da cool olmak için ne yapmalı?
Bu arada bu konunun hassas bir konu olduğunu da hatırlatmama gerek yok sanırım. Sakın bana “ne kadar ayıp” demesin kimse. Şunu kastettim;. Genelde cool olma konusu cinsellik, aile ve din gibi bir tabudur memleketimizde. Sanki dersiniz hiç kimse cool olmaya çalışmıyor, cool olan zaten yaratılıştan cool… 

Cool görünmek için bazen taklalar atar insanlar. Hani sorarsınız; "Recep İvedik’in son filmini izledin mi?" Maşallah kimsenin haberi yok hatta sessiz bir aşağılama da duyar gibi olursunuz soruyu sorduğunuz için “basit adam” muamelesi görüverirsiniz o anda. Samimi olan sizdiniz, cool görünmek için belki de takla atan o idi.

En güzeli cool doğmak sanırım, bazen de sonradan olma cool hiç fena olmuyor; ne de olsa zararın neresinden dönsek kardır. 

Biz erkekler için bazı cool olma önerilerim olacak şimdi, ne de olsa kadınlar doğuştan coollar:
  • Arkadaş canlısı olsan da onları zırt pırt arama; özledim, sesini duymak istedim gibi gerekçelerle çok sık arayan olursan cool olmayı unut gitsin derim. "Ağır abi" desinler hesabı yani.
  • Aradığında bir nedenin olmalı. Aradın ve cevap vermedi, eğer hastalık, ölüm, yangın vs gibi acil bir durum yoksa sakın bir daha arama, o ararsa arar. Bir elin cep telefonuna her kaydığında diğer elinle onu tut, cıııssssss….Cool kişi kimsenin peşinden koşmaz.
  • Giyim kuşamın özenli olsun zira cool insan, giyimiyle hemen farkedilendir, trendy ol.
  • Dişin fırçalı, yüzün yıkanmış ve kremlenmiş olsun, sakalın varsa bakımlı olsun yoksa da mutlaka jilet kaydı traşlı ol, parfümün cool olsun, sakın ha ter kokayım deme.
  • Fit ol; yalnızca sağlıklı beslenmen yeterli değildir, düzenli spor yap, bir profesyonel kadar başarılı olduğun spor dalı olsun.
  • Pozitif ol; kendinden emin olmak sana çok şey kazandırır. Karşındakinin gözlerinin içine bakarak konuş. Kendinden emin ve pozitif olan insan içindeki benliğiyle konuşur yani kalbiyle, ruhuyla. Şeffaflaşırsın, şeffaf olan mutlu olur, seni mutlu eden şeyleri yapman da seni daha pozitif kılar.
  • Farklı olmaktan çekinme. Bir gözlük, bir şapka, sapsarı bir mont… Canının istediğini yap, yeter ki yakışsın. Kendinden eminsen coolsun.
  • Arayan değil aranan ol dedik ama artı özelliklerin olmazsa hiç aranmazsın bunu da unutma!
  • Sinema, sosyal medya ve en çok okunanlar… bunları iyi takip et.
  • İdeallerin olsun.
  • Birisi iş için randevu isterse, sakın ola randevuyu bu hafta hele de bugüne verme. Aynı ofiste çalışıyorsanız dahi öyle hemen olmaz, öğleden sonra saat 16:00 olabilir. 
  • Bir müzik aleti çalmayı becerebilmelisiniz.
  • Randevularına geç kalma.
  • Davete biraz geç giden, bitmeden ayrılan ol.
  • Sakın ola spor saati hariç hiç bir zaman beyaz ayakkabı giyinme. Beyaz çoraptan da uzak dur.
  • Kibarlık, centilmenlik, etiket, güzel ahlak kurallarına harfiyen uy.
  • İltifat etme ama mutlaka teşekkür et.
·         Doğuştan cool değil de zorlama yapıyorsan büyük olasılıkla en rahat ettiğin yer evin olacaktır. Evde kulluğu köleliği unutabilirsin. Ama çat kapı her an biri gelebilir dikkatli ol.

Yazdıklarım bir yargılama değildir. Cool olanları eleştirmiyorum ya da cool olmaya teşvik etmiyorum yalnızca bir tespit yapıyorum. Nasıl aramızda kadın, erkek, asabi, alıngan, kıskanç, tembeller var ise coollar da olacaktır.
Ben beceremiyorum maske takmayı. Biraz yaratılıştan coolluk, biraz samimiyet ikisiyle de idare ediyorum da diyebilirim.
Kalın sağlıcakla.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Öykü 3 ; Yab Yom

YAB YOM

Yeni bankama transfer olalı birkaç ay olmuştu. 
Artık “Müşteri Direktörü” olmuştum, ilk günler çok heyecanlandım. 
Annem, terfi ettiğimi öğrendiği zaman sevincinden ağladı. 
Ben, üniversiteyi bitirdikten sonra ayrı eve çıktığımda ailem bana biraz tavır koymuştu ama iyi ki de ayrılmışım çünkü kariyer yapmak kadar gençliğimi yaşamak da benim hakkımdı.
Bu süreçte bir kadın olarak kimseye muhtaç olmadan ayaklarımın üzerinde durmayı, erkek egemen toplumda kölelik yapmadan yaşamayı, aynı zamanda hayatın keyfini çıkarmayı öğrendim. Erkeklerle ilgili görüşlerim Alper’le tanışına kadar çok basitti; "Yerler, içerler, futbol izlerler, kadın muhabbeti yaparlar." Onlar, ne centilmenliği ne de doğru düzgün sevişmeyi bilirler, kibarlıkları ise flört dönemi bitip seni yatağa atana kadardır.   

Alper’le bankanın bir eğitim toplantısında tanıştım. Bizim banka, krizde olan müşterilerine finansal danışmanlık hizmeti veren bir birim açmış, Alper de o ekip üyelerindenmiş. Kahve arası sohbetlerinden anladığım kadarıyla zehir gibi biri; kurumsal finans alanında yüksek lisans yapmış. Hatta bir kaç müşteri, onun önerileri sayesinde durumlarını düzeltmişler. Banka da parasını kurtarmış tabii ki. İlk dikkatimi çeken kolundaki saati oldu; yelkovanında beyaz çıplak kadın sülieti olan simsiyah bir saat.

Öğle yemeğinde yanıma oturdu Alper. Ben hemen: 
“Nasıl cesaret ettin bu saati takmaya. Ya müdürlerin görürse?” dedim.
Bana cevap vererek:
“Bugün bu saati farkedecek ruhu özgür, zeki bir kadınla belki...” dedi ama lafı yarım kalmıştı. Tam o sırada bizim şubeden biri önce masaya çarptı sonra da diğer yanıma oturdu. 
Ben hemen lafı değiştirip;
“Nasıl, genel müdürlüğün tadilatı bitti mi?” dedim Alper’e.
Alper, soruma cevap vermedi bile ve yanımdaki adama kolunu uzatarak
“Saatimi nasıl buldun?” diye sordu, sonra konuşmaya devam etti:
“Ben, normalde iş günü bu saati takmam. Akşam arkadaşlarla bir şeyler içmeye çıktığımızda ya seksi figürlü bir kravat ya parti şapkası ya da bu saati tercih ederim. Flörte hazırım’ı en güzel veren  mesajlar bunlardır bence. Aslında keşke insanların kafalarının üstünde özel bir gözlükle görülebilen “müsaitim” yazısı yazsa ne iyi olurdu. İşler kolaylaşırdı o zaman değil mi?”

Alper'in bu hesapsız sözlerini duyunca içimden:
"Bu devirde bu kadar rahat bir insan var mı? Banka nasıl olsa bu çocuktan vazgeçememiş yıllardır?" diyerek düşüncelere daldım. Alper, kendinden emin ve korkusuzdu, belki biraz dominanttı ama etkilendim bu Alper’den. Hele şu gözlük fantezisi çok hoşuma gitmişti.

