Twitter @omistanbul

"Zirvenin keyfine varanlar, tırmanmayı göze alanlardır"
http://www.youtube.com/watch?v=q_bq5mStroM

Bu Blogda Ara

6 Ağustos 2010 Cuma

Love is simple...

Love is simple… Dün akşam Buika konserinde içimdeki sönmüş yanardağ yine yine yeniden patladı, sıcacık, kızıl alevler beni sarmalayıp üşümüş donmaya yüz tutmuş yüreğimi tekrardan ısıttı ve hayata yeniden döndüm sanki. Yer, gizemli mi gizemli, sepetçiler kasrı, hemencecik Gülhane Parkı'nın altı. Akşam karanlığında İstanbul ışıl ışıl, sol tarafta Galata Köprüsü, karşımda Pera, sağ tarafta da gelin gibi süzülen rengarenk görkemli Boğaziçi Köprüsü, esen tatlı meltem de yanında kar sanki. Her tarafa serpilmiş, güleryüzlü şık giyimli insanlar, efsane aşk tanrıçası Buika’yı bekliyoruz. Ettiği dans, sahnede çıplak ayak şarkı söylemesi, orkestranın fotoğraflarını çekmesi ara ara, insanı hıçkırıklara boğmaya müsait sesi… Küçük biri ama sahnede devleşiyor… Hele arada bir mikrofana yaklaşıp hayat felsefesini insanlarla paylaşması… sade ve yalın, abartısız, ders verir gibi değil geyik yapar gibi… El hareketleri ve mimikleri zaten herşeyi anlatmaya yetiyor. Hele o gülümsemesi var ya, boğaziçi kadar güzel, Istanbul kadar gizemli, sevgilisine yeni kavuşmuş bir aşık kadar neşeli… İki biletim vardı, birlikte gideceğimiz arkadaşım beni ekince J yalnız gittim. Arkadaşımın bileti de bir Jazz severi öyle sevindirdi ki, kenarda oturmuş bekliyordu, biletler tükenmiş, satan da yok. “Buyrun” dedim, davetlisiniz…Gözleri ışıl ışıl oldu sevinçten. Trakya’dan tatil için birkaç günlüğüne Istanbul’a gelmiş Dr. Fatoş hanımefendi, son Jazz konserini kaçırmak istememiş. O büyülü gecede düşünme fırsatı buldum, daldım uzun uzun, Buika’nın arada bir söylediklerini düşündüm, yalnız olduğum için şanslıydım belkide. Arada bir saklaya saklaya gözyaşı döktüm. Buika ile başbaşa kalmak iyi geldi dün gece bana… Şarkıları, sesi, sahnesi, dinleyicileri ile iletişimi ne kadar harikaydı anlatmaya kelimeler yetersiz kalır, merak edenler CD veya DVD lerini alıp keyfine varsınlar. Ben biraz felsefesinden söz edeceğim. LAST DRINK LAST LOVE; Hani barmen son içki der ya… kapatıyoruz, daha yok… heveslenme, yetti zaten, sonnnn. Sen yine istersin, hatta uzatır elini doldurmak istersin bardağını, fütursuzca… İşte “bu son aşkım” dediğin aşk da öyledir, kızsan da kovulsan da kovsan da üzülsen de ağlasan da “bu son” olmaz bir türlü, hatta barmene çaktırmadan elini uzatmak ve yenisini doldurmak istersin. Aşk istersin, aşık olmak istersin. Aşkı tattın mı bir, zaten tadı damağında kalır, bedeli ne olursa olsun onu yine tatmak istersin. Son aşk yoktur… Çaktırmadan yaparsın bunu çünkü kendi nefsini de kızdırmak istemezsin bir taraftan. Hani ona da söz vermiştin ya. “Bu son”, “bir daha asla”demiştin ya kendi kendine. Barmen de aslında “en yakın arkadaşın”, “egon” ya da “psikoloğun” rolündeki akıl veren. “Kapatıyoruz” bu son, bir daha yok… Olsa bile yine aynı heyecanım olmaz, aynı coşku olmaz demiştin ya kendi kendine. İşte sahne aynı sahne. Buika diyor ki “Son kadeh nasıl olmazsa son aşk da olmaz” o barmen engel olursa bir başka bara gider yine içersin… Barmen hangi rolde? Bazen içimizdeki asker, polis, özgürlük kısıtlayıcı, antimutluluk görevlisi, akıl, mantık, hesap kitap memuru, mutluluk düşmanı… İşi gücü matematik, hesap kitap... LOVE AND FREEDOM ARE SIMPLE BUT WE MAKE THEM TOO COMPLICATED; Bu söze bayıldım… En sade, kolay ve basit şeyleri bile zor, ağır ve komplike hale getirmekte üzerimize yoktur. Amerikalıların ilişkilerle ilgili bir lafı vardır; “No judgment, no drama, no gaming…” Yargılamak, drama ve oyun oynamak kötü şeyler… Aşk ve özgürlük… En doğal ve basit yaşanması gereken iki şey. Gerisi boş zaten. Aşk; Aşkı yaşarken bunun Tanrının herkese nasip etmediği bir lüks olduğunu bilerek basit, sade, doya doya, başka hiçbirşeyi umursamadan, uçarak, kendinden geçerek yaşamak…Ne kadar sürerse sürsün, sonunda evlilik veya ayrılık olsun farketmez. Evlilik olursa süper olur o başka. Özgürlük; Özgürlüğe de, anayasa ile, kanunlarla, gelenek göreneklerle kısıtlamadan saygı duymak. Yok efendim jeopolitik ve coğrafi açıdan hassas bir yerdir Türkiye… O yüzden bazı özgürlükler kısıtlanabilirler felan filan… Ana karnından çıktığı andan itibaren her bir bireyin düşünme, ifade etme, konuşma, istediği ismi, dini, dili, kültürü, giyim şeklini, ideolojiyi seçme ve teşebbüs özgürlüğü vardır. Hiçkimsenin bireysel özgürlükleri kısıtlanamaz nokta… WE LOVE EACH OTHER; Birbirimizi ne kadar seviyoruz? Safça evet enayilik derecesinde safca kaç kişiyi seviyoruz şu kısa ömürde. Mutluluk, herşeyin altındaki cinliği görmemekte, basitlikte, saflıkta saklı galiba. Hiç tanımadığın birini sevindirdin mi? Sırf sevinç çığlıkları duymak için hesap yapmadan borç para, zaman veya emek verip denize attın mı? Belki de cümle şöyle olmalıydı; We do not love each other… Evet, biz aslında birbirimizi pek sevmiyoruz. Çünkü koşulsuz sevmek için biraz saf olmak gerek, ona da egomuz ve kaygılarımız pek izin vermiyor işte. DEFENSE YOUR STORY; Hepimizin bir hikayesi vardır ya hayatla ilgili; acı, tatlı, uzun, kısa, sıkıcı, keyifli...vesaire, vesaire... Hikayeni savun. O, senin hikayen, senin hayatın, senin dünyan çünkü... INNER BUIKA IS BIGGER THEN ME; İçinde bir canlı var, bir ruh var. O, senden daha büyük ve daha ulvi... Ben içimdeki Buika'yı keşfettikçe O'nun benden daha yüce olduğunu anladım. O'nu tanımaya ve sevmeye çalış, çünkü iç huzurun onu tanımaktan ve onunla dost olmaktan geçiyor. Haşmet Babaoğlu, Buika’yı Çeşme Kalesi’nde izlemiş, bugünkü yazısında hayranlığını şu cümlelerle dile getirmiş; “Geçtiğimiz pazartesi akşamı Çeşme Kalesi' nde dinlediğim Concha Buika konseri de böyleydi işte! Sahnenin tamamı gökyüzünden indirilmiş gibiydi. En arkada sırtını kalenin güçlü taşlarına dayamış incir ağacı... Piyanoda çok yumuşak fakat inanılmayacak kadar hızlı parmaklarıyla bizi şaşırtan Ivan Melon; vurmalılarda (Joaquin Cortes dvd'lerini izleyenlerin hatırlayabilecekleri) Kübalı bir usta, Fernando Favier; kontrabas'ta Danny Noel... Önlerinde... Küçücük kırmızı bir halının üzerinde... Kederin, öfkenin, şefkatin, kavuşmaların ve ayrılıkların eşsiz sesi Buika... Hem bu nasıl bir gülümsemektir! Konser dinleyicisini bir anda alıp göksel bir dünyaya taşıyıveren başka bir gülümseme var mıdır! Flamenco, tango, Küba ve Afrika ritimleri; biraz caz kıyıları, biraz fado ufku... Hepsine doyduk o akşam!” Sevmek, sevilmek ve aşk… Kanımca insanların “mutlu” azınlığına kısmet olan değerli şeyler. Eee her işadamının nasıl zenginler listesine girme garantisi yoksa sevilmek ve aşkı yaşamak da garanti değil hatta en az zenginler listesine girmek kadar zor. Madem ki sevmek zor, sevilmek zor. O halde diyorum ki “sevmek ve sevilmek zorunda olmadığımızı bilelim”, boşu boşuna hayallere kapılmayalım, umutlanmayalım, hayal kırıklıkları yaşamayalım. Saygılı olursak, etrafımızdakilere değer verirsek belki de sevilme şansımızı da artırırız değil mi? Teşekkürler Buika, We love you… 21,07,2010

29 Mart 2010 Pazartesi

Yetiştirme, yetiş...

Yetiştirme, yetiş…

Bir ömür boyu neler yetiştiriyoruz neler…
Kimimiz çiçek, kimimiz kedi köpek, kimimiz kümes hayvanları. Hatta bazılarımızın ömrü yetmez ve nesilden nesile devam eder yetiştirdiklerimizin ömrü, zeytin ağacında olduğu gibi… Yüzyıllarca ömrü vardır ektiğimiz bir fidanın bazen.
Ancak yetiştirmede kendi neslinin en güzel örneğinin devamı sayılan çocuklarını büyütürken gösterdiği özeni hiçbir başka şeye göstermez insanoğlu.
Yemez, yedirir… gezmez gezdirir… uykusuz kalır, uyusun diye, hasta olur iyileşsin diye, parasız kalır okusun diye. Gerekirse canını verir O’nu korusun diye…
Anne babalarımızın en önemli kaygıları evlatlarını iyi yetiştirmek ve onların hayırlı evlatlar olmasını sağlamaktı. Allah onlardan razı olsun. Hepimiz için geçerli sanırım bu durum.
Önce onlar sonra biz…
Anne babanın öncelikleri ve kaygılarına yer vermek istiyorum yazıma başlarken;
Evlat kız ise;
• Evlenene kadar “namuslu” yetişsin ister. Namus kavramının anlamı, evlilik dışı ciddi bir beraberlik yaşamamasıdır kızının.
• “Sağlıklı” büyütmek ister kızını. Hastalıklar gelsin geçsin ama O hep iyi olsun ister.
• Ev işlerinde maharetli olsun, herkes parmağını ısırsın O’nun mutfağını, düzenini, tertibini gördüğünde…
• Baba, iş sahibi ise, kızının şirketinde çalışması ona gurur verir, ama çalışmasa da olur. Ne de olsa kız evlat. İş için yaratılmamıştır, ev için yaratılmıştır O...
• Kısmeti açık olsun, beyaz atlı, yakışıklı, varlıklı, güçlü, inançlı, kızının kıymetini bilen, kendilerine saygılı ve de en önemlisi kayınvalidesine kızını yedirtmeyecek bir prens tam da 22-25 yaş arası çıkıp geliversin ister…
Verilen eğitim, edep, adap, görgü kuralları, nerede susacak, nerede konuşacak hepsi umutla aşılanır.
• Kötü alışkanlıklardan uzak dursun, yaşı kaç olursa olsun eve geç gelmesin, yatılı gezmeye gitmesin, erkek arkadaşları ile mesafeli olsun, olsun, olsun…
Evlat erkek ise;
• En iyi okullarda okusun, masterini yurtdışında yapsın,
• Spor yapsın,
• Yakışıklı olsun, kızlar onu gördüğünde parmaklarını ısırsın,
• Itibarlı bir işi olsun, maaşı da yüksek olsun,
• Babanın işi, zanaati, şirketi varsa onu devam ettirsin, büyütsün…
• Sanayici bir ailenin çocuğu sanatçı, reklamcı, müzisyen, besteci olamaz. Işletme, mühendislik ya da finans okusun isterler o da sanayici olmalıdır çünkü.

Olsun, olsun, olsun…

Tabii yukarıda saydıklarım bir genelleme değildir. Söz konusu kalıpların dışına çıkan, daha serbest veya tamamen ilgisiz ebeveynler de mutlaka vardır. Onlar, istisnalardır. Ne demişler, istisnalar kaideyi bozmazlar…

Peki ya çocuklar ne isterler…
Hepimiz çocuktuk. Çocuk, büyümek ister hep, kabına sığamaz. Yaşını bir yaş büyük söyler sorulduğunda. Hayallerine bir an önce ulaşmak, kendi dünyasını kurmak hatta dünyayı kurtarmak ister.
Dünyada önümüzdeki 10 yıl yaşanacak teknolojik gelişme, geçtiğimiz 50 yıldan bile daha hızlı yaşanacak. Nesiller arası farklar 10 yıla hatta beş yıla düşecek. Bizim gençliğimizde hesap makinesi yeni çıkmıştı, kızımın nesli 2 yaşında bilgisayar oyunları oynadı, ama kızım daha ergen olmadan twitter, iphone, wi-fi, smart board ile yaşıyor. Yani artık iki nesil arasındaki konuşma “ahhhh bizim zamanımızda şu vardı bu yoktu” değil, “5 sene önce ne de saçma teknoloji kullanıyormuşuz değil mi, hani 3G çıkınca tamah birşey sanmıştık” diyeceğiz.
Yaratan, herbir insana ruh, akıl ve enerji vermiş. Vermiş ki insanlık hep ilerlesin, gerilemesin. Bunların yanında da cesaret vermiş, yaratıcılık vermiş, ego vermiş ki hep yukarı çıksın, aşağı inmesin.

Ne ister çocuk;
• Sevgi,
• Güven,
• Özgürlük
Çocuğun kendisine ruh üflendiğinden itibaren yani yaratılışında neler vardır;
• Sevgi,
• Kendine güven, cesaret,
• Hayaller
Yani çocukta zaten varolan özellikleri bizim onlara tekrar kazandırmaya çalışmamıza gerek yok ki. Peki bu değerlerimiz yaşımız ilerledikçe azalıyorsa veya yok oluyorsa bunun nedeni yanlış “yetiştirilmek” olamaz mı? Ve bu hatayı çoğumuz yapmıyor muyuz?
Her insan gibi çocukların da ebeveynlerinden farklı duyguları, yetenekleri ve en önemlisi ruhları vardır. Ne demişler 6 milyar insan, 6 milyar farklı ruh demektir.
Ebeveyn ise genelde çocuklarının kendi benimsedikleri yolu tutmasını bekler ve o amaca uygun olarak onları yetiştirirler. Siyasi görüşleri, dinleri, mezhepleri, meslekleri, sevdikleri veya sevmedikleri, büyüklerin istediği gibi olmalıdır.
Bir de çocuğunu korumak içgüdüsüyle abartılan eylemler…
Aman üşütmesin, aman merdivenden düşmesin, aman kaza yapmasın, aman, aman, aman…
Peki, her çocukta ve ergende olmazsa olmaz olan özellikler; dürüstlük, erdem, sevgi, saygı, güzel ahlak, çalışkan olmak, yalan söylememek gibi değerler olmalı herhalde. Bu değerlere sahip ise bir de sağlığı yerinde ise geçimini sağlar, mutlu da olur zaten.