O gün birbirimizin cep numaralarını aldık. 
Ben, genelde, iş haricinde erkekleri ne ararım ne de onlara mesaj atarım. Alper, bir kaç kez beni aradı, ilkinde biraz havadan sudan konuştu sonra kabak çiçeği gibi açıldı:
“Cinsellikte kadın erkeğe teslim olursa şehvet arzuya dönüşür” dedi. Ne demekse?
Bir keresinde de; ruhların birbirine akmasından ve bedenlerin yatakta sevişmeden önce ruhların ayakta sevişmesinden bahsetti. Bazı fikirleri bana ters gelse de her defasında açtığı konular, sorduğu sorular, beynimde bir ışık ya da aykırı bir işaret bıraktı.
Her defasında telefonu kapamadan önce mutlaka gizemli bir soru sorup bir dahaki aramasında cevabı almayı beklerdi hep. En son sorduğu soru şu olmuştu:
“Sevişirken partnerinin verdiği nefesi onun gözlerinin içine baka baka ciğerlerine çektiğin pozisyonun adı nedir?”
Bu kadarı da fazla, bana ne pozisyonun adından? 
Asla bir erkeğin nefesini içime çekmem, iğrenç.

Uzun boyluyum. Saçlarımı hiç doğal renginin dışında boyatmadım. Giysilerimi üzerimde iyi taşırım. Bulunduğum ortamda erkekler varsa genelde ciddiyimdir. Onların dikkatlerini üzerime çekmek için hiç çabalamam. Aslında başlarda yapardım öyle, ama sonra baktım ki hiç gerek yokmuş buna. Erkekler demir parçaları, ben de mıknatısmışım zaten. İstediğimi tutarım, istemediğimi bırakırım. Flörtte nazlı, öpüşürken şehvetli, yatakta doyumsuzumdur. Sıkıldım mı da o erkeği hemen bırakırım. Arzu kadehimi lıkır lıkır doldurmak varken erkeğin ruhu var mı, yok mu hiç düşünmemiştim bugüne kadar. Ama o, geçen gün söylediği, ruhların sevişmesi konusu kafamı karıştırdı. Beraber olduğum kişinin ruhunun kutsallığı ne demekti?, Ruhlar nasıl şeylerdi? Nasıl sevişirlerdi ki? İlk kez duyuyordum bu lafları.

Geçen akşam, şak diye yine aradı;
“Burcu iyi geceler bu Cuma akşamı bir programın yoksa çıkalım ne dersin? Galata’da bir şeyler yeriz sonra Araf’a gideriz, DJ harika, dünya müzikleri çalar hep, dans etmeyi sevdiğini biliyorum geçen itiraf etmiştin bunu, ben spor giyinicem, istersen sen de önce evine uğra üstünü değiştir, ben seni saat sekizde alırım hem sana en son sorduğum sorunun cevabını da konuşuruz ama önce tabii ki evinin adresini almalıyım, evet yazıyorum...”

Adama bak soluklanmadan konuşuyor. Ne düşündüğüm hiç umurunda değil? Çıkmaya evet demedim ki daha. Yok “eve git üstünü değiştir,” “adresi yazıyorum,” ne bu böyle, bugüne kadar bir erkekle berabersem kontrol hep bendeydi. Özellikle de onunla sevişmek için can atıyorsam.
Cuma günü geldi çattı, içimde bir heyecan var, hep dalgınım, aklımda Alper ve bu akşamdan başka hiç bir şey yok. Sanırım ilk kez yaşıyorum böyle bir heyecanı. İşten çıktım, eve geldim, acele bir duştan sonra hemen giyindim. Aman Allah’ım ben nasıl da böyle kolay “evet” demiştim bu adama. Ben demedim ki o eveti, içimdeki Burcu dedi. Alper’le tanıştığımdan beri içimde sanki biri var, beni heyecanlandırıyor, bana acele ettiriyor.

Saat tam sekizde zil çaldı, zaten hazırdım, aşağı indim, yanaktan öpüştük. Taksinin kapısını bana açarken çok centilmendi. Önce Galata'da güzel bir yemekle şarap, sonra da uzun kıvırcık saçlı DJ in müzikleriyle dans. Bir ara bardan içecekleri almak için ayakta beklerken cesaretimi toplayıp arkasından yaklaştım, tam düğmelerinin arasından gömleğinin içine elimi sokup ona dokunmak istiyordum ki aniden yüzünü bana doğru çevirdi ve:
“Nasıl, burayı beğendin mi? İstersen içkilerimizi içip çıkalım, bana gideriz,” dedi.
“Tamam,” dedim sanki düşünüp te o an karar vermişim gibi, içimde kıpır kıpır eden duygularımı bilsin istemedim.

Taksiye bindikten az sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Arabadan inince yoğun bir çimen kokusu ciğerlerime doldu, koşa koşa uzun bahçe yolundan geçip apartmana girdik, sırılsıklam olmuştuk. Alper, halimize gülmekten öldü, çok rahattı.
Merdivenlerden çıkarken ayakkabılarımın tak tak sesleri duvarlarda yankılanıyordu onları çıkarmayı düşündüm ama yapamadım çünkü üşüyordum. Alper, bir eliyle elimi tutmuş diğer eliyle de kolumu ovalıyor sanki beni ısıtmaya çalışıyordu. Dairenin kapısından içeriye adımımı attım, tam karşımdaki duvarda asılı bir yağlıboya tablo dikkatimi çekti. Simsiyah zeminde kocaman çıplak bir popo. Hemen banyoya girip kurulandım sonra Alper’in verdiği boxerla t-shirt'ü giydim ve salona geçtim. Her tarafta mum yanıyor, fonda da Ray Charles vardı, I got you under my skin...Duvarda diploma gibi bir şey asılıydı, üzerinde “Aikido sertifikası” yazdığını gördüm. Daha net okumak için adımımı attığımda ayağım, duvarın dibindeki küçük nesneye çarptı, eğilip elime aldım, bu bir Ganish heykeliydi. Koltuğa geçip oturdum.
Alper salona girdiğinde üzerinde yalnızca bir şort vardı, nemli saçları onu çok çekici gösteriyordu. Elindeki kadehlerden birini bana uzattı, yanağıma bir öpücük kondurup;
“Evime hoşgeldin Burcu” dedi ve gidip tam karşımdaki büyük sofaya yayıldı.
“Girişteki tabloyu New York’ta köhne bir stüdyodan aldım. Sanatçı, tüm eserlerinde hep kadın vücudunun detaylarını kullanmış” diyerek konuşmaya başladı.
“Keşke yanıma otursaydı” diyordum içimden ama nedense karşıma oturmayı tercih etmişti. O anlatmaya devam ederken, dayanamayıp yerimden kalktım, tam önünde durdum. Yavaş yavaş iki bacağımı açarak popomu, uzun bacaklarının üzerine koyup oturdum, sustu. Gülümseyerek kadehleri aldı, onlardan kurtulduktan sonra iki eliyle kalçamı arkadan kibarca kavrayıp bir hamleyle beni kendisine doğru çekti. Bacaklarımı da koltuğun üzerine kaydırmıştı. Sırtım, dimdikti ve göğüs göğüse gelmiştik bir anda. Gözlerini gözbebeklerime dikti, Alper'in nefes alışını, nefes verişini çok net hissediyordum. İki elinin parmaklarını belimin en altından yavaş yavaş boynuma doğru hareket ettirmeye başladı. Üzerimde hala t-shirt olmasına rağmen o anda ürperdiğimi hissettim. Sanki parmaklarıyla sırtımdaki bir fermuarı açmış, içimden çıkan bir şeyler de odayı kaplamıştı. Nefes alıyorum, parmaklarını boynuma doğru yavaşça sürüklüyor. Nefes veriyorum, aşağı doğru indiriyor. Bu, bir süre böyle devam etti. Kalbim çok hızlı atıyordu. Ben, belimi ileri geri hareket ettirmeye başlamıştım, müthiş tahrik oluyordum ve dudak dudağa olmamıza rağmen çok ilginç, hala öpüşmemiştik. Nefesimi verdiğimde derince içine çekiyor, ciğerlerinde bir süre tutuyor sonra yavaş yavaş onu dışarıya veriyordu. Çok hoşuma gitmişti bu yaptığı. Sanki ben, onun içine girmiştim ve orada onun içindeki Alper’le sevişiyordum. Sonra ben de, ondan aldığım nefesi farkında olmadan yavaş yavaş içime çektim. O’nun nefesini de içimdeki Burcu’ya teslim ediyordum. Ne kadar sürdü bilmiyorum bu durum, ama inanılmaz keyif alıyordum ve hiç bitmesin istiyordum.