Yukarıda saydığımız değerler en güzel nasıl mı kazanılır? O’na örnek olarak…
Kesinlikle nasihatla değil, ders vererek değil. Yetiştirmek için yetiştirenin önce “yetişmiş” olduğunu kanıtlaması gerekir.
Belki de çocuğum benden daha ileride olacak, daha çalışkan, daha zengin, daha itibarlı, hatta daha mutlu ve huzurlu. Kim bilir?
O yüzden “yetiştirmek” kelimesinden pek bi haz etmiyorum son zamanlarda. Diyorum ki; yetiştirmeyelim ama örnek olup onlara yetişelim. Çünkü onlar bizden daha önde olacaklar…
Bize düşen ise sadece ihtiyaçları olan sevgi, güven, cesaret, ilgi ve özgürlüğü vermek.
Bir de onları değil kendimizi cendereye sokup, kendimize çekidüzen verip, zorlayıp gerekirse değiştirmek ve onlara örnek olmak.
En zoru da bu ya…
Değişmek, değişebilmek…
Hele herşey yolunda görünüyorken değişmek gerektiğini farkedebilmek.
Öze dokunmadan politik görüşümüzü,
alışkanlıklarımızı,
olmazsa olmaz gördüğümüz her "şey"i...
Değişimin getireceği sancılara hazır olmak. Çünkü değişim sancıları doğum sancısı gibidir. Acının bitiminde dünyaya gelen çocuk ise yeni benliğimizdir. Yepyeni bir enerji, tazelenmiş bir ruhtur O. İnanın kendimizi değiştirmek, başkalarını değiştirmekten daha kolay ve verimlidir aslında ama nedense O değişsin ben aynı kalayım isteriz farkında olmadan.
Değişmek, hayata yetişmektir, değişmeye ve yeniliğe en müsait olanlar çocuklarımızdır. Aman onları yetiştireceğiz bahanesi ile değiştirmeye çalışmayalım onlara yetişelim.
Bill Gates, üniversiteyi yarısında terk edip evinin garajında arkadaşlarıyla elektronikçilik oynadığında babası O'nu değiştirmeye çalışıp baskı yapsaydı şimdi bu satırları daktilo ile yazacak ve web'de yayınlayamayacaktım.
Bill Gates'e teşekkür bir zorunluluksa babasını takdir bir borçtur.
Oğlunu özgür bıraktığı için, ona inandığı ve güvendiği için.
Teşekkürler William Henry Gates, Sr...(1925)

17 Mart 2010 Çarşamba

Avataruh...

Avataruh…

Yine bir film…
Avatar…
3 kez izledim kara gözlüklerle, 3 de Oscar aldı bu yıl....Senaryosu, görsel yönetmeni, efektleri, makyajlar, oyuncular ve de bütçesi müthiş. Ben böyle filmler için “izlemediysen yaşamıyorsun” derim. İşte öyle bir film…
Filmin senaryosunda malum, Pandora gezegenindeki madeni ele geçirmeye çalışan batılı medeni ! dünyalılar ile masum Na’vi halkının mücadelesi ele alınıyor.
Na’viler, 2.5-3 mt boyunda, kuyrukları olan yarı çıplak yaratıklar.
Doğayla barışıklar. Yırtıcı hayvanı bile öldürmek zorunda kaldığında ondan özür dilercesine dua ederler, doğaya ve birbirlerine zarar vermezler.
Ağaçların kökleriyle birbirlerine bağlı olduğuna inanırlar.
En önemlisi herşeyin farkındalar…
Kendi ruhlarının, diğer Na’vilerin, doğanın, hayatın…
Başroldeki kız Neytiri, iyi oğlan ve yarı dünyalı Na’vi Jake Sully’e “I see you” dediğinde buz kesildim neredeyse.
Ne muhteşem bir anlatım şekli; “seni görüyorum”…
Ruhunu görüyorum, hissediyorum. Bal kavanozunu dışından yalamıyorum. Kaşığı daldırıp sonra ağzıma atıyorum balı. Mış gibi yapmıyorum. Sana değer veriyorum…

Batılı hayat tarzı, daha materyaldir daha akla ve mantığa dayalıdır. Oysa doğulu mantığı daha kendiyle ve ruhuyla barışık, aynaya bakmaktan çekinmeyen, duygusal bir yapıdadır.
Bu sözler, dün açık salı sohbetimizde de dile geldi ve beynime kazındı.
Kendiyle barışık olmak,
Ruhunu keşfetmek,
Zeka ve aklın kölesi olmamak,
Ruhun ve duyguların bir başkasına akması,
Bir başkasının ruhunu hissetmek,
Kendi ruhunu hissetmek,
Ruhunu özgür bırakmak,
Kendi ruhumu veya karşımdakinin ruhunu hissettiğimde kalkanlarımı kaldırmadan gelen mesajları kabullenmek…
En önemlisi "değişebilmek" ve,
Avatar’da dediği gibi; “I see you” diyebilmek…

Daha doğrusu nerede aklımı ve zekamı kullanıp, nerede ruhumu dinleyeceğimin dengesini doğru kurmak aslında. Yoksa derviş olup dağlarda kurtlarla kuzularla yaşamak gerekir. O da olmaz.

Zekamız ve aklımız bizi kaygılarla boğuşturur hep; geçmişteki hatalar, gelecek planları, yarın ne giyeceğim, hafta sonu nereye gideceğim, kredi kartı taksidi, ev kirası, şirketteki lanet müdür, evlilik, çocuk planları, ingilizce kursu, akşamki yemek…planlar, planlar, planlar…
Oysa ruhumuz “ya ben?” der sessiz bir çığlıkla;
Beni özgür bırak bak ben sana o planların hepsini gerçek edeyim bir çırpıda,
Beni hatırla, beni tanı, bak ben sana herşeyi yaptırırım,
Güç sende ama sen gücü başka yerde arıyorsun,
Kendin ol,
Kendini tanı, keşfet,
Kendinle barış,
Kendinle seviş,
Kendini sev…
Ruhunu sev…
Ruhunu gör…
Avatar ruhu ile dünyalı aklını dengeli kullanmak herkese kısmet olmaz. Bizler nasıl olsa %90 zamanımızı aklımızla didişip geçiriyoruz, bu oranı ne kadar azaltırsak o kadar iyi… %50 yi geçemeyiz nasıl olsa.
Ruhumuza yakın olduğumuz zamanları iyi keşfetmek gerekir ki işte tam o esnada hemencecik arkadaş olup yanına bağdaşkurup oturalım, biraz sohbet, biraz arkadaşlık yapalım onunla.
Tek başıma iken, yolculukta, ibadet esnasında, dua ederken, ağlarken, sevgilimle birlikte iken, acıklı bir anda, müzik dinlerken, ölüm haberi aldığımda kalbim, incelir ve yumuşar ya biraz…
İşte o anlar doğru anlar…
Hadi iş başına,
17.03.2010

Aşık oldum...

Aşık oldum...
Mutluluktan uçuruyoruuuummm,
Gözü kör eden bir şey,
Dünyada başka kimse yok ki...o ve ben,
Dünyadaki en şanslı insan olmak bu olsa gerek,
Mutluyum...
Seni çoook seviyoruuummmm,
☺ ;) :-)))))))))
Aşkııııımmmm,
Muckkkkkk,
Rüya olduğu kesin, tanrım uzun sürsün bu uyku,
Ağlamak neymiş şimdi anladım,
Durup dururken başka kim böyle sırıtır,
Mesaj geldimi kim kovboy gibi salisesinde böyle cebindeki telefonuna sarılır,
Üçüncü şahsın anlamakta zorluk çektiği duygu,
Dişler hep fırçalanır, eller yıkanır, parfümler, kremler, kuaförler...
Daha sabah görüştük ama özledim...
Keşke yanında olsam...
Günaydın aşkımm...iyi geceler bitanem...
Ama...
Aşkın ömrü uzun olmaz derler,
Emek ve uğraş ister...zaman, sms, telefon, yemek, konser, sinema ve en önemli gıdası kaliteli zaman ayırmak...
Acı tatlı sos,
Mutlaka bir anında acı olacak böyle mükemmel bir güzellik sürekli olur mu ki?
Hayatı boyunca bu duyguyu tatmayanları da sulamayı unutmayın çünkü onların çayır çimenden farkları yoktur...
Bunlar benim sözlükten mütevazi alıntılardı bakalım ekşi sözlük neler demiş...
• bu boştur ve dolmak ister, o ağzına kadar doludur ve kendisini boşaltmak ister ,-ikisi de bu konuda kendilerine yardım edecek birey arayışına girerler.Ve en yüce anlamıyla bu süreç , her iki durumda da aynı sözcükle dile getirilir : aşk
nasıl ? aşk bencil birşey değil mi ?
devilone
• histerical blindness, libidal saplantı
• bi kere vurdu mu bi daha adam olmazsın, süründürür... bitti diyemezsin, bitmez, geçti diyemezsin çünkü bilirsinki bi yere gitmez. İstesen de kurtulamazsın, ama istemem desen de uzak kalamazsin...
• üzülmeden, salya sümük olmadan önceki durum...
• bi meydan muharebesi
• aşk kendinden çok aşık olduğun kişiyi düşündüğün,açıklanamaz duygular hissettiren bir durum.
• soğukta, sadece düşüncesi ile kalbi, oradan da tüm vucudu isitabilen bir insana karsi beslenen his.
• tanrının insanlara verdiği odül; ceza
içindeki en güzel mutluluk; en büyük huzun
insanin yaşaması; ölmesi için en büyük sebep
çoğu şarkinin; intihar mektubunun tek sorumlusu
• birlikteyken onunla ilgili beynine ve kalbine kazıdığın en küçük ayrıntıların bile silinmediğini, onsuzluk duygusuna seni asla eskisi kadar sevmeyeceği gerçeğinin eklendiğini, onu çok özlediğini ve hala sevdiğini bile bile sırtında bunca yükle yola devam etmek
• hayat enerjisi....
• "kavuşamazsın, aşk olur."- asik veysel
• deneme uçu$u.
• matriximizde yuklenmis programlarımızdan biri. devamli versiyon yenileyen.. super upgradeleri olan, surekli guncel bi program...
• ask garip bir duygudur. herseyi unutursunuz, ne zaman yuttuğunuzu bilemediğiniz kediler midenizi tırmalar, sokakları insanları seyredersiniz ve o başka yaşamların içindeyken siz kendinizi yaşamın neresine koyacağınızı bilemezzsiniz, beklersiniz, özlersiniz, yüzünüz kızarır acaip biri olursunuz velhasıl
• yaşarken olabilecek en güzel şeyden daha güzel olan bitince olabilecek en boktan şeyden daha boktan olan duygu durumu.
• sabah uyanmanızın bi anlamı olması...
• a$k, başkasını düşünmemizi sağlayan şeydir
• aşk aynı bir kutu kola gibidir
ilk önce düşünürsün kolayı açsam mı diye
yani henüz ona açılmamışsındır
sonra bir karar verirsin, gidip ona açılayım diye
derdini açarsın
işte bu anda pıst diye kutu kola açılmıştır
artık zaman çabuk geçer, kutunun içindeki kolanın gazı da yavaş yavaş biter.
önemli olan, gaz bitmeden kolayı taze taze içebilmektir, yoksa aşkın hiç bir anlamı kalmaz, karşıdaki senden sıkılmaya başlar ve terkeder.
kola da bayatlar ve içilemez duruma gelir.
en sonunda kafayı yersin ve kutuyu elinde parçalarsın, aynen gerçek hayatta kendinizi mahfettiğiniz gibi..
mutlu sona ermesi imkansız aşklara başlamayın. başlarsanız o sizi eninde sonunda bırakacaktır..
• # ask almadan vermektir.
• john lennon'ın tanımıyla;
"love is needing to be loved"
İşte böyle...
Gelelim kolanın gazını kaçıran şeylere;
• Kapağı açmak, süreci başlatır...yani çok beğendiğiniz hayran olduğunuz birini kenarda bekletseniz, kapağını açmadan gaz kaçma ihtimali yoktur, ama tabii ki garantisi de yok. Ya bir başkası gelir açarsa o kapağı...
• Bir tarafın daraltacak seviyede araması, mesaj atması, nerdeydin, niye aramadın, neden sabah kalkınca mesajıma cevap yazmadın, akşam yatmadan msn de niye öpmedin, hep ben mi arayacağım ki... Daha çok aramak sormak belki daha çok sevmekdir. Daha çok emek harcamaktır, evet. Daha çok özen göstermektir, ama bir yerde karşı tarafa sürekli borç vermektir, karşı tarafın da “makul bir sürede” o borcu geri ödemesi gerekir. Uzun mesajlar, uzun mailler, uzun telefonlar biraz da gaz kaçağının sinyalleridirler ama sen de ara onu, mesaj at eşeklik yapma...
• Kıskançlık...Aman Allahım; telefonlarını, maillerini, mektuplarını, çekmecesini kurcalıyorsanız aşkın ruhuna el-fatiha...
• Az sex... evet cinsellik, aşkı besleyen en önemli gıdalardandır. “Ama senin amacın benden yararlanmak mı ki her seferinde hemen sevişmek istiyorsun?” diyen biri plan yapan biridir, aşkta plan olmaz. Zaten onun ne sizden ne de dünyadan haberi yoktur...
• Kendisinin böyle bir aşkı yaşaması neredeyse imkansız olan kıskanç arkadaşın aşıklardan birine verdiği telkinler, nasihatler; kızım aklını başına topla, adam senle gönül eğlendiriyor, abi dikkat et Ayşe daha önce de birsürü adamın canını yaktı, bıraktımı üzülürsün, O zaten şıpsevdidir daldan dala konar, aman dizginleri bu kadar kaptırma sonra üzülürsün vs, vs... Belli mi olur belki de gerçek aşkı bulamadı bugüne kadar belki de bugünü bekledi. Zaten bunları söyleyenler hiç aşık olmamışlardır herhalde, yoksa aşığın halinden anlarlardı...
• Herkesin gözü önünde yaşanan aşkın gazı da çabuk kaçar bence. Uzun süren aşk biraz da olsa gizli yaşanandır.
• Litrelik kolanın ömrü daha çok olur. Çünkü, içtikçe kapağını kaparsın ve gaz yalnızca açık kaldığı birkaç saniye içinde kaçar. Azar azar içilir, bereketlidir. Dolapta tutarsanız ömrü daha da uzun olur. Aşk da böyledir, azar azar yaşanırsa, dış etkenlerden korunaklı saklanırsa; dedikodu, arkadaş gözü, kabalık, görmemişlik, o ne dedi, bu ne dedi ve de en önemlisi şöyle ömür boyu yetecek 2,5 lt. lik büyük şişedeyse, öyle 0,33 lt. Lik kutu kola değilse, değme keyfine. Onun için de malzeme bol olmalı; iki taraf da aynı seviyede okumuş, görmüş, geçirmiş, sevgi dolu, heyecan dolu, cinsel arzu dolu...
• “Biz” düşüncesi iyidir, hoştur, zorunludur. Aşk en az iki kişiyle yaşanır ve “biz” olmak zorundadır, “ben” den iyidir... Ama aşkta mutlak “ben” vardır maalesef. Gerçek aşık, bencildir...bencil olmak zorundadır. O’nun tek derdi maşukuna varmaktır, fiziken varmak, manen varmak. O, evliliği veya birlikte yaşamayı, çocuk yapmayı düşünmez. O, maşuku ile mana aleminde buluşmayı önemser. Hani Yunus Emre der ya bir şiirinde.

Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni

Aşkın aşıklar oldurur
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem
Bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene Ver anları
Bana seni gerek seni

Yunus'dürür benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni
Gerçek Allah aşıkını cennetle, köşkle, huriyle de kandıramazsın. O, Allah’a olan aşkından ibadet eder, iyilik yapar, iyi insan olur. İşte sizi seven gerçek aşık da, uzun boylu, yakışıklı, boyu boyuna uygun, eğitimli, tam evlenilecek adam veya süper kadın, manken gibi, kültürlü, millet vay bee; turnayı gözünden vurmuş desin...vs diye aşık olmaz. Buna aşk denmez zaten. Buna mantık ilişkisi, sevgi, mantık evliliği veya magazin ilişkisi denir. Bence gerçek sevgililer, aşıklar, Yunus’un Allah’ı sevdiği gibi birbirlerini sevenlerdir. Karşılıksız...sırf O olduğu için. Ben ve O var...Biz yok...O’nun beni sevmesini beklemek yok. O zaten beni seviyor, ben O’nu sevmeliyim. Yukarki şiir muhteşem anlatıyor bu duyguyu...Allah kelimesini çıkarın yerine sevgilinizin ismini koyun bakalım yüreğiniz ne diyecek bu işe. Eğer coşkuyla karşıladı ise durumu o adamı hiç bırakmayın veya kadını. Eğer yok ya değmez ki bu kadar ulvi bir aşka bu adam için diyorsanız zaten iş işten geçmiş bırakın gitsin. Kural basit; O da beni seviyor diye değil, “biz” olduğumuz için değil, evleneceğiz diye değil, çocuk sahibi olacağız diye değil, nişanlıyız diye değil, mantık ilişkisi diye değil...yalnızca ve yalnızca ona aşığım ve de her şeye rağmen onu çok seviyorum dediğiniz kişiye aşık olun ve de onu hiç bırakmayın. O kişi o inanılmaz, tarifi mümkün olmayan aşkınızı gördüğünde merak etmeyin sizin köleniz olacaktır.
Aşkta iki tarafın da aynı seviyede birbirlerini sevmeleri zordur. Aşk istiyorsan, mantıksız olacaksın, kör olacaksın, saf olacaksın, hesapsız olacaksın...Yunus gibi. Aşkta ruhlar iletişim kurar, mantık değil. Ama bir de buldun mu gerçek aşkı deme keyfine. Dünya, ay, jupiter, satürn hepsi senin...hepsinin kralı sensin. Yaşamayan varsa, henüz doğmamış demektir hala ana rahminde garibim. Ben yaşadım harika bir şey, muhteşem bir şey...tarifi yok, yaşı yok...
• Ben ona aşıktım ama beni bir smsle bıraktı gitti, duydum ki telefonunu da kapattırmış başka hat almış. Durum vahim...eğer böyle yangından mal kaçırıp gittiyse durup düşünmelisiniz, ona ne yaptınız da böyle kaçar gibi terketti, tüm yaşadıklarınıza rağmen. Belki ona yetmediniz... Unutmayın ki ilişkilerde bırakıp giden taraf aslında kalan taraftır derler.
• Aman ha ilişkinin ilk günlerinde birbirinizi denemek için veya birbaşka nedenden birbirinizle ilgili kırıcı lafları ortaya atmayın. O anlar dönüp dolaşır gaz olarak kapaktan dışarı çıkarlar. Sakinlik, sabır, sabır, sabır...Bırakın ruhlar sevişsin.
• Günü yakalamayı ve yaşam sevincini bir yağma hırsı gibi algılamayın. Günün değerini bilin, durup ince şeyleri düşünmeye vakit harcayın. “Ben dibine kadar aşkı yaşıyacağım” demek sizi kısa süreli mutlu edip, aşkı çabuk harcayabilir. Uzun sürmesi için birlikte hayata tutunun, hayatı hissedin... Unutmayın “muhabbet pazarında gönül alışverişi dirhem dirhem yapılır”.
• Sitemlerin, stayişlerin, şikayetlerin her türlüsü aşk savardır, tehlikelidir, gazı kaçırır. Tüm sorunlarını, kaprislerini, zaaflarını sevgilinle karşılaşmadan önce maske gibi çıkar as askıya, ayrılırken geri alır takarsın dilersen.
• Gerçek aşık, evliliği aklından geçirmeyendir. Evlilik planlarıyla yatıp kalkan taraf, panikler ve daimi gaz kaçağına neden olur. Yunus’un dediği gibi, amaç Allahla hemhal olmak mı, cennet mi? Aşığını kazanırsan, onunla tekvucut olursan evlilik zaten gelir, ya da evlensen nolur evlenmesen nolur ki... Etrafımız hep mutlu olup da anlam veremediğimiz bir şekilde boşananlarla dolu değil mi bugünlerde. Olmadı siz de modaya uyar, Roma büyükelçiliğinde kimseye haber vermeden aniden evleniverirsiniz belki de, zor mu ki?...
• O seni bıraksa da sen onu bırakma eğer gerçekten aşık idiysen ona. Unutma ki her aşk unutuldu, gömüldü desen de unutulamaz, gömülemez. Issız adam’ın son sahnesinde yıllar sonra Alperle Ada tesadüfen karşılaştıklarındaki dış sesler, Titanicteki yaşlı kadının milyon dolar değerindeki elması aşığının sulara gömüldüğü yere hesapsızca atması gibi ömür boyu beynini yer insanın. Bu arada “Issız Adam” filminin hikayesi bir masaldır, her aşk hikayesi gibi...Her aşk olayı bize bir masalda başrol oynama ayrıcalığını ve mutluluğunu sağlar.
• Yalnız kalmaktan, kaybetmekten, beğenilmemekten korkmayın. Her korku gazsız, havasız bırakır sizi. Bırakın sizi sadece içinizdeki sevgi ve hayranlık yönlendirsin.
• Şüphe sevginin katilidir. Şüphe ile sevgi birarada gitmez...Kıskanmak güzeldir, saklarsan... Şüpheye dönüştürür, sorgulama, delil arama başlarsa, sevgi ölür...
• Beni üzdü...bir daha aşık olmak mı? Asla... Siz siz olun bu lafları ağzınıza almayın. Aşık olacağınız biriydi ki oldunuz. Kayısı yediniz miğdeniz bozuldu, bir daha kayısı yemiyeceğim mi dersiniz veya bir daha meyve mi, asla.... Kayısı ile su, ayran miğdeyi bozar, belki de ondandır. Birdahaki sefere katıksız yersiniz olur biter...Bu arada bu kayısı benzetmesi pek uymadı ama özellikle seçtim, dalıp gittiniz aşığınıza. Biraz kendinize getirmek içindi sizi.
• O’nun sorunlarını farkettiğinde hemen sor, hemen ama, çok net bir biçimde; “sana nasıl yardımcı olabilirim?” ya da “ne yapmamı istersin?”. O eğer “hiç birşey yapmanı istemem, ben çözerim, sağol” derse de ona güven ve çözeceğinden emin ol, hep yanında dur, biri sorarsa da “O dimdik ayakta, her sorunu çözer” mesajını ver. Sakın ha “sen halledersin, sen güçlüsün” deyip onun sorunlarını hafife alma ve onunla sorunlarını karşı karşıya yalnız başına bırakma. Aslında bu tür sözler; “ben bu tür sorunlardan anlamam, benim çok fazla katkım olmaz, beni bulaştırma” anlamına geldiğinden karşı tarafa seninle ilgili güvensizlik verir. Eğer sevgilin; “bana ne yap yap yardımcı ol” diyorsa da; avukatsa avukat, doktorsa doktor, temizlikçi kadınsa kadın, işse iş...gir internete, google da araştır, eşe dosta sor... Unutma sen aşıksın, aşığın yapamayacağı şey yoktur....
Biraz da Aşk 101 derslerine bakalım isterseniz;
Emin olmamak, rahat, garantici olmamak gerekir aşık iken. Nasıl olsa beni seviyor, bana aşık eee ben de öyle...Aramasam da olur, mesajına cevap yazmasam da olur gibi davranışlar kurşun kalemi açmadan kullanmaya benzer, körelir, körelir ve birgün kurşun biter tahtaya dayanırsınız...Oyun bitti...Her gelen mesaj, her arama, her sorma, her gülümseme ne kadar kıymetliymiş anlarsınız o zaman.
Aşık olduğunu anladığın anda ortak bir dostunuz varsa ondan uzaklaşın, ve dostunuzu değil aşığınızı tercih edin. Eşkiya bile 35 yıl onun aşkıyla yaşadığı Keje’ye kavuştu ama arkadaşı Cumali’nin hayatını kurtarmak pahasına Keje’yi değil arkadaşını tercih etti. Başdüşmanı Berfo ise aşkı için en yakın arkadaşına ihanet edip onu ihbar etmişti. İyi kalpli eşkiya, aşk sınavında kötü kalpli Berfo’dan daha kötü bir sınav vermişti...Aşk ferman dinlemez. Siz siz olun arkadaşınızı değil aşkınızı tercih edin eğer ikisi arasında kalırsanız.
Ayrılmak için de evlenmek için de el ele kol kola gözgöze dudak dudağa yaz kış en az iki mevsim geçmeli. Ondan öncesi acele etmek olur
Taraflardan birisi ayrılık yaşansa bile, şiddet, şantaj, tehdit, dolandırıcılık gibi kötü yollara başvurmadıysa iyi...demek ki aşk hala devam ediyor ve ölene kadar devam edecek, ilişki devam etmese de.
Aşkın gözü kördür, herşeyi yaptırır...herşeyi ama herşeyi.
Aşkın en büyük gücü parayla pek işi olmamasında. Adamın işi bozuldu veya kadın arada bir hesabı kendisi ödemek istiyor, ayrıldılar...yazık. Zaten aşık olmamışlardı ki...İlişkiyi bir “iş” olarak görmüşlerdi belki.
Geçen bir yerde okumuştum, biz dünyalıların 12 saatte tükettiğimiz enerjiyi Güneş saniyenin bilmemkaçında üretiyormuş zaten. Aşk da öyle; öyle inanılmaz bir enerji sağlar ki aşık olana, inanamazsın; aşığı için kilometrelerce yaya yürür, sabahlara kadar uykusuz kalır ama sabah canavar gibi dinçtir, yorulmak nedir bilmez. Kavga, tartışma nedir bilmez, etse de hemen unutur gider. Herkes onu bıraktığında, vebalı gibi etrafından kaçtığında o, onu terketmediği gibi daha çok yapışır...varsın herkes deli desin, umurunda değil ki...Arkadaşları “ne oldu sana, hep yüzün gülüyor, sana can geldi” derler. Çünkü o, bir aşıktır artık...
Besteciler, ressamlar, yazarlar, reklamcılar, işadamları neden aşık olduklarında daha yaratıcı olurlar ve şaşırtıcı eserler üretirler zannediyorsunuz... Adrenalinden, hormondan, libidodan, zevkten, keyiften...başka neden olacak ki... Aşk bu, ilahi bir güç sonuçta.
Ömrünüz boyunca yabancı müzik dinlediniz ama son zamanlarda türkçe parçalar da dinleyince hoşunuza gidiyor baktınız ki; Sezen, Ferhat, Kayahan, MFÖ, Zeki Müren...durun durun fazla düşünmeye gerek yok, siz aşık oluyorsunuz.
Unutmayın, aşkı konuşuyoruz, sevmek başka bir şey. Belki ikisi de aynı anda varolabilirler ama zorunluluk değil...Hatta geçenlerde bir şey okudum, hoşuma gitti. “Sevmek ve aşık olmak apayrı şeylerdir. Akraba dahi değildir ikisi...”
Aşkın gözü kördür ya... Aşık olduğun kişi belki de ideal kişi olmayabilir. İdeal çift oranı evrende %5’i 10’u geçmez sanırım. Sen de ideal olacağını varsayarak vuruldun birine ve gözün karardığı için de eksiklerini göremedin. Bu durum aylarca, yıllarca devam etti. İşte bu, ancak aşkta olur. Aşık olmadan evlilik veya sevmek farklıdır. O zaman gözün daha açıktır, mantık ve akıl çalışır. Unutmayalım ki aşk, kum saati gibidir; akıl boşalırken kalp dolar...
Aşık olan, değişebilmeyi göze alır. Sevgili Gülcan Özer'in dediği gibi;"Aşk, kimyasal bir olaydır. İlişkide taraflar değişim gösteriyorlarsa, iyi gidiyor demektir."
Evliler, aşık olmayabilirler. Birbirlerini seviyorlar ve beğeniyorlar ise belki de aşık olmak ve daha fazla sevmek için gayret göstermeliler, emek harcamalılar. Sürprizler yapmalılar birbirlerine örneğin. Hele hele çocukları varsa ve boşanmayı düşünmüyorlarsa eğer, hadi biraz gayret o zaman...
“Ee böyle özveriyle aşık olunacak birinin de değmesi lazım değil mi”, ben üç aradıysam o da en az bir kez aramalı, herşey karşılıklı diyorsunuz içinizden. Ama Yunus’un “yok hayır, aşık karşılıksız sever” dediğini duyuyorum ben de sanki. Belki de Yunus, doğru kişiye aşık olmuş ondan mıdır bilmem...Bir de altta kalan tarafın şartları, morali, cebi, tecrübesi, vakti belli bir dönem uygun olmayabilir bu emek isteyen ulvi görevi hakkıyla yerine getirmeye. O zaman Sam amcanın dediği gibi “give her a chance...give him some space” ona fırsat tanı...
Aşk ilişkisini çok güzel tanımlayan bir İtalyan fotoğrafçının sözleriyle sonlandırmak istedim yazımı. Bana da çok sevdiğim arkadaşım Cem Baykent anlatmıştı; Aşk, havada uçurak yere düşmek üzere olan bir güvercin tüyü gibidir. Yere düşmemesi için üflemen ve onu sürekli havada tutman gerekir. Emek ister. Üflemeyi bıraktın mı düşer...
Biliyorum çoğunuz kendince birşeyler çıkaracak bu yazıdan sonra; bak ben haklıymışım geçen ilişkimden, bak o haklıymış...Boşverin bunları...
Aşk güzeldir, nimettir, lükstür, insanı mutluluktan uçurur, uçurur, uçurur...
Acı çekmek özgürlükse, işte özgürsünüz ikiniz de...
Varın siz de aşık olun, ya da reload edin onu heman, gün batmadan...

9 Mart 2010 Salı

Bulut ve kalp...

Bulut ve kalp…

Çocukluğumdan beri hep bulutların üzerinde yürümeyi, koşmayı hayal etmişimdir. Hele o pamuk gibi bulutların üzerinde zıplamak kahkaha atarak, gülüşerek eğlenmek ne kadar zevkli olurdu değil mi?
O yüzden uçakla yolculuk etmenin bence en zevkli yanı uçak yükseldikten sonra hani bulutların üzerinde seyir etmeye başlar ya insan işte o zaman camı açar aşağı atarım kendimi ve başlarım zıplamaya, koşturmaya, şarkılar söylemeye…Kendime geldiğimde aslında koltuğumda olduğumu hatırlarım ama bendeki tek fark yüzümdeki şapşal gülümsemedir… Kimbilir belki birgün gerçekleşir bu hayalim, her hayalimin gerçekleşmesi gibi. Belki de Cennet’te.
Bugün “Up in the air” filmine gittim. Film güzeldi…Senaryosu abartısız tam bir “sade hayat hikayesi”. Ama öyle sade dedim diye sakin ve ruhsuz bir senaryo sanmasın kimse. Başroldeki George Cooleny, işten eleman atmak gibi çok zor bir iş üstlenmiş üst düzey yönetici. Görevi gereği, taş kalpli, acımasız ve neredeyse sinirleri cımbızla alınmış bir adam. Makineleşmiş neredeyse. Yılın 322 gününde uçakla yolculuk yapmış geriye kalan 43 günü de stüdyo evinde tek başına geçirmiş geçen sene. Tam bir uçak, havaalanı, kiralık araç ve otel profesyoneli. O kadar çok uçuyor ki hayal ettiği ve Amerika’da yalnızca 6 kişinin sahip olduğu gümüş VIP kartı alabilmesini sağlayan 10 milyon uçuş mili birikmiş kartında…
Filmde bol bol bulut gördüm hem de sevdiğim açılardan…Hatta içine bile girdik bol bol. Filmi izlerken hep hayal ettim yine onların üstünde yatağımın üzerinde zıplarcasına zıplamayı. Kartopları yaptım buluttan, sağa sola attım onları.
Oscar adayı yönetmen Jason Reithman, döktürmüş…Açılar, ışık, uçak çekimleri süper. Hele, uydu fotoğrafı gibi şehir çekimleri yapmış ki uçaktan harika… tabii ki bulutlar, en güzeli.
Hele müzikler…Sharon Jones’un “This land is your land” parçasıyla başlıyor film. Los Angeles’tan Kansas’a, Las Vegas’tan North Carolina’ya, Montana’dan New York State Island’a anlatıyor Amerikayı ve “bu topraklar senin ülken” diyor ya orada koptum işte. Çünkü ben bu Amerika’yı seviyorum niye saklayayım ki. Sanki kendimi memlekette hissettim birden. Orası da Dünya, benim biricik ülkem Türkiye de. Hepsi bizim değil mi?
Bir de filmde hoşuma giden birkaç güzel söz vardı;

“Make no mistake, moving is living… The slower we move, faster we die”
Kuğu gibi yavaş hareket edersen hayatı es geçersin. Yavaş olma, hareket et ve hızlı ol, hızlı hareket edersen ancak, yaşarsın.