Alper, yavaş yavaş üstümdekileri çıkardı, çıplak vücudumun neredeyse her noktasını öpmeye başlamıştı; ağır ağır inlediğimi anımsıyorum. Arada kendimden geçip tekrar kendime geldiğimi hatırlıyorum. Orgazm olduğumu hatırlamıyorum çünkü üst üste sürekli beyin orgazmı halindeydim. Ben mi onun içine girmiştim, o mu benim içimdeydi tam bunu düşünürken yavaşça kulağıma fısıldadı;
“Sorumun cevabı neydi Burcu?”
Sabah olduğunda, önceden aldığı kır çiçeklerini bana verirken dudağıma bir öpücük kondurdu Alper ve;
“Seni tanıdığım için çok şanslıyım Burcu,”dedi.
Kuş gibi uçuyordum. Böyle bir şeyi hiç yaşamamıştım ve tadı damağımda kalmıştı. Taksiye bindiğimde gözlerimi kapatıp yaşadıklarımı düşünerek tam transa geçmiştim ki hiç yapmadığım bir şey yapıp Alper’e mesaj attım;
“Neydi bu sahi?” saniyesinde cevap geldi
“Tantra Yab Yom.”

Öykü 2 ; Çay Kaşığı


ÇAY KAŞIĞI

Mustafa, eğilip yere düşürdüğüm çay kaşığını eliyle aldı sonra onu kibarca masanın üzerine koydu, sanırım duyduklarımın şokundan olacak, elim çay kaşığına çarpmıştı bir an.

Mustafa'yla bir saat kadar önce buluşmuştuk. Bana Amcamla konuştuğunu söyledi, zaten Amcam dün akşam yemek masasında bana:  
“Mustafa seninle görüşmek istiyormuş” demişti ama bunu söylerken Amcamın dudaklarında sinsi bir tebessüm vardı, meraklanmıştım.
Ben:
“Neden görüşmek istiyor benimle?” dedim.
Amcam:
“Bilmem ki, galiba çalıştığı fabrikaya eleman almak için gelmiş Istanbul’a,” dedi.
“Görüş, ne kaybedersin ki? Eğer iş bulursan amcana da yük olmaktan kurtulursun” diye sessizce mırıldandım kendi kendime. Hatta “Belki de amcamın yüzündeki tebessüm bu yüzdendi,” diye düşünmüştüm içimden.

Yedi yıl önce kendisine sırılsıklam aşık olduğum adam işte şimdi tam karşımda oturuyordu. Parmakları ince ve uzun, gözleri yine ışıl ışıl, saçları dalgalı ve gür. Hele o takım elbisenin içinde ne de yakışıklı olmuştu Mustafam. Karşısında otururken kalbimin yerinden fırlayacağını hissediyordum sanki. Bir taraftan kendime hakim olup ona mesafeli durmaya çalışıyordum diğer taraftan da: “İşte senin yalnız gecelerinin ışığı olan adam karşında duruyor, kalk sarıl ona,”diyerek bağıran içimdeki sesle mücadele ediyordum sanki.

Mustafa, yıllar önce staj için gittiğim atölyede vardiya amiriydi. İlk göz göze geldiğimizde aşık olmuştuk birbirimize. Bir kaç kez pastanede buluşmuştuktuk, birlikteyken vaktin nasıl geçtiğini bilmezdik, saatlerce konuşurduk hep. Daha doğrusu daha çok ben konuşurdum o da hayran hayran hep beni seyredip dinlerdi. O zaman dikkatimi çekmişti; ağzı değil gözleri, evet gözleri konuşurdu Mustafa'nın sanki. Belki de o yüzden ben de, deli gibi hep onun gözlerine bakarak konuşurdum. Buluştuğumuz günlerin akşamı kanatlanır, bir melek olurdum sanki ve sabaha kadar tavandaki avizenin taşlarına, boş duvarlara  bakıp onun gözlerini hayal ederdim karşımda.

Sakin sakin kendisinden bahsetti önce, üniversiteyi bitirip mühendis olmuş, şimdi de müdürmüş Gebze’deki bir fabrikada ama evli mi bekar mı onu söylemedi! Biraz daha konuştuktan sonra yavaşça kahvesini masanın yan tarafına itip ellerini bana doğru uzattı. Bir an ne yapacağımı şaşırmıştım. Yoksa ben de elimi uzatmalı mıydım ona doğru? Cesaret edemedim işte, sonra kibarca geri çekti ellerini. Tek farkettiğim şey parmağında alyans olmamasıydı, demek ki evlenmemişti. O an içimi heyecan kapladı birden.

Hafiften gülümsedi ve: 
“Deli baban ne yapıyor şimdi, haber var mı?” dedi.
“Yok, ne yapsın, köye yerleşti, orada başka bir adam olarak yaşlanıyor,” dedim içimi çekerek.
Babam, kurallarından hiç vazgeçmeyen, inatçı bir adamdı. Eğer onun inandığı değerlerin peşinden gidersek, mutlu olup iyi bir kocaya varır ve cennete giderdik onun inancına göre. İki kızkardeşiz ama hiçbirimiz ilk ikisini yakalayamamıştık. Cennet’i bilmem, çünkü şükür henüz hayattayız. Orta okuldan sonra kız meslek okuluna gitmiştim çünkü orası başörtülü öğrenci kabul eden tek okuldu.
Babam, “Üniversiteye giderseniz bozulursunuz” derdi sürekli bu yüzden de üniversiteye gitmedik ikimiz de.

Ben rahmetli anneme duygularımı ilk açtığımda sevinçten gözleri ışıldadı ilk önce sonra da bana: 
“İyi bir gününde babana söylerim,” demişti.
Anneciğim:
“Okumada tanıştık, kızımızı çok beğenmişler görünce, oğulları da bi fabrikada amirmiş, istemeye gelecekler Bey,” deyip yalan söylemiş babama. Ne fayda, babam araştırıp öğrenmiş Mustafa'nın ailesinin alevi olduğunu.

Mustafa'nın ailesi çok uğraştılar babamı yumuşatmak için, araya aracılar bile girmişti o zaman hatta Mustafa, babama mektup bile yazmış, görüşmek istediğini söylemişti ona ama inatçı babam benimle hiç konuşmadı bile bu mevzuyu.

Annem de babam da Karadenizli aslen, anneciğim görgülü ve modern bir aileden gelmiş, onlar şehir merkezinde otururlarmış. Babamın ailesi ormandan ağaç kesip, şehirdeki tüccara kereste satarmış. Birgün kendisine kereste sattıkları tüccar dedem, babamları teyzemin düğününe çağırmış. Babam, işte o düğünde anneme vurulmuş meğersem. Eee tabi annem, çok güzel ve kültürlü bir kız, babam da her ne kadar köylü de olsa kafaya koyduğunu ille de yapacak ya, ısrarla istetmiş annemi. Kader işte, evlenmişler. Ben doğduktan bir sene sonra biz, İstanbul’da Erenköy'e yerleşmişiz ve babam, mobilya işi yapmaya başlamış. Başlarda iyi para kazanıyormuş, semt olarak Erenköy'ü seçmesinin nedeni de muhafazakar bir semt olduğu için herhalde. O zamanlar sohbetlerinde “Vatan, Millet, Sakarya...” deyip dururdu hep, hatırlarım.

Mustafa'nın sorduğu soruya cevap verdim:
“Sizinkiler beni isteyince babam kendi kafasına uygun biriyle baş göz etmek için acele etmeye başladı ve beni bir müteahhitle evlendirdiler, kardeşimi de imamın oğluyla,” dedim ve anlatmaya devam ettim:
“Babam, Almanya’daki kendi gibi mazbut arkadaşlarına mobilya ihracatı yapmaya başlamıştı. Bir iki sene işleri iyi gitti aslında sonra oturduğumuz ev dahil tüm malını mülkünü ipotek ettirip, bi özel finans kurumundan mı ne kredi çekmiş. Hayatının en büyük sevkiyatlarını yaparken olan olmuş; en güvendiği arkadaşları tarafından dolandırılmış. Oturduğumuz ev dahil her şeye haciz geldi, babamın psikolojisi bozuldu, yataklara düştü, ardından annem hastalandı, felaketler üst üste geldi, bitmiştik artık.”

Mustafam dikkatle dinliyordu, gözlerini de gözlerimden ayırmıyordu hiç, bense devam ediyordum anlatmaya:
“Kocam bana: “Bulaşma sakın babanlara,” derdi hep, eve geldiği de pek yoktu zaten, akşamdan akşama...
Kardeşim de Ankara’da yaşıyordu. Annemle babama amcam baktı, sağolsun. Amcamın da yengemin de hakkını hiç ödeyemeyiz. Ben, hep amcamlara gidip annemin hizmetini yaptım. Bir keresinde anneciğimi bize getirmiştim kısa süreliğine, o yüzden kocam;
“Boşayacağım seni, bulaşma demedim mi ben sana,” deyip durdu. Kaba adam.
Sinirlenip “boşa o zaman“ dedim, deyiş o deyiş.
Zaten çocuğumuz da olmamıştı. 
Annem öldüğünde ben duldum.”
“Eee sonra ne oldu da baban pes edip köye yerleşti” dedi Mustafa. Ama hafiften de gülümsüyordu nedense sanki hikayemin sonunu biliyormuş gibi.
“Annem ölmeden önce babamla çok katı konuştu bir keresinde. “Şart mıydı böyle hep inat etmen Bey? Bak ne hallere düştük senin taş devrinden kalma kuralların yüzünden,” diye parladığında ben de yanındaydım,” dedim. Anlatmaya devam ediyordum:
“Babam, biraz çaresizlikten, biraz utancından belki de annemin sözlerinden etkilendi galiba ve nasıl olduysa değişmeye başlamıştı ya da annemi üzmemek için öyle görünmeye çalışıyordu, uysal bir adam oluverdi birden, rahmetliyi çok severdi ne de olsa. Annemin cenazesinden hemen sonra biraz da alacaklılardan kurtulmak için köydeki baba evine yerleşti tek başına. İstanbul'da yaşayamayacağını anladı sanırım. Ne bakacak yüzü vardı kimseye, ne de maddi gücü, beni de amcamlara emanet etti o gün.”
Bir an duraksadım ve: 
“Kusuruma bakma Mustafa, çok başını ağrıttım, neredeyse akşam olacak, amcamlar merak ederler kalkalım istersen,” dedim.
Mustafa, ağır ağır ayağa kalktı, bana doğru uzandı ve yanağıma küçücük bir öpücük kondurup tekrar oturdu sonra ellerini bana doğru uzattı ve çok kısa bir süre öylece durdu. Ben, bu defa uzatıp kavradım Mustafamın o yumuşacık ellerini.

Sakin sakin: 
“Çok özledim seni” dedi ve devam etti;
“Yedi yıldır senin hayalinle yaşadım ben.”
Ne yapacağımı şaşırmıştım ama şu anda yaşadıklarım beni ne kadar mutlu etti anlatamam. Sanki zaman durmuştu.

Bir kitapta “Aşk, bir kalbin diğer bir kalpte erimesidir,” diyordu. Benim kalbim miydi şu anda eriyen onunki mi bilmiyorum? Yok yok benimkiydi kesin. Heyecandan ne yapacağımı şaşırmıştım. O’nun son sözlerinden aldığım cesaretle acaba “Kaçır beni,” mi deseydim ona? “Amcam anlayışlıdır, onunla konuşalım” mı desem? Diyordum ki içimden Mustafa, yine sakince konuşmaya başlamıştı;
“Amcanla dün konuştum ben, bu akşam seni istemeye geliyoruz annemlerle,” dedi.
Şok olmuş, yere düşen kaşığın çın çın sesiyle birden kendime gelmiştim.

Öykü 1 ; Oteldeki Erkekler


Oteldeki Erkekler

Yalının aşçısı Cahide Abla, bir mendil uzattı bana, gözyaşlarımı sildim:
“Ağlama artık,” dedi. 
Annem’in cenazesi birazdan kalkacaktı.
Yalının her odası insan kaynıyordu ama asıl kalabalık piyanonun olduğu büyük salondaydı. Hizmetçiler vızır vızır içecek ve kurabiye servisi yapıyorlardı. 
Bir elimle göz yaşlarımı silerken diğer elimle de annemin ondan başkasında çay içmediği seramik fincanı tutuyor,  yeşil çay içiyordum, soğuk soğuk.

Günlerdir gözyaşlarım sel gibi akmıştı, göğsüm daralıyor, nefesim yetmiyordu sanki. En çok üzüldüğüm de onunla vedalaşamadan uçup gitmesiydi. 

Ağabeyim İhsan, dün akşam yalıya gelmiş, sabah erkenden hastaneye gideceklermiş. Abim bir de kalkmış ki ne görsün; annem odasında, cansız yatıyormuş.
Kalp yetmezliği dedi doktor. 
Bilmem ki abim mi öldürdü onu acaba? 
Abim İhsan, annemi hayattayken para için çok sıkıştırırdı, evinin kapısına dayanır ondan para isterdi hep. Bir keresinde anneme bıçak çekmiş “Sen yaşlısın ne yapacaksın bu kadar malı mülkü?” demiş. Abimin kumar borcu onu zıvanadan çıkarırdı bazen. Benle ilişkisi de genelde mesafeli, kıskançlık ve kibir doluydu zaten.

Benim başımdaki daha büyük bela ise eski kocam Ekrem'di. Tekrardan barışmak için sürekli beni ölümle tehdit ederdi, o yüzden boşandıktan sonra bir daha evlenmeyi düşünememiştim ya zaten.

Neyse, anneciğimi defnedince rahatlamıştım. O'nu ebedi istirahatgâhına yerleştirdik ondan mıdır bilmem ama rahatlamıştım.

Akşam Abimi yine çok riyakar gördüm. Benimle fevkalade ilgiliydi, güzel sözlerle sanki kandırmak istiyordu beni. N’olcak, miras meselesi tabi, hemen anladım.

Yedisinde anneciğimin duasını yalının bahçesinde yaptık, helvasını yedik. Yüzlerce seveni gelmişti, ağabeyim de tabii ki oradaydı, onu görünce nedense hep içim daralıyor, abim işte... Ben fazla oturamadım hemen evime geçtim. Evin kapısına geldiğimde beyaz, kirli bir bez parçasına sarılı bir şey vardı paspasın üzerinde. 
“Allah allah, ne ola ki?” dedim, açtım baktım, o da ne? bu siyah saplı bir bıçaktı, kocaman hem de. Benim mutfaktaki bıçaklardan birine benziyordu. “Herhalde komşulardan birine vermişim o da getirmiş kapıma bırakmıştır,” dedim içimden. Zaten kafam allak bullak Ekrem bin tane mesaj atmış ama açmadım tabii ki hiçbirini, hemen duş alıp yatağa uzandım fakat kafamın bir köşesinde hep o bıçak var, arada bir aklıma geliyor. “Allah allah nasıl geldi o bıçak oraya?” diye düşünürken uyumuşum.