“How much does your life weight”
Hayatın kaç gram eder?

“Yaşadığın ilişkiler, sırtında taşıdığın en elzem, gerekli ve ağır eşyalarındır”

“Sırt çantana en önemli gördüğün varlıklarını; evini, arabanı, laptopunu…vs koysan taşıyamazsın ama dostluklar, arkadaşlıklar, sevgin ve aşkını koysarsan eğer hem pahaca ağırdırlar hem de taşınabilirler”

“Birgün uyandığında sırt çantanın bomboş olduğunu hayal et. Hangilerinin yokolduğuna üzülürdün?”
daha neler, neler….
Hayat dersleri,

Evliliğe, düzenli hayata inanmayan o kıvrak zekalı karizma ve de işinde başarılı adam duygusallaşıp kızkardeşinin düğününde sorumluluklardan korkup da evlenmekten son anda vazgeçen damat adayına inanmadığı evlilik müessesi hakkında bir konuşma yapıyor ki kilisedeki papaz yapamaz. Adama “yalnız kalmak istemiyorsan evlen ve bir co-pilot’un olsun” diyor ya işte orada bitiyor o ruhsuz adam ve içindeki saf, temiz duygular depreşiyor. Tabi tüm bu değişimler tesadüfen bir otel barında tanıştığı Vera Farminga (Alex) ile tanışmasından ve bir “parantez” olarak başlayan ama daha sonra aşka dönüşen ilişkisinden sonra oluyor.
İlk tanışmada bakıyorlar ki ikisinin de cüzdanları aynı uçuş kartları ile dolu, ikisi de havada yaşıyor neredeyse. Ve birbirleri için yaratılmışlar sanki. İlk sevişme, sonra “sms”ler, telefonlar, o kadar yoğun yolculuk planları arasında ne yapıp yapıp buluşmalar… En sonunda kız kardeşinin düğününe Alex’i çağırdığında kızın davete icabet edip onunla ailesinin ve okuduğu okulunun bulunduğu “memleketine” gitmesi ve aile ile tanışma… Süreç harika işliyor, saatler ilerliyor ve bizim oğlan uyanan duygularını dizginleyemiyor.
Hele hele “saf” yardımcısı kızcağızın da tetiklemesiyle atlıyor uçağa haber vermeden doğru “Chicago”…
Zili çalıyor, heyecan dorukta…En sonunda “O” ruhsuz adam dize gelmiştir ve taptığı işini, seminerini bırakıp aşkının peşinden gitmiştir, dilinin ucundaki baklayı çıkaracak ve “O”na “co-pilot”um olur musun? diyecektir ki…
Şimdilik hikayeye bir ara verelim hatta devamını sinemada görün isterseniz diyeceğim ama…
Kızmayın kızmayın. Birazdan geri döneceğim hikayeye.
Bulutlardan bahsettim ya şimdi de kalp bölümüne gelmek istiyorum yavaş yavaş. Eee ne de olsa başlığımız Bulut ve kalp…
Kalp, kırılması gereken bir şey…
Bir organ…
Içinde kıkırdak var uzunca, boylu boyunca kalbin. Mutlaka kırılmalı en azından bazı yerlerinden ki yumaşayabilsin kalp. Yoksa sert mi sert, katı mı katı olur. Kalbimizi kıran olaylar, nedenler malum…Bizi şoke eden, üzen, hayal kırıklığına uğratan şeyler. “Amma da aptalmışım”, “Yapılır mı bu bana”, “Yazıklar olsun”, “Kahretsin” dedirten şeyler, anlar, anılar, ya da kayıplar, kazalar, vefatlar, iflaslar, boşanmalar, aldatmalar, ayrılmalar…
Hayat, bu anlarla doludur ya, hepimizin kalbi birçok kez kırılmıştır ya işte ondan bahsediyorum. Kalp kırıldıkça yumuşar, tecrübe artar, başlar yumuşamaya. Aslında belki de “olgunluktur” bu anlatmaya çalıştığım. Daha hoşgörülü olmaya başlar insan, daha ustaca alır eline kalbini ve yuğurmaya başlar elinde, yumuşamıştır çünkü. İçindeki kırıklar O’nu ehlileştirmiştir…
George, çalar kapıyı, kalbi küt küt atmaktadır ve hayatının aşkına birlikte yaşamayı ya da evlenmeyi teklif edecektir ki… Kapıyı açan Alex, önce şaşırır sonra kızın suratı bir karış olur. İçeride koşuşturan çocuklar ve arkadan bağırıp “karıcığım kim o kapıya gelen?” diyen de Alex’in kocası…
Alex, evliymiş meğer ve George’la yolculuklarda “mutlu” olduğu bir adam olarak görmüşmüş O’nu bu kadar zaman. Hatta O’nun tanımıyla hayatındaki bir “parantez” veya “tırnak içindeki anlar”.
Yıkılan, kalbi kırılan George eski Goerge değildir artık, işten ayrılan çaylak yardımcısını arayıp gönlünü alır, yumuşamıştır o robot adam…
Evet, kalp kırıldığında sevinmeli belki insan, yumuşamasına sevinmeli, daha insancıl olacağına sevinmeli…
Herşeyi bilen, planlayan, saf olmayan, aldatılmaya izin vermeyen, herşeye şüpheyle yaklaştığından dolayı başkalarını takip ettiren, hiç tufaya gelmeyen, sürprizleri sevmeyen ve de dolayısıyla kalbi de kırılmayanlar kimler olabilir diye düşündüm bir an ve dedimki içimden; mafya babaları…
Katı kalpliler O’nlar…
Benim öyle bir “Baba” olmaya niyetim hiç yok ki.
Kalbimin kıkırdağını ne kadar kırdıysa hayat, o kadar teşekkür ederim sana Tanrım.
Çünkü artık o da yumuşacık…
Aynı bulutlar gibi…

17.01.2010

23 Şubat 2010 Salı

TEM'de yürüyüş var...

Hadi gel TEM’de yürüyüşe çıkalım...

Yıllar önce haftada 3 gün sabahları 07 de Güneşli’deki evine gidip, saat ücreti ödeyerek kendisinden “English conversation” pratik dersleri aldığım TGRT ingilizce haber spikeri Amerikalı müslüman “Abdülkerim”, ders sonrası sohbet esnasında bana demişti ki; “Türkler enteresan gerçekten, geçenlerde otobanda yürüyüş yapan bir çift gördüm. Ne kadar tehlikeli bir iş yapıyorlardı. Çünkü otobanda hız sınırı diğer şehiriçi yollardan daha yüksektir ve araçların neden olduğu hatalar genelde ağır trafik kazaları ile sonuçlanırlar ve de ölümcül olurlar. Düşünebiliyor musun, lastiği patlayan bir araç, refüje çarpıp durmaya çalışacakken belki de o yürüyen çifte çarpacak. Sonuç daha vahim olur tabii ki.”

Abdülkerim’in hayretini uyandıran ama bizlerin alışık olduğu; otobanda karşıdan karşıya yaya geçmek ya da yürümek gibi konulara tekrar döneceğim. Daha sonraki yıllarda reklamcılık yaparken belediye, karayolları ve trafik işaretleri ile ilgili ek bir ilgi alanım da oluştu kendiliğinden ve o sırada otobanda yürümenin neden ülkemizde kolay olduğunu öğrendim.

Reklamcılığa 1986 da başladım. Cağaloğlu’nda İki oda, iki masa, bir telefon, karanlık oda ve alman malı dizgi makinesi olan bir giriş kat dairesinde...Faks makinem bile yoktu.

Üniversiteyi yurtdışında okumuşum ve rahmetli babamla rahmetli amcam yayınevindeki ortaklıklarını bitirme kararı almışlar. Bir de baktım ki ayrıldılar, eski yayınevi, tüm yayınlanmış eserlerle birlikte amcama kalmış. Bize düşen dedi babacığım “yeniden yeni bir yayınevi kurmak ve birçok değerli eseri hayata kazandırmak”. Haydi hayırlı olsun bakalım dedim içimden ama başıma gelebilecek zorlukları daha bilmiyorum tabii ki. Neyse çok uzatmayayım, “para saymayı” bile bilemediğim o dönemde birçok zor ve yeni işler yapmaya çalıştım. Bir tanesi de babacığımı ikna edip “reklam ajansı” kurmak idi. Panel Reklamcılık işte böyle kuruldu 1986’da. İlk müşterimiz Feniş Holding olmuştu ve “Feniş Alüminyum” markasına basın kampanyası yapmıştık. Hiç unutmam YK başkanı Sedat Aloğlu beyefendi, “Yıllardır beynimin içinde olan ve dışarı çıkartmadığım mesajları sanki okudunuz ve uygulamaya geçirdiniz” demişti. Kampanyanın ana teması “karar verme anında doğru düşünün ve Feniş Alüminyum taktırın” ve “Bizde terzi dikimi özel projeler özel müşteriler için üretilir” idi. Birincinin görselinde atla şah mat yapmaya hazırlanan el ve satranç tablası. İkincide ise usta bir terzinin ellerindeki giysi.

Sonra Ülker ile çalışmaya başladık. İlk işimiz “Lüks Gofret, 9 kat tat” idi ve relansmanında çok başarılı olmuştuk. Başarının göstergesi satış rakamlarının hızla artışı idi. Sabri Ülker beyefendi “genç ve tecrübesiz olduğunuzdan size iş vermekte başlangıçta tereddüt ettim ancak bizim gururumuz oldunuz” dediğinde yıllar sonra duygulanmış ve kendimi dışarı attığımda gözyaşlarımı tutamamıştım.

İşler işleri takip etti ve 90 yılında Gayrettepe, Altan Erbulak sokaktaki apartman dairesini aldım. Orası benim ilk gayri menkulum olma özelliğini de taşır. O dairede birçok şirketin kuruluşunu yapıp sonra da büyük yerlere taşımışımdır.

Yıllar geldi geçti bizim ajans ekibi büyüdükçe büyüdü, müşteriler arttıkça arttı. Gün oldu İtalya’dan müşteri aldık, gün oldu İstikbal grubu ile çalıştık, gün oldu ajansta sabahladık gün oldu ajansa sığamadık müşterilerin çokluğundan ya da ekip büyüdüğünden.

2 odalı bir ajansken Ortaköy’e taşınıp, 6 katlı binanın içerisinde kaybolmamak için oklar, işaretler koyduk kendi kendimize. İşte o zaman “information signs” firmaları ile tanışmıştım...

1994 te açık hava reklamcılığı da yapmak kararı alıp Magic outdoor’u kurdum. Magic, ilk iş olarak İETT otobüslerinin üzerlerine reklam almak üzere otobüslerin kaportasını kiralamıştı. Ne ilginç bir iş dalı değil mi? O zamanlar Türkiye’de kimse bilmezdi zaten nasıl yapılacağını bu işin. Ben de gittim Almanlardan öğrendim zaten, sonra gelip bizde uygulamaya başladım. Ayrıca otobüs duraklarını da reklamlı, ışıklı, oturaklı “şehir mobilyaları” ile değiştirmiş ve yepyeni bir mecra yaratmıştık...

İşte o yıllarda İBB APK başkanı Mustafa Ilıcalı beyefendi ile tanıştım. APK dairesi, Istanbul’un ulaşımından sorumluymuş meğer. Ben, Avrupa veya Amerika’da “sign” reklam fuarlarına gittiğimde, fuarlarda trafik ile de ilgili de bölümler dikkatimi çekti ve Mustafa beyi haberdar ettim. Londra’daki traffic signs fuarına birlikte gittik ve oradaki kontaklarım sayesinde Londra trafik idaresinin ana kumanda binasına girip breef aldık.
Aman Allah’ım ben konuya uzak biriydim ama öğrendiklerim karşısında hayrete düştüm. Meğersem megakent tarfiğini planlamak ve yönetmek ne muazzam bir işmiş ve planlayınca da tıkır tıkır işliyormuş. Londra’da okuduğum yıllarda zaten hep hayret etmişimdir. Oxford street’in tek gidiş gelişli yolu bile belediye otobüs duraklarına rağmen hiç tıkanmazdı. Nasıl beceriyorlar der dururdum o zamanlar.

Ayrıca fuarlarda gördüklerimden çıkarımlarım şunlar oldu;
• Işıklı veya ışıksız trafik işaretleri, insan hayatını korur ve yol emniyeti sağlarlar. İşlevleri yalnızca trafiği düzenlemek değildir.
• Asfaltın üzerinde, kaldırımla birleştiği yerlerde veya kaldırım üzerindeki fosforlu sarı-beyaz renkte çizgiler aslında konuşan, şunu yap ya da yapma diyen çizgilerdir. Yol kenarında zikzak sarı çizgi; sakın durma, parketme, kavşak ortasındaki sarı baklava dilimleri; dönerken dahi durama demekmiş.
• Refüjün başlama noktasına, plastik içi boş kamyon vursa parçalanmayan, içten ışıklı duba koymuşlar. Üzerinde ya sağa mecburi dönüş ya girilmez ya da dikkat işareti koymuşlar. Yani kazara vursan bile sana birşey olmaz. Zaten o ışıl ışıl yanan sarı dubayı ancak kafası iyi olanlar yada körler görmezler.
• Şehrin her yerinde kameralar... Sam amca is watching you durumu.
• Asfalt harcının içerisine eski araç lastiğinin atıklarını koyup “sessiz asfalt” yapmışlar. Uzun yolda araçla seyir halindeyken sanki yolda gitmiyorsun da uçuyorsun desem belki biraz abartılı mı olur bilmem ama, yetkililer bizi deneme sürüşüne çıkardılar aradaki farkı çok belirgin hissettik.
• Önce sokak sokak, mahalle mahalle şehrin çizimini çıkarmışlar. Trafik yönlendirme işaretlerini planda belirlemişler, üretiminin siparişini vermişler ve en sonunda da yerlerine yerleştirmişler. Hepsi barkodlu, devrilenin aynısını gelip yerine dikiyorlar. Bizde nasıl olduğunu sordum aldığım cevap şu oldu “Bizde zaten mevcut bir düzen var, arada bir kamyonetin arkasına arkadaşlar birçok yönlendirme levhasını atarlar sokakları dolaşırak eksik, devrilmiş varsa oralara işaretleri yerleştirirler. Zaten hangi yolun tek yön, hangisinin yaya yolu olacağına UKOME karar verir.” Bu UKOME konusuna daha sonra tekrar döneceğim ! “Bizde ana artelerden büyükşehir belediyesi sorumludur, ara sokaklardan ise ilçe belediyeleri”
Bu farkı ben de gözlemledim. Istanbul’un en medeni trafik işaretleri “Kadıköy” ilçesinde. Geri kalanlar kamyonet arkasından yönetilmiş olanlar galiba.
• 1980 lerin sonlarına doğru digital uyarılar, işaretler başlamış devreye girmeye; “dikkat kaza var ya da şu anda buzlanma riski var...gibi” Bunlar çok şükür biz de de başladı son yıllarda. Herhalde UKOME’ye çaktırmadan hayırlı bir iş yapmayı başarabilmiş bizim çocuklar.
• Otoban “petrol” polisi var ayrıca. Araçlarında radar, kamera her türlü techizat mevcut. Yanlış uçan kuşa bile ceza kesiyorlar. Yaya, araç, yol yapımını üstlenmiş müteahhit...hiç farketmez, kesiyor cezayı. Bazen de direk yargıya havale ediyor, yargılanıyor suçlu.
• İsviçre’de Avrupa’nın en uzun tüneline götürdüler bizi. Yoğun saatlerde bizim boğaz köprülerinde olduğu gibi karşı şeritten bir şeridi yoğun olan tarafa katıyorlar ama bir saat önceden şıkır şıkır uyarı ışıkları yanmaya başlıyor, 15 dakika öncesinde sesli uyarı ile 5 km öncesinden yavaşla uyarıları da başlıyor ve o an geldiğinde, kumanda odasında kameralardan zaten her detayı gözleyen görevlinin düğmeye basmasıyla yerden yavaş yavaş şerit ayırıcı işaretler kalkıyor ve extra şerit diğer tarafa katılıyor. Öyle bizdeki gibi “kamyonet” arkasında “ya allah bismillah Allah’ım bugünü de kazasız belasız atlatırız inşaallah” diyen arkadaşların elleriyle külah duba yerleştirmesi ile olmuyor bu iş İsviçre’de.
• Duyduğumda hayret ettiğim konulardan birisi ise “Taxi” şoförlerinin belirli periyodlarla adres bilgisi sınavına tabi tutulmaları olmuştu. Bizdeki gibi “abi sen tarif edersin di mi, ben karşı tarafın taksisiyim de” diyemez yani taksici amcam, derse cezayı yer, tekrarlarsa ehliyeti iptal.