Ertesi gün güzel bir bahar sabahına uyandım. Güneş kendimi dışarı atmam için epey davetkârdı ama ben daralmış vaziyetteydim hemen bir kahvaltı masası kurdum kendime. Fırını yakarken sağ elimin parmakları yandı, allahtan azıcık yanmıştı ama elim acıyordu. Hemen yanık kremi sürüp elimi pansuman beziyle sardım. Börek, peynir, kimyonlu zeytin, söğüş salatası bir de rafadan yumurtadan oluşan kahvaltım gerçekten çok lezzetli bir sofra olmuştu. Börekler, anneciğimin taziyesine gelen arkadaşlarının getirdiklerindendi. Çayımı yudumlarken: 
“Neden bir kaç gün Bodrum’a kaçmıyorsun ki?” dedim kendi kendime. Kafamı dinlemeye ihtiyacım vardı. Hemen açtım laptopumu küçük bir otel buldum. Adı da şirin; Limon.

Öğleden sonra havaalanına gitmek üzere taksideydim. “Şükür Allahıma” dedim içimden. Babam bize bir sürü mal mülk bıraktı da ele güne muhtaç olmadan yaşıyordum. Bir an annemin mirası geldi aklıma. Babacığım bir apartman ve boğazda oturdukları yalıyı bırakmıştı anneme. Kadıncağız sıkıntı çekmeden yaşasın diye. Babam, kanser belasıyla tanıştığında öleceğini hissetmiş ki, avukatını çağırmış, hepimizin huzurunda vasiyetini açıklamıştı rahmetli. Abim sinir küpü olup o halinde bile babama kükremişti ama nafile. Benim, hayatta tek sevdiğim erkek babamdı galiba.
Evimden çıkmadan önce abimi arayıp telefonda vedalaştım. Israrla gideceğim otelin adını, adresini aldı benden. “N’olur n'olmaz bulunsun,” diyeymiş. Ha bir de: 
“Takma kafana, her şey iyi olacak,” deyip aklı sıra beni teselli etti riyakar.

Yanık elim sızlıyordu arada bir.
O acı, aklıma bavula acele ile attığım bıçağı getirdi nedense. “Ben o dünkü bıçağı neden attım ki bavula?” diye mırıldandım kendi kendime. Korku refleksi işte…

Bodrum’a vardığımda hava harikaydı, hemen bir taksiye atlayıp otelin yolunu tuttum. O sırada telefonuma gelen mesajları tek tek okumaya başlamıştım. Ekrem ayyaşı önce kibarca taziyelerle başlamış sonra belli ki alkolün etkisiyle en son mesajında eğer tekrar evlenmezsek beni öldüreceğini söylemiş. Daha önce de yapmıştı bunu ama bu defa ürktüm nedense. Yalnız başınaydım. Sonra, “amaaan” dedim “keyfine bak, nereden bilecek ki benim burada olduğumu?”
Otele vardığımızda taksici bavulumu bagajdan indirdi. Tam o sırada bir mesaj geldi, gayri ihtiyari açtım baktım. “Limon oteldesin, oraya gelince görürsün gününü.”

Aman Allahım nerden öğrendi ki bu Ekrem benim burada olduğumu? Kesin abim söylemiştir, sırf beni huzursuz etmek için. 
“Alçak bu erkeklerin hepsi alçak,” diye bağırdım bir an. Taksici önce şaşkınlıkla yüzüme baktı sonra: “145 lira Hanımefendi” dedi. Parayı uzattım ama sinirden yüzüm kıpkırmızı olmuş, resepsiyonda aynaya bakınca anladım. Hemen hışımla abimi aradım “Sen mi söyledin ona? Bak şimdi beni öldürmeye geliyor, başıma bir iş gelirse sorumlusu sensin,“ dedim ve telefonu kapattım.

Resepsiyondaki çocuk ürkmüş görünüyordu. “Jandarmayı aramamı ister misiniz Bayan?”dedi. “Gerek yok, rahatsız etmeyin beni lütfen, uyumak istiyorum,” dedim.

Hafif başım dönmeye başlamıştı ama kafam dopdoluydu; Kendi miras payına hiçbir zaman razı olmayacak sinsi abim, benden başkasıyla yaşayamayacağına inanmış ayyaş eski kocam Ekrem, dün akşam kapımın önünde bulduğum bıçak ve Ekrem’in biraz önce attığı mesaj.

Yatağın üzerindeydim, sağ elimde de sımsıkı tuttuğum dünkü bıçak var. Resepsiyondan odama nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum. Demek ki Ekrem'in attığı mesajın etkisiyle yaşadığım travmadan dolayı bunalıma girmiştim, mırıldanıyordum: 
“Aman Allahım, bu herifler beni öldürecekler mi gerçekten?” Başım çatlıyordu ağrıdan. Kendime bir bardak su doldurup hemen en etkili sakinleştirici ilaçlarımdan iki üç tane ağzıma attım çünkü derin bir uykuya dalmak istiyordum, zaten gerisini hatırlamıyorum, dalmışım.

Sabah saatin yedisinde vücudumun altında kalıp ezilmiş sargılı elimin ağrısıyla uyandım, yerdeydim, odanın kapısı da açıktı. Önce yatağa tutunarak yavaşça ayağa kalktım, başım zonkluyordu, küçük adımlarla odanın dışına çıktım ki o da ne?
Kan revan içerisinde iki adam sırt üstü yatıyordu koridorda; birisi abim İhsan diğeri ise Ekrem.
Yerde de kanlı, siyah saplı büyükçe bir bıçak.

Vicdan


Vicdan,
Yine bir filmi anımsatmadan yapamayacağım,
Dogville...
Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier’in son filmi. İyiden iyiye ingilizce filmler çekmeye alışan Trier, uçak korkusunu yenemedigi için çekimleri Avrupa’da gerçekleşitirmiş ancak hikaye Amerika'da geçiyor. Nicole Kidman, Ms Grace rolünde, başrol oynuyor.
Muzikler harika...
Müziklerin supervisörlüğünü Zentropa music, Anders Valbro  yapmış. Dış ses harika bir seçim, ikna edici ve yumuşak...
İzlemeyenler için anlattıklarım, izleyenler için de biraz hatırlatma olacak sanırım, ama benden size tavsiye bu yazıyı okuduktan sonra en geç bir hafta içerisinde bulun, buluşturun, temin edin ve dogville’i yeniden seyredin...
Dogville, küçücük bir batı Amerika köyü, hani Allah’ın unuttuğu yer derler ya biraz abartı da olsa, işte öyle bir yer. Geçimini tarımla sağlıyan, dindar, her Pazar ayininde klisede buluşan toplam 15 kişiden ve 7-8 evden ibaret bir köy. Yaşlı bir kör, emekli bir doktor, elma ağaçları olan bir çiftçi, odun toplayan Chuk ile ailesi, zenci teyze ve felçli kızı, kilisenin çanını da gönüllü çalan bir gençkız ve de başrolde bizim oğlan doktorun oğlu Tom... Toplam 15 yetişkin ve de bazılarının çocukları.
Amerika’da bir süre yaşadığım için onları iyi tanırım ve de birazcık da Amerikan hayranıyımdır. Amerikalılar kibar, insancıl, temiz, içten, yardımseven, misafirperver ve de dindar insanlardır. Birkaç örnek vermek istiyorum burada;
Asansöre bindiniz, hiç tanımadığınız bir adam gerçek bir gülümseme atarak size “good morning...how are you today?” derse hiç şaşırmayın adettendir, sizi ayartıp cüzdanınızı çalmak gibi bir niyeti yoktur. Ya da siz rahat binesiniz diye atik bir hareketle bir elini asansör kapısının sensorüne uzatır ki otomatik kapı size çarpmasın. Bizim memleket gibi asonsörde gözgöze gelmemek için tavana veya asonsörün duvarındaki çiziklere bakmayı tercih edenlerle dolu bir ülkeden gelen birisi iseniz başlangıçta çok şaşırırsınız ama merak etmeyin utana utana birdahaki sefere de siz “günaydın” gülücüğü atarsınız otel asansöründe hiç tanımadığınız bir kadına...İşte siz de potansiyel bir amerikalı oluverdiniz bir asansör gezisiyle...
Biraz merak, biraz hobi biraz da işim gereği Amerikanın gerçek köylerine çok gittim bellerinde silah yoktu ama atlı cowboylarla tanıştım, fakirleri, köylüleri, çiftçileri, beyaz ırkçıları, zengin zencileri gördüm. Bu gördüklerimi Amerika’yı öyle New York, Disneyland, Las Vegas ve Maimi’den ibaret zanneden turistler ve de toplantılarını gökdelenin 101. Katında yapıp akşam da The Plaza Hotel’de konaklayan işadamları göremezler.
Bir keresinde Kentucky eyaletinde bir “hayvancılık&çiftlik fuarı” nı ziyaret ettikten sonra önceden telefonla randevulaştığım birkaç damızlık çiftliğine ziyarete gittim. Hepsi misafirperverdi, aynen bizim köylülerimiz gibi akşam bizde kal, birlikte Allah ne verdiyse yemek yiyelim diye ısrar ettiler. Hatta bir tanesi çiftliği gezdirdikten ve evinde kahve ikram ettikten sonra, izin istediğimde bana “yemek kitabı” hediye etti. Çok sevinmiştim. Çünkü bizde bir önyargı vardır, cömert olan, misafirperver olan bizleriz, batılılar maddecidir, paracıdır. Birkaç kişi dışarı yemeğe çıktılarmı “alman usulü” öderler hesaplarını ayrı ayrı... meğersem önyargıymış.
Boston şehrinde “Brookline” mahallesinde oturmuştuk ben HBS da master yaparken, alt komşumuz Israel asıllı göçmen bir aile. Evin annesi aradabir bize çıkıp eski eşimle sohbet ediyorlar, bir ara dedi ki; “mahallede bir erkeğin karısını aldattığı ortaya çıksa adam mahallede oturamaz, taşınmak zorunda kalırlar” woowww... Ha Boston, ha anadolunun ücra bir köyü...hasasiyet aynı. Yine çok etkilenmiştim.
Bir keresinde de bina sahibimiz yani “cimri mi cimri land lord”umuz, bir dini bayramımızda kızıma bir kolye hediye etmişti...
Kansas’ta 200-300 hayvanlık bir çiftlik sahibi, akşam yemekte mutlaka beraberiz diye ısrarcı oldu, ben de içten içe aslında çok istiyorum çünkü Hollywood’da dizayn edilmemiş gerçek bir amerikan çiftçi ailesini yakından tanıma fırsatı bulacaktım. Süper bir ortamla karşılaştım. Çok duygulandım. Evin annesi elleriyle yemekleri hazırlamış, ana yemek tabii ki kırmızı et “T bone steak” yanında patetes püresi ve haşlanmış sebze, tatlımız “cheese cake” kahveler, şaraplar, puro keyfi harika... Benim için asıl gecenin sürprizi 10-12 yaşlarında evin iki erkek çocuğu ve de daha küçük bir de kız çocukları var. Üçü bize “Türkiye” sunumu yaptılar, internetten bulup buluşturdukları bilgileri print edip ellerine almışlar, haritalar, resimler... bize jest yaptılar.
New York’lu cimri mi cimri hacı babamı aratmayacak bir Yahudi işadamı ile büyük bir proje yapmak üzereyim, kendisi müdürleriyle Istanbul’daki ofisime geldi. Toplantıyı bitirdik, kahve faslındayız. Ayağa kalktı duvarlarda asılı resimler ve tablolar hakkında sorular soruyor, sıra Kur’an’dan bir ayete gelince içim cızzz etti “yandık” dedim, adam zaten yahudi “irticacı” deyip projeyi iptal edecek herhalde . Alışmışız ya canım vatanımda böyle damgalar vurmaya...Neyse ayetin anlamını söyledim “Kim Allah’tan korkarsa Allah da ona hiç ummadığı yerlerden rızık kapıları açar” Babacığım hediye etti dedim ben ilk işyerimi açtığımda hem de hattat Hamit imzalı dedim, orijinal... “Ömer” dedi, “eyvah” dedim içimden geliyor galiba... Senin dindar biri olduğunu anlıyorum, bu da bizim için bir avantajdır biliyor musun dedi...” bilmem mi?” dedim içimden...
Yine çok etkilenmiştim....
Evet beni bırakırsanız sabaha kadar size Amerikalıları ve onlara hayranlığımı anlatabilirim ama buraya kadar. Tabii ki her toplumda olduğu gibi o özgürlük ülkesinde de kötüler, kabalar, vicdansızlar vardır. Kesinlikle var...Şimdi dönelim Dogville’e...
“Hayatta başımıza gelenlerin birinci sorumlusu aslında yine bizleriz.” Ve “Bize zarar veren kimseleri de aslında hayatımıza bizler sokmuşuzdur. İstemeseydik sokmayabilirdik onları” sözleri Ms Grace’in başına gelenlerde unutmamamız gereken sözler.
Ms. Grace buz gibi soğuk bir gecede mafya olan babasından ve polisten ölüm korkusuyla kaçarken Dogville’e sığınır, onu ilk gören Tom’dur, Tom, köylüyü ikna eder ve kız en fazla 15 gün için köyde kalabilecek, onlar da onu ihbar etmeyeceklerdir.