Sonuç olarak, aramızda dağlar var. Bu dağları da ancak Ferhat eritir herhalde. Şirinine kavuşma aşkı ile... Çünkü Ferhat, kararlı bizimkiler ise “biz adam olmayız” deyip topu taca atıyorlar. Anladım ki trafik problemine çözüm ancak “güçlü irade ve azim” ile olur

Bizdeki belirgin eksikler ya da yanlışların en önemlileri şunlar olsa gerek;
• Yol kenarlarına park edememeliyiz. Yolun akışını engelliyoruz.
• Otobüs, minibüs ve taksiler yolun akışını engellercesine duraklama veya indirme, bindirme yapıyorlar. Açık olan yol bile tıkanıyor. Tıkanan yol, ona bağlı olan yolu tıkıyor...
• Otobanda sollarken ihtiyaten kendi şeridimizin solundaki şeritten de biraz çalıyoruz. Çok tehlikeli işler yapıyoruz.
• Bayramda seyranda, tatillerde taşra plakalı araçlarla Istanbul’a gezmeye gelenler şaşkınlıktan ne yapacaklarına karar veremiyorlar. Haklılar, istersen Etiler Mado’nun önünde dur, Kızıltoprak Carrefour’a nasıl gidilir bir tarif et bir yabancıya. Edemezsin çünkü işaretler yok. Ya da bir var bir yok...kalırsın ortada, yaşasın açık dükkanlar, onlara adres sorar bitiririz işi.
• Otobanda “küçük”, “minik” ya da “eski” araçlar en riskli araçlar çoğu zaman çünkü sahipleri acemi ya da tek varlıkları o araç olduğundan tedirginler. Otabanda tedirgince hareketler çok tehlikeli.
• Yol yapımı var. Kapalı işaretini koymuş “müteahhit” ama sonra bırakmış seni ortada. Eee nereden gideceğim ben. Sor bakkala, sor manava. Boston’da yol yapımını alan müteahhit’in ücreti mukabili “trafik polisi” kiralamak zorunda olduğunu duyduğumda neredeyse küçük dilimi yutacaktım.
• Otoban aslen iki şeritli yoldur, araçlar sağdan giderler, yalnızca sollamak için sol şeride geçerler. Yerleşim merkezine yaklaşınca 3-4 şeritli olur. Otobanda sağdan gitmek aslolandır. Öyle en sol şeride geçip tin tin gitmek olmaz.
• Otobanda veya şehir içi ana arterde “yaya geçidi dışında illegal bir yaya karşıdan karşıya geçme” durumu varsa bizde, kişi kesinlikle “gülerek ve koşarak ” karşıdan karşıya geçiyordur.
Gelelim UKOME’ye;
Büyükşehir Belediyesi Başkanı’nın başkanlığında icraat yapan bu merkezin kuruluş kanununu kopyaladım, işte buyurun;

BİRİNCİ BÖLÜM : Kuruluş, Görev ve Yetkileri
Kuruluş
Madde 17 - (1) UKOME, büyükşehir belediye başkanı veya görevlendireceği kişinin başkanlığında;
a) Büyükşehir belediye başkanınca, belediyenin ulaşım ve yatırımlarla ilgili daire ve işletmeleriyle bağlı kuruluşlarından en az şube müdürü seviyesinde görevlendireceği en fazla on kişinin,
b) Milli Savunma Bakanlığı temsilcisinin,
c) Jandarma Genel Komutanlığı temsilcisinin,
ç) Emniyet Genel Müdürlüğü temsilcisinin,
d) Sınırları içersinde deniz bulunan büyükşehirlerde, Sahil Güvenlik Komutanlığı temsilcisinin,
e) Sınırları içersinde deniz bulunan büyükşehirlerde, Denizcilik Müsteşarlığı temsilcisinin,
f) Karayolları Genel Müdürlüğü temsilcisinin,
g) Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü temsilcisinin,
ğ) Kara Ulaştırma Genel Müdürlüğü temsilcisinin,
h) Demiryollar, Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü temsilcisinin,
ı) Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü temsilcisinin,
i) Kendi belediyelerini ilgilendiren ve belediyelerinin yetki alanı içerisinde oluşan ve o belediyenin sınırları içerisinde başlayıp biten ulaşım konularında ilçe ve ilk kademe belediye başkanları veya görevlendirecekleri bir üyenin,
katılımından oluşur.
(2) UKOME toplantılarına ayrıca, gündemdeki konularla ilgili kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının veya oda üst kuruluşu bulunan yerlerde üst kuruluşun temsilcileri oy hakkı olmaksızın görüşleri alınmak üzere davet edilir.
(3) Büyükşehir belediyesinin öteki birim başkanları ile diğer kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, ilgili vakıf ve dernek temsilcileri görev alanlarına giren konularda, oy hakkı olmaksızın görüşleri alınmak üzere toplantılara davet edilebilirler.
Görev ve yetkileri
Madde 18 - (1) UKOME, büyükşehir içindeki kara, deniz, göl, nehir, kanal ve demiryolu üzerinde her türlü taşımacılık hizmetlerinin koordinasyon içinde yürütülmesini sağlamak üzere; ulaşım, trafik ve toplu taşıma konularında üst düzeyde yönlendirici karar alma, uygulama, uygulatma ve ilgili mevzuattaki usulüne göre gereken tesisleri kurma, kurdurma ve işletme hak ve yetkilerine haizdir.

Tam 22 kişiden oluşan bir kurum. Çoğunluk oy ile karar alınabiliyor. Minibüs zammı, Metrobüs hattı, bağdat caddesini tek yön yapalım kararı, taksimi araç trafiğine kapatalım kararı, yol işaretlerini şöyle değiştirelim kararı, okul servislerine şu kuralları getirelim kararı...vs, vs hepsi yukarıda gördüğünüz zevatın %51’nin evet demesiyle olacak. Tabi işin içerisinde onbinlerce taksi, minibüs hattının ekmek hesabı ya da bir başka deyişle rantı sözkonusu olduğundan başlıyor kulisler, lobiler. Trafik işaretlerini halletmek kaldı yine bizim “kamyonet”çilere.

Batılı çok güzel çözmüş bu işi de. Tek bir patron olur demiş o da “Belediye başkanı”dır, nokta.
Polisi, itfaiyeyi O’na bağlamış. Trafik düzenini O’nun yetkisine vermiş. Halk da düzensiz bulduğunu devirivermiş seçimlerde. Düzenli bulduğuna da devam demiş.

Sonuç olarak, biz Mustafa beyefendi ile uğraştık didindik. İngiltere’den uzman getirtip sokağa çıkma yasağı olan bir nüfus sayımı gününde Sirkeci-Yeşilköy sahil yolunu pilot plan olarak çizdirdik.

Ama nafile....
UKOME’yi aşamadık. Meğersem baştan aşağı yeni bir düzenleme UKOME’yi bile aşabilirmiş. Ulusal güvenlik sorunu bile olabilirmiş dediler.

Şayet UKOME’yi aşabilirsek Istanbul’da yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz;
• Avrupa yakasında Taksim, Nişantaşı, Sirkeci. Anadolu yakasında Kadıköy, Üsküdar I. Derecede yoğun, 1 km. Çapındaki semtler II. Derecede yoğun, 2 km çapındaki semtler III. Derecede yoğun bölgeler ilan edilir. Araçlara zorunlu “OGS” monte edilmiş olur ve I. Bölgeye giriş 10 tl, II. Bölgeye giriş 6 tl, III. Bölgeye giriş ise 4 tl olur. Yoğun olmayan bölgelere giriş ücretsizsizdir. Londra, Singapur böyle.
• Cezalar yüksek olmalı; en düşüğü 250 TL... yayaya da ceza kesilmeli.
• IETT, halk otobüsleri, minibüsler, taksilerin durak ve indirme&bindirme yerleri kesinlikle ana yoldan şerit çalmamalı ve “cep” te olmalı. Onların cep dışına taşma ihlali olduğunda cezası en az 250 TL olmalı. Bu konu çok önemli, dikkat ediyorum aslında yolda kaza yok, tıkalı değil ama otobüs, minibüs durağındaki toplu taşıma araçları yoldan extra bir veya iki şerite tecavüz etmişler, bu defa yol tıkanmış.
• Kaza olduğunda yavaşlayarak veya durarak seyredenlere “seyretme” cezası kesilmeli ve bu ceza en az 250 Tl olmalı. Şimdi diyeceksiniz ki “canım insanlık öldü mü?, ya bir yardım gerekiyorsa...” Biraz kendimizi kandırmıyor muyuz acaba. Asıl mesele merakımızı gidermek belki de. Bir de arkadan gelen ambulansın zamanında olay mahilline intikaline de engel oluyoruz. Varsa yaralının seyredene değil hemşireye ve acil müdaheleye gereksinimi var. En hayret ettiğim de zaten otobanda karşı şeritte kaza olur, bizim şerit te tıkanır, aracını yavaşlatıp seyredenler sağolsun. Zaten “kelebek efekti” bu...Biri bir frene basıp yavaşlasın 500 mt arkadaki durmak zorunda kalır, böylece arkalara doğru trafik sıkışır.
• Bilgilendirme işaretleri önce bilgisayar ortamında planlanmalı, barkodlanmalı sonra da yerlerine yerleştirilmeliler. Bir ağacın dalları ardında kalmadan, esnafın duvarına monte edilmeden, kuralına uygun bir biçimde.
• Hadi diyelim kamu güzergahlarında bürokrasiye ve vizyonsuz, sorumsuz yöneticilere takılıp duruyoruz, peki özel sitelerde veya binalardaki bilgilendirme işaretleri eksiklerine ne diyeceğiz? Acarkent’te adres bulmak ya da bir avm otoparkında asasörü bulmak için kaç kişiye “sormak” gereğini hissediyoruz değil mi? Marifet sormaya gerek duydurmamak...

Eminim bu yazıyı okuyanlar akıllarına gelen üç beş madde daha ekleyeceklerdir... Eğer bu yazdıklarımızı kararlılıkla uygulayabilirse yetkileler sıkıntı azalır.

Yoksa...

Trafik kazalarında yaşamlarını kaybedenlerle alay edercesine “trafik canavarı yine can aldı” tv haberlerine devam...

Zaman ve yakıtı boşa harcamaya devam...

Sinirle, stresle, kavga ile dolu günlere devam...

Bakkala, çakkala adres sormaya devam...

TEM’de yürüyüşe çıkmaya devam...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Hayat ne güzel...