Ms Grace, kibarlığı, yardımseverliği, hoşsohbeti ile köylünün sempatisini kazanır ve 15. Gün bittiğinde bile 15’inin de oluru ile istediği kadar köyde kalmasına izin verilir. Ama 15. onay biraz geç gelir o da oduncu Chuk’ın oyu dur, bir de köyde kalacak ama insanlara bedelsiz olarak hizmet edecektir. Temizlik, bulaşık, çocuk bakıcılığı, kitap okumak...herşey, herşey dahil.
Fazla uzatmayayım, bu her Pazar klisede ayin yapan iyi niyetli, yardımsever, dindar Dogville lilerin yaptıkları iyilikler, minnete, minetleri kibire, kibirleri günaha, günahları işkenceye dönüşür... Kör ihtiyar dahi tecavüz eder kendisine. Neymiş; ” biz seni ihbar etmedik ya borçlusun sen bize...” Hatta sonunda kaçmasın diye boynuna zincir vururlar. Aslında kaçmayı bile becerememiştir. Kendisini kaçırsın diye elmacıya verdiği rüşvet yetmezmiş gibi bir de tecavüzüne uğramıştır onun, ama nafile, tecavüzcü hem parayı almıştır hem de Ms Glace’i tekrar köye getirmiştir. İğrençlik üstüne iğrençlik bu kadar olur... Bu arada ona ilk tecavüzü eden de 15. onayı zorla veren yani “o olmasa köyden kovulacak” tı dedirten oduncu Chuk... ne enteresan değil mi?
Filmin sonunda mafya baba gelir, ve aşağıdaki gerçekler dökülür Ms. Grace’in ve babasının dudaklarından. Sonrası malum...babasına “hepsini infaz edin köpek hariç” der Ms Grace. Ve Tom’u da kendi elleriyle öldürür.
“Onları affedersem, affetmek büyüklüktür demiş ve kibirli olmuş olurum...”
“Bu dünyayı biraz daha iyi yapmak istiyorum”
“Bahsettiğin gücü kullanmak istiyorum baba”
“Onları bağışlarsak tekrar doğalarına dönerler”
“Affetmemen gerketiği yerde affetmek kibirdir”
“Bu dünyayı daha yaşanabilir yapmak istiyorum”
“Önce çocukları öldürün, anneleri onları seyretsin...eğer gözyaşlarını tutabilirse durabileceğini söyle ona”
Hatta bu en son söz üzerine babası Ms Grace’e “senden korkulur, çok şey öğrenmişsin” der...
Evet, bu canavarlaşan masum köy çok şey öğretmiştir Ms Grace’e. En başta nasıl vicdansız olunur’u öğretmiştir ona.
Vicdan...
Aslında tek ihtiyaçları olan şey vicdandı Godvillelilerin... ama vicdanlı olamadılar.
Neden mi?
1.  “Kolay çıkar” insanı azdırır,
Bedava hizmetçilik, sex, şefkatli bakıcı...hepsi bedava olunca “burada bir yanlış var” demelisin...
Ms Grace, yaptığı hizmetleri karşılığında para da almalıydı. Ama onun gibi kaçak olan biri nekadar talep edebilir ki öyle bir bedeli. O bir mağdur...
2.  “Başkasının yaptığı kötülüğe engel olmazsan sen de zamanla o kötülüğe alışır belki de yaparsın”
Tom, zenci, klise çanını çalan kız ve doktor zarar vermediler ama göz yumdular. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”. Vicdansızlarla arkadaşlık etme bozulur onlar gibi olursun.
3.  Vicdanını iyi beslemezsen ve korumazsan birgün bozulabilir,
Dogville lilerin Pazar ayinleri hernekadar işe yaramadıysa da...
4.  Vicdansızın karşısındaki yem kolay lokma ise vicdansız da kolay azar,
Ms. Grace o kadar kolay pes etmemeliydi ama o da kibrini yenemedi, büyüklük yaptı hesapta.
5.  Karşındakinden vicdanlı olmasını beklemeden sen ona muhtaç olmamaya bak, senin iradeli olman daha garanti ama onun vicdanlı olması garanti değil,
Ms Grace, o köye sığınmamalı, kaçmalıydı. Köye sığınmakla zaafiyet gösterdi. Daha cesur olup babasıyla mücadele etmeyi seçmeliydi.
6.  Yoklukta en zor bulunan şey “yatacak yer” dir. Yiyecek, içecekten daha zordur. Bir düşünsenize yoksul olsanız ve hiç kalacak yeriniz de kalmasa.
Akraba yok, dost yok, arkadaş yok, para da yok...eskisi gibi kapalı banka ATM leri de yok... ne kadar zor olduğunu daha iyi anlamak için “tabutta ravaşota” filmini seyredin derim.*
Bunlar belki de filmden çıkaracağımız dersler ama isterseniz biraz da asıl meseleye dönelim, Vicdana...
Vicdan mı, Allah mı?
Vicdan mı, Tanrı mı?
Vicdan mı, Buda mı?
Vicdan mı, din mi?
Vicdan mı, ben mi?
Vicdan, dine rakip olabilir mi?
Hatta, vicdan, dinden daha da etkili bir güç mü?
Allah’a ve Tanrı’ya inanıyorsak eğer vicdanı da O, içimize yerleştirmedi mi? Ee o halde vicdan yine O değil mi?
Dogville halkı elbette vicdanlıydı Ms Grace köye ilk sığındığında ama yukarıda saydığım 5 madde yüzünden vicdanlarını iyi koruyamadılar, bozdular vicdanlarını.
Demek ki Vicdan da bozulabiliyor aynen buzdolabına koymadan saklamaya çalıştığımız canlı organizmalar gibi. Vicdanımızı naturel halde bozulmadan korumak için onu kötü vicdanlı arkadaşlardan uzak tutmalıyız. Hatta kötü vicdanlı arkadaşlarımıza engel olmalıyız ki onların suçlarına ortak olmayalım ve onların kötü vicdanı bizim iyi vicdanımızı bozmasın. “Bana ne başkasının vicdanı o” demek yok, çünkü onunki bozulursa benimkini de bozar. Biz aynı köyde yaşıyoruz sonuçta.
Terapi, namaz, ibadet, zikir, yoga, iyi insanların biyografilerini okumak, iyileri takip etmek, yalnız kalmak ve diğerleri. Seni ne “daha iyi insan” yapıyorsa onları uygula, yap. Vicdan “iyi suyla” beslenmelidir hep...
Din, toplu yaşanan, komün bir yaşam biçimidir. Yalnız yaşanmaz. Her din, bir hayat düzeni olduğunu iddia eder. Dindarlar, “başkası ne der?” Sorusunu çok önemserler ama vicdan yalnız başınıza kalsanız dahi “iyi” olmanızı ister.
Ataist, dinsiz, imansız bir insan vicdanlı olabilir. Ama vicdansız bir insan dindar olamaz.
Vicdan herkese lazım...
Ben bunları söyledim, sizler de üzerinde düşünün derim...
Bir de şunu düşünün isterseniz; “hayatımda hiç Ms Grace’in durumuna düştüğüm oldu mu?” bence hepimizin olmuştur en azından filmden kesilmiş kısa bir bölüm de olsa.
Hayat dediğin toplar, çıkarır, çarpar ve böler, bir de geriye kalan vardır işte o kalan bugünkü sensin. Eğer geriye kalan güzel, yüklü bir rakamsa yaşadın yoksa yandın.
Formül gayet net; 0
*Evsizlere yiyecek ve yatacak yer sağlamak için ciddi bir sivil toplum hareketini başlatmanın gerekliliğine inananlara bir çağrı yapmak istiyorum. Bunun için “bütçe” den ziyade “gönüllü” ye ihtiyaç vardır. Bu konuda projesi ve harcayacak zamanı olanlar evsizlereyemekev@gmail.com adresine mail atarak “birşeyler” yapabilirler. Aslında yapılması gereken Istanbul ile başlamak ve önce mekanı bağışla temin etmek ve evsizlere akşam 6 dan sabah 10’a kadar kalacakları yeri ve akşam yemeğiyle kahvaltılarını yapacakları sofrayı hazır etmek. Bunun için “gıda bankası” yasası mevcut. Tek gereken biraz zaman harcamak.