Hayat ne güzel...
La vita è bella, life is beautiful...
Bu güzel sözü son günlerde Gül’ün ağzından duyar oldum hergün.
Hayat ne güzel...hep tekrarlıyor baktım ki. Özellikle de ben onu biraz yorgun veya düşünceli gördüğümde dertleşmek için yanına sokulduğumda söylüyor bu sözleri. Yani aslında bana şu mesajı veriyor “merak etme ben iyiyim, hayatın çok güzel olduğunun farkındayım...” Bu kadar güçlü bir iradeyi ve aynen bu sözleri biryerden hatırlıyorum dedim, düşündüm ve aklıma geldi...Yine bir film. Roberto Benigni’nin Oscar ödülünü almak için koltukların üstünden zıplaya zıplaya uçarcasına sahneye ulaştıktan sonra mikrofonu eline alıp yüksek sesle tekrarladığı cümle; La vita è bella, life is beautiful...
Gül’ü tanıtmaya birazdan geleceğim, şimdi Roberto Benigni’nin yazıp yönettiği Oscar alan “hayat güzeldir” filminden bahsedeceğim biraz.
Bir İtalyan filmi, “hayat güzeldir”, nazi zulmünden kaçmaya çalışan ve bunu yaparken küçük oğlu Joshua’ya hiçbirşey hissettirmeyen Guido. Joshua’ya bu yaptıklarının bir oyun olduğunu anlatır saklandıkça puan kazanacaklardır, her ağladığında, annesini istediğinde ve askerler onları bulurlarsa çocuk puan kaybedecektir. Puanlar 1000’e ulaştığında bir tank verecektir onlara askerler. O yüzden sessiz olmaları ve askerlerden kaçmaları gerekmektedir. Yani, hayat bir tiyatro aslında...oyun. Filmin sonunda babası naziler tarafından öldürülür ama Joshua, babasının askerlerle yürüyüşe çıktığını zannetmektedir. Çünkü babası ona öyle söylemiştir. Babası’nın ayrılmasından sonra Amerikan askerleri tanklarla geldiğinde 1000 puan kazandığını ve bu yüzden yeni tankların geldiğini sanar. Halbuki o, babası Guido’nun inancı, zekası, liderliği, pozitif düşüncesi, hayat neşesi ve “hayat güzeldir” felsefesi sayesinde hayatta kalabilmiş ve kurtulmuştur.
Seyretmeyenler varsa hemen bulup buluştursunlar ve filmi izlesinler. Dünya yıkılsa, hayat güzeldir. Herşey üstünüze üstünüze gelse, hayat güzeldir. Ölüm korkusuyla karşı karşıya olsanız, hayat güzeldir. İflas etseniz, hayat güzeldir. Eşiniz, sevgiliniz sizi terk etse hayat güzeldir. Vefatlar ardı ardına gelse hayat güzeldir. “Yeter ama artık” dediğiniz anda hayat güzeldir. Ben bir hiçim dediğinizde, hayat güzeldir. İntihar etmek istediğinizde bile, hayat güzeldir. Hayat hep güzeldir, nefes aldığınız sürece hayat güzeldir...
Gül Kaynak, hayran olduğum bir insan... O da ne olursa olsun hayat güzeldir felsefesine inananlardan.
Enerjisine hayranım, haftanın en az altı günü her sabah sekizde ofisinde hiç aksatmadan, akşam en az 10’a kadar. Kendi enerjisi hiç bitmez, etrafına da avuç avuç dağıtır...
Güler yüzüne hayranım, o gün ne kadar yorgun olsa da, randevular çakışsa da, gün boyu hep konuşmak ve koşuşturmak zorunda kalsa da o hep böyle;
Bilgisine hayranım, çünkü herşeyi biliyor...Tarsus Amerikan ve Boğaziçi mezunu, finansçı, bankacı, Turizimci, PR cı, iletişimci, iyi bir aşçı...
Profesyonelliğine hayranım, dakiktir randevusuna geç kalmaz, ekibi ile çok uyumludur, onlar onu hem severler hem de sayarlar. Ayrıntılara çok önem verir, görmez, işitmez zannedersiniz ama herşeyin farkındadır. Yumruğunu vurmak isterse dışındaki kadifeden önce okşadı zannederseniz ama acısını ertesi gün hissettiğinizde iş işten geçmiş olur, o yüzden size tavsiyem ona yanlış yapmayın. Herşeyden önce detox sırasında sakın ha çiğnemeyin...
Hayat doludur, bilgi doludur, pozitiflik doludur, tecrübe doludur, inanç doludur Gül.
Roberto’nun hayata inancı ile Gül’ün hayata inancı aynı. İkisi de Oscar’lık.
Gül ile tanışmamız bir tesadüfle oldu. Arkadaşım Murat Yalçıntaş ile beraber yemeğe çıkmayı planlarken, “Ömerciğim, Gül Kaynak’a uğrayacağım bir mahsuru yoksa ona beraber uğrayalım oradan da yemeğe gideriz” dedi. Ben de konudan ve sözkonusu kişiden bihaber tamam dedim saf saf, hatta içimden de Allah allah Muratın sanayide kaynakçı gülle ne işi olabilir ki dedim ama, hadi dedim hayırlısı...
Kısa bir süre sonra, Akatlarda modern bir tesise geldik, iyi dedim en azından sanayide değiliz. Kapıdan içeri girerken sizi sarmalayan huzuru hissediyorsunuz zaten, etrafa çiçek yaprakları serpiştirilmiş özenle...cennet gibi bir yer burası dedim. Ve Gül hanım o gülen yüzüyle bizi karşıladı, odasına aldı. Hoşgeldin faslından sonra Murat beyin sorusu üzerine detox’u, toksinlerden arınmayı, bodrum tesisini anlatmaya başladı;
Eğer;
kendinize önem veriyorsanız,
aklım, duygularım, işim kadar vucudum da önemlidir diyorsanız,
sürekli kendinizi yorgun hissediyorsanız,
uyku düzeniniz bozuksa,
sindirim sisteminiz bozuksa,
vücdunuzu satın aldığınızdan buyana hiç yetkili teknik servise götürmediyseniz,
kansere yakalanmaktan korkuyorsanız,
bağışıklık sisteminizin güçlenmesini istiyorsanız,
fazla kilolarınızdan şikayetçi iseniz,
hayat felsefenizi, yemek alışkanlığınızı arzularınız doğrultusunda değil de vucudunuz lehine değiştirmek istiyorsanız,
sağlıklı ve uzun yaşamak istiyorsanız,
ihtiyarlıkta ah vah demek istemiyorsanız,
vucudunuzda biriken toksinleri yani asitleri ve zehirleri atmak istiyorsanız,
yıllardır kalın bağırsağınızda biriken ve dışkıyla atılması mümkün olmayan colon plakalarını söküp atmak istiyorsanız,
vitaminleri ordan oraya taşıyıp lojistikçi görevi yapan enzimleri takviye olarak almak ve daha güçlü bir beden için ona yardımcı olmak istiyorsanız,
mind detox yapıp, beyninizdeki istenmeyen acı, kaygı, manevi asit ve zehirleri atıp rahatlamak istiyorsanız,
oksijenin olduğu yerde hastalık olmaz deyip, daha çok ve daha doğru nefes almak istiyorsanız,
oksijen takviyesi yapıp hastalıkları vucudunuzdan atmak istiyorsanız,
ozon tedavisiyle kanınızı tazelemek istiyorsanız,
varsa şekerinizi veya kolestrolunuzu makul seviyeye düşürmek istiyorsanız,
Hergün yeterli miktarda alkali su içme alışkanlığını kazanmak istiyorsanız,
Asitli değil alkali bir yaşam istiyorsanız,
Buyrun Bodrum’daki tesisisimize gelin dedi.
Ve tüm bunları doktor kontrolünde bir hafa süreyle yapacaksınız şu kadar da basit, makul bir ücret ödeyeceksiniz diye ekledi.
Murat dinleyedursun ben o esnada asistanımı arayıp, yarından itibaren tüm randevularımı iptal edip ertesi gün akşamına Bodrum biletimi almıştım bile...Gül’ün yukarıda saydığı şeyler bende mevcut ve ben bunlardan kurtulmak istiyorum. Yani kesin çözüm istiyorum... Bir hafta Bodrum’da detox yapacağım, artık vücüduma bakacağım çünkü o bana daha lazım. Sağlam kafa sağlam vucutta bulunur...
Biz Murat’la beraber tam bir hafta harfiyen bize verilen talimatları yerine getirdik. Yukardakilere ilaveten yoga, tramplen, yüzme, sauna, türk hamamı ve güleryüzlü otel ekibi de vardı. Ekip gerçekten çok profesyonel, canayakın ve harika.
Ben toplam 7 kilo verdim, detox öncesi günde 60 shot insülin alırken insülünü bıraktım ve şekerimi kontrol altına aldım, cildim parladı, neşelendim, kendimi refresh ettim, bugunkü neslin diliyle format attım, resetledim. Veya upgrade ettim.
O gün bugün, daha dikkatliyim. Aklımın vücüduma zulmetmesine izin vermiyorum. “My first priority is my body”... önce bedenim.
Geçen hafta, bu defa da Akatlar tesisinde süper bir ekiple yine 7 gün detox yaptım. Kendime geldim, iyi ki yaşıyorum, hayat çok güzel...
İlk tahminim doğruymuş burası sanayi aslında ama oto sanayi değil insan sanayiimiş meğersem. Burada vucutlar, bedenler insanlar tamir oluyor. Kaynakçımız da Gül. Gül Kaynak...
Hani Mevlana’nın dediği gibi tasavvufun en son noktası nasıl “fenafillah” yani Allahla hemhal olmak, bir olmak ise, Detox’un da en son noktası Gül’ün dediği gibi hayatı sevmek, insanları sevmek, kendimizi sevmek, bedenimizi sevmek yani hayat ne güzel demek...
Üzülmek, tembellik, asitli içecekler yiyecekler tüketmek, sigara içmek, spor yapmamak, aşırı yemek yani bile bile canımıza kıymak ne kötü...
Hayat ne güzel...
Evet aynen öyle, Gül’ün dediği gibi...

Aile mi kutsal, Kabe mi?

AİLE Mİ DAHA KUTSAL, KABE Mİ?
Gelişmiş toplumlarda birey çok önemlidir. Bireysel özgürlükler; konuşma özgürlüğü, inanç özgürlüğü, teşebbüs özgürlüğü, seyehat özgürlüğü, haberalma özgürlüğü, yaşama özgürlüğü...Yani özetle diğer bireylere zararı dokunmadıkça her birey özgürdür, hürdür ve bireyin bu özgürlüğü kutsaldır hiçbir güç bu özgürlüğü kaldıramaz, sınırlayamaz. Sözkonusu özgürlük toplumun ruhuna işlemiş ve hatırlatmaya gerek kalmadan kabul görmüştür. Bu sebepledir ki kendisine hakaret etmeye kalkan veya görevini savsaklayan trafik polisine “maaşını benim ödediğim vergilerden alıyorsun işini düzgün yap lütfen” deme cesaretini gösterir. 2. Kutsal olan ise “fatura ödeme” dir çünkü “hayatın idamesi için faturaların ödenmesi gerekmektedir” insanlar fatura ödemek, eğitim, sağlık ve eğlenmek için çalışırlar. Gecekonduda kira ödemeden oturmak hayal olduğundan her yetişkin ya kira öder ya da ev taksidi “mortgage” , kaçak elektrik mümkün olmadığından elektrik faturası vs vs... Bir de bizde satın alımlar toplu para ile genelde yapılır, esnaf usulu pazarlıkla. Para biriktirilip kasada, yastık altında saklandığından veya bilezik yapıldığından evi alırkan yarısı peşin geri kalanı için senet yapılır, araba alırken eski araba ile takas yapılır. Tabii ki bir batılı gibi banka kredisi ile alanlar ve kredi kartına taksit yaptıranların sayısı hergeçengün artmakta ise de...Kutsal olan başka birşey pek yoktur ama “önemli” olanlar listesi vardır. Örneğin “iş” önemlidir, aile önemlidir.
Bizim ülkemizde ise aile kutsaldır. Ailenin şanı, şerefi çok önemlidir. Aile toplumun temel taşıdır. Aslında bunun nedenleri de tamamen finasaldır ve çıkara dayanır. Oğlan üniversiteyi “baba parası” ile okur, baba oğluna iş bulmak için Ankara’ya gider oy verdiği politikacılara yalvarır. Oğlanın işten atılma korkusu yoktur babası, annesi, dayısı, halası ona yıllarca bakar. O yüzdendir ki mesai saatlerinde dolmaz ingiliz barları ancak aksam iş çıkışı müşteri kaynar, kafa dağıtmak için. Bizde ise kahveler gece gündüz dolar taşar.
Kız evlenene kadar el bebek gül bebek geçinir, kız kısmı okumaz okusa da “güvenilir” bir şirkette çalışır, baba gider önce şirkete şöyle bir bakar, süzer, değerlendirir. Zaten evlenme masrafları da de aileye aittir o yüzden de aile onaylar damadı, hele biraz daha geri geri gidersek yüz görümlüğü ve başlık parası da alır aile. Eeee o kadar masraf yaptılar kıza 18 yaşına gelene kadar, kazasız belasız büyüttüler. Anne çalışmaz, kız çalışmaz, abi işsizdir.
Gelişmiş ülkelerde, örneğin Güney Kore’de bir lise öğrencisi sabah 05 te kalkar özel ingilizce kursuna gider gece de 24 ten önce yatma hakkına sahip değildir, sınıf öğretmeni onu telefonla arayarak kontrol eder, Amerika’da gençlerin %85’i üniversite öğrenimini birbaşka eyallette yaptığından gurbete ve ayakları üzerinde durmaya o yaşta başlar. Hatta CV si güçlü olsun diye okul zamanı kafeteryada, kütüphanede çalışır yazları da “staj” yapar. Japonya’da lise sonda kariyerinin çizgisini çizmiştir üniversite 1 veya 2. Sınıfta hangi şirkette çalışacağını biliyordur mezun olduktan sonra.
Avrupa’da durum biraz farklıdır orada kişinin hamisi “hükümet” tir; işsizlik parası verir, sağlık harcamalarını karşılar, eğitim ücretsizdir ama yine de tabii ki üniversite sonrası herkes çalışmak zorundadır çünkü ödemeler “alman usulu” olacaktır hayatta.
Sonuçta ne olur gelişmiş ülkelerde “ben yaptım” , “ben kazandım” ben kutsalım, emeğim kutsal...kimseyi dokundurtmam
Ya da “hukumete vergi verdim veya babam verdi” o da bana baktı ve “hükümet kutsal”, “demokrasi kutsal”, “sistem kutsal”.......kimseyi dokundurtmam
Bizde ise; ben önemli değilim, sistem ve demokrasi önemli değilim diyorsak; “aile kutsal....kimseyi dokundurtmam
Aile ne okuyacağıma karar verir, evleneceğim kişiyi onaylar veya onaylamaz, işim eşim, aşım sağım solum önüm arkam herşeyim;aile...
Bir de bunu meşrulaştırmak için dar günümde bana bakarlar umuduyla sahip çıkarım aileye...
Bu düzen böyle gelmiş işte böyle de gidiyor kimse şikayet etmesin.
Ha bunun dinle ilgisi ise hiç sözkonusu değidir. Din çalışmayı, vergi vermeyi, sistemi adil kılmayı, bireysel haklara sahip çıkmayı, eşini ve işini kendi seçebilme hakkına sahip olmayı kutsal görür.
Aile Kabe’den de kutsal değildir...