6 Ağustos 2010 Cuma

Love is simple...

Love is simple… Dün akşam Buika konserinde içimdeki sönmüş yanardağ yine yine yeniden patladı, sıcacık, kızıl alevler beni sarmalayıp üşümüş donmaya yüz tutmuş yüreğimi tekrardan ısıttı ve hayata yeniden döndüm sanki. Yer, gizemli mi gizemli, sepetçiler kasrı, hemencecik Gülhane Parkı'nın altı. Akşam karanlığında İstanbul ışıl ışıl, sol tarafta Galata Köprüsü, karşımda Pera, sağ tarafta da gelin gibi süzülen rengarenk görkemli Boğaziçi Köprüsü, esen tatlı meltem de yanında kar sanki. Her tarafa serpilmiş, güleryüzlü şık giyimli insanlar, efsane aşk tanrıçası Buika’yı bekliyoruz. Ettiği dans, sahnede çıplak ayak şarkı söylemesi, orkestranın fotoğraflarını çekmesi ara ara, insanı hıçkırıklara boğmaya müsait sesi… Küçük biri ama sahnede devleşiyor… Hele arada bir mikrofana yaklaşıp hayat felsefesini insanlarla paylaşması… sade ve yalın, abartısız, ders verir gibi değil geyik yapar gibi… El hareketleri ve mimikleri zaten herşeyi anlatmaya yetiyor. Hele o gülümsemesi var ya, boğaziçi kadar güzel, Istanbul kadar gizemli, sevgilisine yeni kavuşmuş bir aşık kadar neşeli… İki biletim vardı, birlikte gideceğimiz arkadaşım beni ekince J yalnız gittim. Arkadaşımın bileti de bir Jazz severi öyle sevindirdi ki, kenarda oturmuş bekliyordu, biletler tükenmiş, satan da yok. “Buyrun” dedim, davetlisiniz…Gözleri ışıl ışıl oldu sevinçten. Trakya’dan tatil için birkaç günlüğüne Istanbul’a gelmiş Dr. Fatoş hanımefendi, son Jazz konserini kaçırmak istememiş. O büyülü gecede düşünme fırsatı buldum, daldım uzun uzun, Buika’nın arada bir söylediklerini düşündüm, yalnız olduğum için şanslıydım belkide. Arada bir saklaya saklaya gözyaşı döktüm. Buika ile başbaşa kalmak iyi geldi dün gece bana… Şarkıları, sesi, sahnesi, dinleyicileri ile iletişimi ne kadar harikaydı anlatmaya kelimeler yetersiz kalır, merak edenler CD veya DVD lerini alıp keyfine varsınlar. Ben biraz felsefesinden söz edeceğim. LAST DRINK LAST LOVE; Hani barmen son içki der ya… kapatıyoruz, daha yok… heveslenme, yetti zaten, sonnnn. Sen yine istersin, hatta uzatır elini doldurmak istersin bardağını, fütursuzca… İşte “bu son aşkım” dediğin aşk da öyledir, kızsan da kovulsan da kovsan da üzülsen de ağlasan da “bu son” olmaz bir türlü, hatta barmene çaktırmadan elini uzatmak ve yenisini doldurmak istersin. Aşk istersin, aşık olmak istersin. Aşkı tattın mı bir, zaten tadı damağında kalır, bedeli ne olursa olsun onu yine tatmak istersin. Son aşk yoktur… Çaktırmadan yaparsın bunu çünkü kendi nefsini de kızdırmak istemezsin bir taraftan. Hani ona da söz vermiştin ya. “Bu son”, “bir daha asla”demiştin ya kendi kendine. Barmen de aslında “en yakın arkadaşın”, “egon” ya da “psikoloğun” rolündeki akıl veren. “Kapatıyoruz” bu son, bir daha yok… Olsa bile yine aynı heyecanım olmaz, aynı coşku olmaz demiştin ya kendi kendine. İşte sahne aynı sahne. Buika diyor ki “Son kadeh nasıl olmazsa son aşk da olmaz” o barmen engel olursa bir başka bara gider yine içersin… Barmen hangi rolde? Bazen içimizdeki asker, polis, özgürlük kısıtlayıcı, antimutluluk görevlisi, akıl, mantık, hesap kitap memuru, mutluluk düşmanı… İşi gücü matematik, hesap kitap... LOVE AND FREEDOM ARE SIMPLE BUT WE MAKE THEM TOO COMPLICATED; Bu söze bayıldım… En sade, kolay ve basit şeyleri bile zor, ağır ve komplike hale getirmekte üzerimize yoktur. Amerikalıların ilişkilerle ilgili bir lafı vardır; “No judgment, no drama, no gaming…” Yargılamak, drama ve oyun oynamak kötü şeyler… Aşk ve özgürlük… En doğal ve basit yaşanması gereken iki şey. Gerisi boş zaten. Aşk; Aşkı yaşarken bunun Tanrının herkese nasip etmediği bir lüks olduğunu bilerek basit, sade, doya doya, başka hiçbirşeyi umursamadan, uçarak, kendinden geçerek yaşamak…Ne kadar sürerse sürsün, sonunda evlilik veya ayrılık olsun farketmez. Evlilik olursa süper olur o başka. Özgürlük; Özgürlüğe de, anayasa ile, kanunlarla, gelenek göreneklerle kısıtlamadan saygı duymak. Yok efendim jeopolitik ve coğrafi açıdan hassas bir yerdir Türkiye… O yüzden bazı özgürlükler kısıtlanabilirler felan filan… Ana karnından çıktığı andan itibaren her bir bireyin düşünme, ifade etme, konuşma, istediği ismi, dini, dili, kültürü, giyim şeklini, ideolojiyi seçme ve teşebbüs özgürlüğü vardır. Hiçkimsenin bireysel özgürlükleri kısıtlanamaz nokta… WE LOVE EACH OTHER; Birbirimizi ne kadar seviyoruz? Safça evet enayilik derecesinde safca kaç kişiyi seviyoruz şu kısa ömürde. Mutluluk, herşeyin altındaki cinliği görmemekte, basitlikte, saflıkta saklı galiba. Hiç tanımadığın birini sevindirdin mi? Sırf sevinç çığlıkları duymak için hesap yapmadan borç para, zaman veya emek verip denize attın mı? Belki de cümle şöyle olmalıydı; We do not love each other… Evet, biz aslında birbirimizi pek sevmiyoruz. Çünkü koşulsuz sevmek için biraz saf olmak gerek, ona da egomuz ve kaygılarımız pek izin vermiyor işte. DEFENSE YOUR STORY; Hepimizin bir hikayesi vardır ya hayatla ilgili; acı, tatlı, uzun, kısa, sıkıcı, keyifli...vesaire, vesaire... Hikayeni savun. O, senin hikayen, senin hayatın, senin dünyan çünkü... INNER BUIKA IS BIGGER THEN ME; İçinde bir canlı var, bir ruh var. O, senden daha büyük ve daha ulvi... Ben içimdeki Buika'yı keşfettikçe O'nun benden daha yüce olduğunu anladım. O'nu tanımaya ve sevmeye çalış, çünkü iç huzurun onu tanımaktan ve onunla dost olmaktan geçiyor. Haşmet Babaoğlu, Buika’yı Çeşme Kalesi’nde izlemiş, bugünkü yazısında hayranlığını şu cümlelerle dile getirmiş; “Geçtiğimiz pazartesi akşamı Çeşme Kalesi' nde dinlediğim Concha Buika konseri de böyleydi işte! Sahnenin tamamı gökyüzünden indirilmiş gibiydi. En arkada sırtını kalenin güçlü taşlarına dayamış incir ağacı... Piyanoda çok yumuşak fakat inanılmayacak kadar hızlı parmaklarıyla bizi şaşırtan Ivan Melon; vurmalılarda (Joaquin Cortes dvd'lerini izleyenlerin hatırlayabilecekleri) Kübalı bir usta, Fernando Favier; kontrabas'ta Danny Noel... Önlerinde... Küçücük kırmızı bir halının üzerinde... Kederin, öfkenin, şefkatin, kavuşmaların ve ayrılıkların eşsiz sesi Buika... Hem bu nasıl bir gülümsemektir! Konser dinleyicisini bir anda alıp göksel bir dünyaya taşıyıveren başka bir gülümseme var mıdır! Flamenco, tango, Küba ve Afrika ritimleri; biraz caz kıyıları, biraz fado ufku... Hepsine doyduk o akşam!” Sevmek, sevilmek ve aşk… Kanımca insanların “mutlu” azınlığına kısmet olan değerli şeyler. Eee her işadamının nasıl zenginler listesine girme garantisi yoksa sevilmek ve aşkı yaşamak da garanti değil hatta en az zenginler listesine girmek kadar zor. Madem ki sevmek zor, sevilmek zor. O halde diyorum ki “sevmek ve sevilmek zorunda olmadığımızı bilelim”, boşu boşuna hayallere kapılmayalım, umutlanmayalım, hayal kırıklıkları yaşamayalım. Saygılı olursak, etrafımızdakilere değer verirsek belki de sevilme şansımızı da artırırız değil mi? Teşekkürler Buika, We love you… 21,07,2010