Babacığım,

BABACIĞIM
Babam vefat ettiği günden itibaren o aklıma geldiğinde, onunla ebedi istirahatgahından konuştuğumuzda hep ona “babacığım” diye hitap ettim. Keşke hayattayken de deseydim, biraz utangaçlık, biraz mesafe, biraz hürmet, biraz saygı ama suç bende işte...deseydim işte deseydim, babası hayatta olanlara tavsiyem olsun...
Cenazesinde ben çok ağladım, hatta 3-4 gün sürekli ağladım...dilimde de hep aynı nakarat...babacığım, babacığım...keşke sen hayattayken sana söyleseydim babacığım ben seni çok seviyorum, ben napıcam şimdi, kiminle dertleşeceğim, kimden akıl alacağım, kim beni teselli edecek, kim içimdeki yangına su dökecek, fırtınayı dindirecek...ben sensiz naparım babacığım. Nedense naşını toprağa koyduk, benim içimde bir nebze bir rahatlama oldu, neden bilmiyorum inşaallah kabri cennet bahçelerinden bir bahçe olmuştur da ondandır.
Tahmin ettiğim de oldu babamdan sonra, şaşkınlığımı atamadım, yalnızlığımı kimseyle paylaşamadım herhalde ondandır; işimde sıkıntılar oldu, boşandım, yalnızlığı tattım...ama hep onun sözleriyle ayakta durdum, sanki o varmış gibi onun sözleri bana rehber oldu; “Allah kerim padişah...”, “Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır...”, “başına ne gelirse gelsin güzel ahlaktan vazgeçme...” ama ben artık onun kazaskerdeki yazıhanesine gidemiyecektim, arada bir onunla dışarı çıkamıyacaktım.
Hatıratını yazmaya başlamıştı son yıllarda hatta adına “hatırat” mı desem “halk partisi dönemi” mi desem derdi rahmetli demek son ana kadar halk partisine kızgındı. Bitiremedi yazdıklarını...
Cenazesinde abim de ben de şaşkına dönmüştük, vasiyeti üzerine gazeteye vefat ilanı vermiştik ve “aranacaklar” listesini arayıp haber vermiştik. Aman Allah’ım bir insan seli, bir insan seli...Erenköy Zihni Paşa camii dolup taşıyor. Tanımadığımız biri geliyor “başınız sağolsun siz oğullarısınız galiba, babanız beni evlendirdi, allah ondan razı olsun” diyor. Bir başkası “babanız beni okuttu...” bir diğeri “siz ne şanslı evlatlarsınız melek gibi bir babanız vardı”...biz bu adamları hiç tanımıyoruz. Abim de ben de şaşkın. Babacığım herkesten habersiz birini okutmuş, diğerine ev almasında yardım etmiş, bir diğerinin oğluna iş bulmuş...Kimsenin haberi yok...
Nur içinde yat babacığım...
Babacığım, 1928’ de Malatya’da doğmuş...Eski Malatya dedikleri mahallede. Ali dedem berbermiş, iki oğlu, bir kızı var, babam en büyükleri. Biz halaya bibi deriz ortanca da bibim Nadide...çikolata gibi tatlıydı Allah rahmet eylesin. En küçükleri rahmetli Rifat amcam, akıllı mı akıllı, dürüstlük abidesi... babam gibi...Herkes onu Malatya’da kuyumcu Rifat diye tanır, önce ermeni Agop’tan öğrenmiş zenaati, esnaflığı sonra da kendi dükkanını açmış çarşıda.
Ali dedem, mahallenin “bir bileni”, “wiseman”i, derdi olan ona koşar, hakemlik ister. Devir halk partisi devri, doğaldır ki o da halk partisi bişey başkanı...ya ilçe başkanı ya da mahalle temsilcisi. Ha bi de mahallenin muhtarı...Saygın, vakur, çok az gülen, mesafeli... Berber dükkanında hergün çekmeceye “vergi parası” ayıracak kadar hesabını bilen, babama bayramda “çakı” hediye edecek kadar da düşünceli ama devir İnönü devri, dünyada savaş var, şartlar ağır...Lüks yok, yokluk var, yasaklar var, vergi var, fakirlik var...Bahçadan gelen yıllık toplu gelir de ihtiyaçlara gidince elde avuçta birşey kalmıyor. Dedemin tüm umudu babam. Babam büyüsün de bak o zaman dedem neler yapacak, dükkanı büyütecek, kendi emekliye çekilecek, rahatlayacak...
Babam, ilkokuldan itibaren Malatya’daki ermiş, evliya ve şeyhlerden çok etkilenir ve onların sohbetlerinin, derslerinin, zikirlerinin müdavimi olur. Kendi tabiriyle “gerçek derviştir” artık. Öyle şimdikiler gibi değil. Arkadaşı Avnullah ile o zikir senin bu ders benim çocukluk, gençlik öyle geçer...Belki cansıkıntısından başlar bu merak, belki babanın baskısından bir kaçış ama belki de babacığımın dediği gibi “hidayet”...
Babam liseyi Malatya’da bitirmiş ama aklı “ilim” öğrenmekte “gerçek islamı keşfetmekte” ve de kuranı ezberlemek yani “hafız” olmak istiyor. Ama tüm bunları Malatya’da yapamaz tabi, birgün bavulunu toplayıp “İstanbul’a” kaçıyor...Hacı Fahri Kığılı’nın dergahına. Tabii ki Ali dedem üzgün, kızgın ve yalnız...
İstanbul’da hem hafızlık çalışıyor, hem hocalardan din dersleri alıyor hem de akşamları sirkecide bir lokantada garson...para biriktiriyor, çünkü yolculuklar var ufukta...Hacı Fahri babamın fikrini değiştirmiş demiş ki ona ilmin merkezi Mısır’da El-ezher’de...babam da kafaya koymuş gidecek...ilmin merkezine Ezher’e gidecek, dini orada öğrenecek. Kafaya koyduğunu da illa ki yapan cinsindendi rahmetli.
12 yıl Kahire’de yaşamış, Ezher’e almamız için önce liseyi burda birdaha okuyacaksın demişler, okumuş sonra “Fıkıh” yani şeriat hukuku fakültesini bitirmiş, sonra da “Ayn şems” üniversitesinde “Türkoloji” okutmanı olmuş. Mehmet Akif Ersoy’un kurduğu kürsünün başkanı olmuş. Tabii abim de ben de Kahire’de doğmuşuz, Annem de 8 yıl orada gurbette yaşamış Türkiye hasretiyle. Babam zavallı hem üniversitede okur hem de Kahire radyosunda “türkçe” spikerlik yapar 3-5 kuruş kazanmak için. Ben hatırlarım hayal meyal çocukluğumu; “Mama” mız vardı bakıcımız, giritli “Abla”mız Ekmeleddin ihsanoğlu abinin annesi, nerdeyse bizim süt annemiz...Ful, tamiye, mulhiye...harika günlerdi onlar...
Neyse, dönme vakti gelmiş...ama babamın emelleri büyük, , kitaplar yazacak, eserler bırakacak, memleketi kurtaracak.... Ee memleket kurtaracaksan Malatya’ya dönmemelisin, İstanbul’a gitmelisin. Orası dünyanın merkezi tabiri caizse...
Ve biz binmişiz gemiye doğru İstanbul...Erenköy. Neden mi Erenköy, çünkü orada Mahmud Sami efendi hazretleri var, muhafazakar bir semt, bozulmamış. Çoluk çocuk dindar yetişsin, Istanbul onları yemesin demiş...
O zamanlar din ile siyaset apayrı şeyler ve araları da pek iyi değil, yani ne Erbakan var sahnede ne de politize olmuş veya ticarete dalmış tarikatlar... herşey daha saf ve berrak, daha temiz...
Istanbul’a yerleşmiş ama babacığım durur mu, dedim ya emelleri büyük. Bizleri dedem Hacı Mustafa Karabağlı’ya emanet edip Almanya’ya Siyasal Bilgiler fakültesinde okumaya gitmiş, Gümülcine’ye Ramazan aylarında gidip din dersleri, vaazlar vermiş. Almanya’dan sonra Istanbul’a döndüğünde, kendi yayınevini kurana kadar tercümanlık yapmış, evinin maişetini çıkarmak için. Sonra Hikmet Yayınevi’ni kurmuş. Amaç belli “ilmi eserleri türkçeye tercüme edip yayınlamak” ilk sermayesi de ağlaya ağlaya satmak zorunda kaldığı Ezherdeki ders kitapları. “Prof. Seyyit Kutub’un Fizılal-il Kur’an” tefsirini tercüme ile başlamış işe sonra Ezher’den arkadaşı Emin Saraç hoca ile Prof. Bekir Karlıga da yardım etmeye başlamışlar tercümeye.
Hiç unutmam babacığımla hergün sabah namazına Erenköy Zihni Paşa camiine giderdik, namazdan sonra babam “Riyazussalihin” den hadisler okur ve açıklamasını yapardı biz de abimle babama ve okuduklarına hayran hayran dinlerdik onu...
O dönemde Malatyalı bir heyet kapısını çalmış babamın sene 68-69; “İsmail Hakkı, karar verdik seni Malatya’dan milletvekili seçmek istiyoruz. Adaylığını gel koy...” bakmış rağbet var, destek var. Tamam olur demiş ama bir şartla; ben ideallerimden taviz vermem, siz de bana desteğinizde taviz vermeyin. Bir de amcamdan rica etmiş gel yayınevine ortak ol, güç birliği yapalım, elele verelim, sağolsun o da kabul etmiş, tezgahını İstanbul’a taşımış. Önce ön seçim için yollara düştü babam ve liste başı oldu sonra da seçimler için. Hatırlıyorum amcam borç, harç bir jip almıştı babam için dere tepe gezebilsin diye seçimde.
Ve biz Ankaradayız...Kurtuluş, Samur sokak, babacan apartmanı. Sayın bakan Ali Babacan’la çelik çomak , çivi, fırın, misket, gazoz kapağı oynuyoruz. Babası da apartmanın para işlerini ona vermiş o yaşta belliydi demekki para yönetimindeki başarısı. Babamı göremez olduk hiç... hafta sonları Istanbul’da yayınevinde, hafta içi mecliste veya Malatya’dan gelen seçmenlerin işleriyle meşgul, arada bir de seçim bölgesi Malatya’da. Bir koşturmadır gidiyor. Ta ki bir gün babam eve geldiğinde “birşey” olduğunu anladık biz bile o çocuk aklımızla. Kapının zili durmuyor, bizim evde sanki mevlit var, telefonlar susumuyor, akşam oldu haberlerde babam...Meğersem babam, bütçe müzakerelerinde partisi AP adına söz almış ama onlara verdiği metinden çıkmış bir süre sonra başlamış cebinden çıkardığı kağıttan okumaya...İşte çıngar da orda çıkmış. Kavga gürültü, yumruklar konuşmuş, rahmetli Ecevit CHP genel sekreteri, babama çantasını fırlatmış...Dönem anarşi dönemi, Deniz gezmiş, Mahir Çayan idamlık, ODTÜ olayları, sağcılık, solculuk, anarşi dorukta...Sıkıyönetim ilan edilmiş uzatılması için önergeler verilmiş...yani ortalık karışık. Babam da kürsüden diyor ki; “ Biz anarşinin dallarıyla budaklarıyla ne uğraşıyoruz kökünü kazıyalım, kökü de burada mecliste...Aynı kuvvet, Atatürk’ün de resimlerini paralardan çıkardı, heykellerini meydanlardan indirdi kendi heykelini koydu”Kim, söyle, yoksa....hakaretin bini beş para babama...Biz bunları daha sonra kasetten dinliyoruz ama nasıl gurulanıyoruz. Ve söylüyor babam...Anarşinin kökü İsmet İnönüdür...burada ne oturuyor bu adam...
Babam kahraman olmuştu bir anda...eve gelen çiçeğin haddi hesabı yoktu, telgraflar klasör klasör, mektuplar mektuplar mektuplar... tabii az bir kısmı da protestoculardan hatta biraz tehditkar olanları da vardı.
Evet, babacığım, Atatürk vefat ettikten sonra onun arkasına sığınarak millete eziyet çektiren, ülkeyi II. Dünya savaşına sokmayacağım diye savaşa sokmaktan beter edip milleti vergi manyağı yapan, ezanı türkçeye çeviren, kuran kurslarını yasaklıyan, ahırda mağarada kaçak kuran okutulmasına sebep olan, gayri müslimlerin ölüm fermanını varlık vergisi adı altında imzalayan, Amerika’nın baskısıyla sovyet kominizminin Türkiye’de güç bulmasını engelleyeceğim diye solculara eziyet eden, işkencelere göz yuman, Atatürk’ün başbakanlıktan azlettiği adam... tek adam...kimsenin olumsuz bir cümleyle adını ağzına alamadığı İsmet İnönü’yü problemlerin kökü olarak hedef göstermişti. Babam tüm ülkenin adına meclis kürsüsünden konuşmuş ve ağzının payını vermişti. İşte burada... ülkeyi kamplara bölen, birbirine düşüren, “devlet” ve “brokrasi” canavarını yaratan adam, demişti...İsmet İnönü, burada ne arıyor bu adam...
Bizim ev pansiyon gibi, hastalanan, iş arayan, tayin isteyen Malatya’dan Ankara’ya gelenler soluğu bizim evde alıyor. Bir gün hiç unutmuyorum gelenlerden birisi birkaç çuval kuruyemiş getirmiş zavallı annem ahlanıyor vahlanıyor, ben bunları napıcam diyor komşulara bile dağıtsam bitmez. Annem dedim (bu arada nedense biz abimle annem diyoruz anneme) ben icabına bakarım. Tahta “sana” kutuları vardı onlardan birinin içine külahlar yapıp doğru Kurtuluş parkına birkaç günde sattım hepsini...harçlığımı çıkarttım...
Babam çok yoruldu, yıprandı, koşturdu, hizmet etti milletvekili iken. Arkadaşlarının tabiriyle milletvekilliğinin nimetlerinden hiç yararlanmadı. Evdeki beyaz eşyaları bile taksitle almıştı, arabası bile olmamıştı. O hizmet için yaratılmış bir insandı... başkalarına hizmet... Vatana hizmet Allah’a hizmetti onun için.... Annem bile bazen isyan ederdi dayanamayıp; Bey biz ne zaman rahata kavuşacağız...
Babam dayanamadı, hem siyasetten bıktığından, hem yayınevindeki projelerin aksamaması için hem de çocukları iyi yetişsin, bozulmasın diye bir sonraki seçimde aday olmayacağını genel başkanı Başbakan Süleyman Demirel’e söylemişti. Babam 11 ler vakasında, Güneş oteli pazarlıklarında partisini satmamış, din adamı olmasına rağmen vekilliğinin son yılında kurulan ve AP den vekiller transfer eden Milli Nizam Partisine geçmemiş. Dürüst ve istikrarlı bir şahsiyetti. Üstelik Malatya, İnönü’nün kalesiydi ve babam oradan çıkan ilk “sağcı” milletvekiliydi, o yıkılmaz kaleyi yıkmıştı. Önemliydi AP için babamın adaylığı. Hatta Süleyman Demirel gelecek kabinede bakanlık vaadetmişti babama, bırakma devam et demişti. Ama babam kararını vermişti birkere...Birgün bir kamyon yanaştı babacan apartmanın kapısına, biz neşeliydik, taşınıyorduk istanbula...çocukluk işte.
Babam Istanbul’da daha rahatladı, kendine geldi, sağlık problemleri bitti, yüzü gülmeye başladı. Borç harç Fizilal’i bitirdiler tam 16 cilt oldu, babam yollara düştü tüm Türkiye’yi karış karış dolaştı tefsiri tanıttı. Her döndüğünde derdi ki “bu milletin sırtı yere gelmez”, “bu millet dinine vatanına çok bağlı, kimse koparamaz onu bu değerlerden” içinde inanılmaz bir “vatan sevgisi” vardı onun...
Tefsir tamamlandı, daha başka birçok ilmi eser basıldı, bizler yazları yayınevinde çalışıyoruz abimle, kah olur sırtımızda forma, kah olur postanede abonelere kitap gönderiyoruz. Emin hocayla veya Kenan abiyle “tashih” e yardım ediyoruz; yani düzeltmenlik yapıyoruz. O zamanlar baskı kurşun klişelerle yapılıyor, hatalar klişeden düzeltiliyor...zor iş. Nerde öyle bilgisayarda kopyala yapıştır.
Babam pişelim diye bizi aradabir “kaportacı” “televizyon tamircisi” nin yanına veriyor.
Neyse babam onlarca eser çıkardı, onlarca baskı yaptı o eserler, binlerce milyonlarca insan okudu o kitapları... O mutlu, ortağı amcam mutlu. Para da kazanıyorlar, birer arabaları oldu, evleri, yazlıkları.
Sonra “fitne” girdi aralarına ve biz üniversiteden döndükten sonra ayrıldılar iki kardeş, ikisi de pişman olacaktı ayrıldıklarına sonradan ama kader işte... Babam yine mutsuz oldu, emekli olmuş, biraz yaşlanmış, ağrıları başlamış. Ameliyatlar, arka arkaya...
Son 4-5 yılında çok şükür kendisine hizmet etme ve daha çok onunla vakit geçirme şansını yakaldım. O bir “vakıf insan”dı...O iyi, dürüst bir insandı...Borçlu olmayı hiç sevmez, kul hakkından korkardı. Allah’tan korkmayı değil onunla arkadaş olmayı tercih etmişti... Arkadaşlarına, dostlarına vefalıydı. Onları sık sık ziyaret ederdi. Yedirmeyi çok severdi. Cömertti çok cömert. “Allah kerimdir kerim olanı sever” derdi. Allah da ona hep verdi, çok verdi, cömert davrandı. Allah aşığı ve derviş olarak yetişmişti ama boş softalığı, bağnazlığı, yobazlığı sevmezdi.
Söylemeden edemiyeceğim, şakacıydı babacığım bütün ciddiyetine, titizliğine ve çalışkanlığına rağmen. Nüktedan...Bulunduğu ortama neşe katar, fıkralar anlatır. Onun yanına dertli gelen neşeli ve moralli ayrılır...Tanıştığı insanların “memleketini” sormadan edemezdi bir de...
Erbakan’dan hiç haz almamış, Demirel’i samimiyetsiz bulmuş ama Özal’ı çok sevmişti. O zamanlar yıldızı parlayan Erdoğan için “bu çocukta istikbal var” demişti.
Aynı zamanda arkadaşları olan Mahmut Bayram hoca’yı, Ali Yakup hoca’yı, Emin Saraç hocayı sever sayardı...Hatta 2000 yılında Amerika’da ameliyat olmuştu, dönerken Hoca efendiyi bir ziyaret edelim demişti ve birlikte ziyaret etmiştik. Çok duygulanmıştı ağlamıştı onu öyle gurbet ellerde yalnız gördüğü için, ve küçük de bir kalp krizi atlatmıştı uçağa binmeden rahmetli...Bu vatan için, millet için, din için çalışanın kulu kölesi olurum. Allah onlardan razı olsun derdi.
Gerçek din alimiydi, dini kaynağından, kurandan hadisten öğrenin derdi, bir şeyhe, hocaya bağlanmanın onu gereğinden fazla yüceltmenin luzumu yok İslam’da derdi. O zaman yozlaşır din derdi. Allah, peygamberi için bile “o da bir beşer” demiş derdi...
Vefatı da çok ani oldu...15 dakika içinde kalp krizinden ruhunu teslim etti...hiç çektirmedi ona sevgilisi Allah. Aldı hemencecik yanına.
Bir dosya hazırlamış meğersem, anneciğim tutuşturdu elimize, üzerinde “vefat ettiğimde yapılacaklar” yazılı. Herşeyi yazmış, aranacaklar listesi, ilan metni, silah ruhsatının kopyası...bize birşey bırakmamış yine yine o yorgun omuzlarına yüklemiş vazifeleri babacığım...
Nur içinde yat babacığım...

DSS, RSS

DSS...RSS...
DÜŞMANLA SAVAŞMA SAVAŞI,
RAKİPLE SAVAŞMA SANATI
Savaş, gücü ele geçirmek için veya kaybetmemek için yapılır.
Savaşın binbir türlü çeşidi vardır; askerlerin savaşı, iş hayatındaki savaşlar, kabile savaşları, din savaşları...vs
En keyifli olanı asker savaşlarıdır benim için sonra da iş savaşları. İkisinde de zeka, sabır, planlama, hile ve akıl konuşur. İlkinde hem kan akar oluk oluk hem para, toprak için, imparatorluk için, devleti korumak veya büyütmek için. İkincisinde para akar deste deste, rekabeti yok etmek, daha büyük pazar payı kapmak, piyasayı ele geçirmek ve rakibi silmek için...Birincisinde riske ettiğin şey genelde hayatın olur ikincisinde sağlığın ve maddi varlığın; hepsi de önemli kaynaklar...
Ben burada iş savaşlarını yazmak istiyorum, nasılolsa asker savaşları hakkında yazılmış çizilmiş çok şey var.
Her önemli iş kararı arefesinde Mario Puzo’nun “God Father” I ve II yi izlerim ve mutlaka bir ders çıkarırım kendime...
Sakın bana “amma da yaptın, o bir mafya filmi ama” demeyin çünkü Consiliari’nin Sunny’ye filmde de dediği gibi “this is not personal, this is business”... Yaptıklarımız bir iştir ve kişisel bir konu değildir...Evet gelelim God Father’dan çıkardığım derslere ;
• Dostuna yakın ol ama düşmanına daha yakın ; çünkü düşmanına ancak yakın olursan onun hareketlerini takip edebilirsin ve önlem almaya vaktin olur, düşünce tarzını çözümlersin ona göre aksiyon alırsın. Kurtlar vadisinin laz Ziyası da elini sıkmadığı kişinin düşmanı olmaz ya...
• Kafandan geçeni düşmanınla paylaşma ; aslında kimseyle paylaşma. Hani Fatih Sultan Mehmet de demiş ya “Aklımdan geçenleri sakalım bilse onu usturaya vururdum...”
• En zor zamanında düşmanla anlaşma zemini sağlamak için sana yardım etmek istediğini söyleyen eski dost aslında haindir. Evet, çünkü asıl anlaşmayı onlarla yapmıştır seninle değil...
• Aileni ihmal etme...kim için çalışıyoruz ki; onlar için. Aile hayatı düzgün olanlar iş hayatında da başarılı olurlar...
• Yemek masasında iş konuşulmaz...öyle çocukların önünde iş mi konuşulur. İş’in de bir seviyesi vardır ve ulu orta heryerde konuşulmaz. İki kişinin bildiği sır değildir...Bir de sırları bilmek bilmemekten daha iyidir. Sırlar ağırdır...
• İhanet eden akraban dahi olsa cezasıs bırakma... Şirkette de öyledir, aileden diye hain birine teslim ederseniz işi sonuç aynı; zararı siz görürsünüz, ama tabii ki cezadan cezaya fark var. Siz siz olun filmdeki cezaları vermeye kalkışmayın, başınız ağrır...
• Haksızlığa uğrayan kişi sen değil, komşun veya birbaşkası dahi olsa adaletin tecellisi için ona yardımcı olabiliyorsan ol; itibarın artar... Saygın biri olursun.
• Sana saldıran düşmana cevap vermekte geçkalma
• Düşmanının senin planını anlamaması için gerekirse saf görün ve akıllı görüneceğim diye konuşup ekstra bilgi verme
Liste, uzayıp gider...
Bazı şirketler, ben savaşmak istemiyorum ben barış adamıyım deyip bırakın savaşmayı rekabeti bile göze alamazlar ve onların işi daha da zordur ve onlar ancak “me too” şirketlerdir; ondaki ürünün aynısında bende var ama benimki daha....neyse ucuz veya kaliteli derler ama nafile. Takip edendir onlar takip edilen değil. “Rekabet avantajı” yoktur genelde butürden ürünlerin, kopya ürünler veya hizmetlerdir onlar.
Ben, “fark yaratan”, ses getiren ve güven veren hizmeti Tansaş’ın kasalarda kuyruk varsa 3 dakika içinde yeni kasa açarız açmazsak 20 ytl öderiz veya beğenmediğiniz ürünü yenisiyle değiştiriyoruz politikalarında gördüm ve tebrik ettim. İşte bu yönetici risk alan ve arkasında duran güçlü yönetici dedim.
Bazısı da var, hele rakip bir yapsın sonra biz bakarız, ilk uygulayan biz olmayalım, riski biz almayalım derler. Ama onlar kaybeden olurlar.
Yani iş hayatında para kazanmak istiyorsanız “savaş” şart...
Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” taktiklerini her okuduğumda iş hayatına nasıl uyarlarım diye düşünmüşümdür hep;
Savaşta seri olmak, hızlı karar almak önemlidir der bilge Tzu. Evet iş hayatında da önemlidir hızlı karar alma becerisi...Rakipler daha uyanmadan, kriz daha gelmeden, deprem daha olmadan farkedebiliyorsanız yaşadınız.
“Predictibility” derdi HBS daki hocamız Prof Stevenson buna; öngörmek, doğru tahmin edebilmek...Ama bu melekeye sahip olabilmek için aşağıdakileri yapmak gerek. Aman sakın geleceği okumak için içilmesi gereken şerbetin formülünü verdiğimi zannetmeyin keşke olsaydı öyle bir şerbet hepimiz lıkır lıkır içerdik her sabah...hayat o kadar “pişmiş” önümüze gelmiyor malesef bizim yiyilecek hale getirmemiz getiriyor onu...
• Yurtdışı seyehatler başkalarının neler yaptığını gösterir bize, fuarlar, sergiler, festivaller hep geleceği koklamamızı sağlarlar ve memlekette başkaları yapmadan bizim yapmamızı sağlarlar. Bazen de eğer yaratıcılık zaten sizin içinizde varsa yurtdışı seyehatler “kıvılcımın” alev almasını sağlar. O kıvılcım sizde zaten varsa bile “memlekette” sınırlar, tabular, gelenekler, görenekler var ya belki alev alamamış olabilir o güzel fikir...
• “Görmüş geçirmiş akil insanlar” ile arkadaşlık, onlara danışmak da ileriyi görmeye yardım eder. MIT hocalarımızdan biri olan Prof Ken Morse “aranızda kaybedenler elini kaldırsın” demişti 40-50 kişilik bir işadamları grubuna sonra da “işte bu kişileri yönetim kurullarınıza koyun, onlar tehlikenin nereden geleceğini iyi bilirler” . İlginç değil mi “yönetim kuruluna bir tane kaybetmiş, başarısızlığa uğramış (ama dürüst) birini koymak...”Eğer o kişi siz iseniz ve hatalarınızdan ders alabilen bir kişi iseniz ne güzel işte, rüzgarın nereden estiğini bilme yeteneği oluşmuştur zaten sizde.
• Cesur olmak...Hem bilgili hem cesur olmak çok kimseye nasip olmaz, cahiller zaten cesur olurlar.
• Ankara’ya sık seyehat etmek ve Ankara heberlerini yakından takip etmek, sektörün derneği veya STÖ’nün yönetiminde bulunmak, Ankara ziyaretlerine katılmak...Bu size kararlarınızı başkalarından önce almanıza yardımcı olur.
• Doğru karar almak için doğru analizler yapmak gerekir hele bu karar başkalarının düşünmediği ve denenmemiş bir hususta ise daha da önem arzeder. Çünkü alınan yanlış bir karar sizi yokedebilir de. Onun için “matematiksel ve analitik” değilseniz, yaratıcı ve müteşebbisce düşünüyorsanız hep hemen o özelliklere sahip ve sizin ayağınızı yere bastıracak bir danışman bulun, o kişi cesur olmayabilir önemli değil nasıl olsa kararı siz vereceksiniz o değil, ama bırakın o analizini bildiği gibi yapsın. Başınıza gelecek muhtemel sıkıntıları görmüş olursunuz.
• Her savaşta “casus” kullanmak veya rakibi iyi izlemek hızlı karar almanızda yardımcı olur, çünkü içeriden getirdiği her hayati bilgi sizi bir adım öne geçirir...Rakip patronun şoförü, temizlikçisi, resepsiyonisti, sekreteri hatta sizle yaptığı toplantının hemen akabinde bineceği taksi nin şoförünü “ayarlayabilirsiniz” maliyeti çok makul ama önemli bilgiler alırsınız. Ünlü medya patronu Maxwell kendi ofisinin asansörüne casus mikrofon koymuştu çünkü toplantının hemen akabinde aşağı inerken yapılan rakip yorumları önemlidir. “Oleyy, adam verdiğimiz fiyatı kabul etti halbuki ben yarısına razıydım...İnşallah vazgeçmez” ya da “Şu fiyattan aşağı düşmeyelim” ya da “biz de şu ürünle çıkalım o zaman” gibi bilgiler ne kadar önemli değil mi...Hiç komplike düşünüp ve hukuki riske girip rakibin evine, ofisine “böcek” takmaya gerek yok siz dediğimi yapın yeter...Ha ben “etik” adamıyım ben öyle şeyler yapmam diyorsanız da en azından sizin “elemanlara” dikkat edin ve onların önünde herşeyi konuşmayın belki rakip sizden daha “hızlı” davranmıştır bile...
Savaş, maliyeti büyük bir oyundur. Bu maliyetin bir bölümünü düşmana yıkmak gerekir. Askeri savaşta bu, erzak ve muhimmatı ganimetle elde etmekle olur. Lojistik maliyeti düşer, dayanma gücün artar. Peki iş hayatında bunu nasıl sağlarsın; Rakibin yetişmiş elemanını transfer ederek, tecrübeli reklam ajansıyla çalışarak veya ürünü önce onun çıkarmasını ve pazar yaratmasını bekleyip sonra harekete geçerek...Ama bu taktikler %100 garanti taktikler değildir hiç bir zaman savaşta bile düşmandan elde ettiğiniz ganimetleri kullanamayabilirsiniz...Düşünsenize Çinle savaşıyorsunuz ve esirlerin kumanyalarını yemeye çalıştınız, aç kalırsınız veya düşmanın tüm cephanesini ele geçirdiniz ama ne mermisi sizin silaha uygun ne de araçları sizin mazotla çalışmıyor...
Sonuç olarak her savaş özen ister, savaş kazanmak zordur ama imkansız değildir... Önemli olan kazanan olmaktır. Kazanmak için planlama, bilgi toplama, doğru silah edinme, doğru ekiple ve ürünle çalışma, hızlı lojistik, hızlı karar alma ve cesaret...cesaret...cesaret...
Merak etmeyin bunlar varsa savaşı siz kazanırsınız ama unutmayın kavgada yumruk sayılmaz, savaşta iseniz mutlaka siz de bir kaç yumruk yersiniz...
Kolay gelsin...

Hukuk devleti


Hukuk devleti,
Bilgi Üniversitesi’ni çok severim, oraya her girdiğimde kendimi “gerçek bir bilim merkezi”nde hissederim; saygınlık, özgürlük, eşitlik, bilgi, modernite, kalite, seviye ve para’yı hissederim. Parayı özellikle son iki yeni kampüste tabii ki de, Kuştepe kampusü biraz ilk “tasarruf” dönemlerine denk gelmiş demekki...
Bakın yandaki gülümseyen adam Oğuz Özerden ile ilgili çok sevdiğim ve sürekli başvurduğum ekşisözlük’te ne demişler; bi dönem yurtdışında yaşadıktan sonra türkiyeye geri dönüp telekomdan ''bana bi numara tahsis edin siz de kazanın ben de...'' tribinden sonra 900lü hatları açıp daha sonra 900 hatları uzanlar gibi belli başlı patronlara sattıktan sonra eşşek yükü parayı ne yapacağını bilemeyen, las vegasa gidip kumarda kaybetmeyi düşünen fakat daha fazla kazanan ve sonunda bir yığın hadiseden sonra bilgi üniversitesini kuran şahıs...burslu ogrencilerin "burslar yetmiyor" sikayetlerine "öğrenci adam simit yer, simit yerseniz bursunuz yeter" cevabini veren sevimli oldugu icin cok sinirlenemediğiniz zengin insan...sokak cocuklarının babası, bilinmeyen kahraman...
Helal olsun Oğuz Özerden’e... eli öpülecek adam.
Diğer Üniversitelere haksızlık etmek istemem, hepsi saygın ve değerli ama Bilgi bir başkadır.
Bir de Selçuk, Şirince’de London School of Economics öğretim görevlilerinden Dr. Jonathan Liebenau ile tanıştım ve öğrendim ki o da ilk kuruculardan ve hatta kurucu rektör imiş. Muhteşem bir insandı kendisi beni çok etkilemişti, eşi Türk ve kendisi de sıkı bir Türkiye dostu.
Bilgi, çok sağlam bir altyapıya sahip, akademik kadrosu güçlü, yurtdışından ciddi fonları Türkiye’ye çekmeyi başarmış ve en önemlisi de bireysel özgürlük, sosyal devlet, toplum mühendisliği gibi konularda öncülük etmiş, tartışma, konuşma fırsatı kısırı ülkemizde konuşma yetimizi yeniden kazanmamızda önemli katkısı olmuştur. Ülkeleri sosyal bilimciler, yani hukukcular, sosyologlar, toplum bilimciler iletişimciler yönetirler, analitik düşünen fen bilimciler, mühendisler, doktorlar, matematikçiler de o sosyal bilimcilerin danışmanları, alt ekiplerini oluştururlar, onun için bizim gibi ikinci sınıf ülkelerde devamlı “oğlum mühendis olsun, doktor olsun” diye dursun analar gelişmiş ülkeler, fikir üreten, politika üreten liderleri yaratan bilimlere daha önem verirler çünkü liderler genelde buralardan çıkarlar. Ayrıca Bilgi, yıllardır 32.gün programına, forumlara ve birçok uluslararası seminere ev sahipliği yapmıştır. Statükocular, yasakçılar pek sevmezler o yüzden Bilgi’yi. Varsın sevmesinler zaten onlar yanlızca kendilerini severler.
Bilgi, bilgili insanlar yetiştirir özellikle de lider yetiştirir...
Ben, 2004 yılında tezsiz hukuk yüksek lisansı yaptım Bilgi’de. Yani yandan çarklı master diyebilirsiniz. Akedemik bir hedefim yoktu, yalnızca “öğrenmek için”. Dersler; AB hukuku, Anayasa hukuku, Hukuk ve sosyoloji, İnsan hakları ve demokrasi, insan hakları aktivismi, Copenhagen politik kriterleri ve Türkiye... gibi dersler aldım ama görmeliydiniz beni sanki çölde yolunu kaybedip de vaha bulmuş, su için koşuşturan biri gibi ağzım kulaklarımda hayran hayran katıldım derslere, hocalarla ahbap oldum, hepsi çok saygın, imrenilecek yetenekler. Prof. Işıl Karakaş, şimdi Avrupa İnsan hakları mahkemesinde ülkemizi temsil eden hakim oldu. O, bize Copenhagen kriterleri ve Türkiye dersini vermişti. Ferhat Kentel’den Hukuk ve sosyoloji dersini aldım ve bana o kadar sevdirdi ki dersi, keşke sosyolog olsam dedim bile o zaman. Son sınavı tez olarak istemişti ve bana da istersen “terör” konusunu işle demişti. Tam onikiden vurdu beni yıllardır kafa yorduğum bir konuyu şak diye bana önerdiğinde çok sevindim ve saygıdeğer bir çalışma çıkarmıştım; “Sosyolojik ve İslami açıdan terör”. Maalesef “Karl Marx” gibi toplum bilimci olmaktan ziyade biraz “Lenin” gibi eylem adamı olduğum için tam not verdi bana ama uyardı da. Biz sosyologlar pek öneride bulunmak istemeyiz, sen tezin sonunda şunları şunları yaparsak terör bitmese de azalır demişsin, yazmasan daha iyi olurdu... Hatta daha sonra tanıştığım saygın bir sosyolog da benzer bir biçimde “bizler düşünceleremizi birilerinin eyleme dönüştürmesinden korkarız, çekiniriz ya yanlış bir eylemde bulunurlarsa diye” dedi bana. Aynı Marks’ın müthiş fikirlerini Lenin’in ve Stalin’in eline yüzüne bulaştırması gibi... Benzer sapmalar İslam düşünürü sosyolog Seyyid Kutub’un fikirlerini saptırıp arkasından gelenlerin radikalleşmesinde de görülmüştür. Kapitalizm de Adam Smith’in ilk görüşlerinden sapmamış mıdır? Ama benimki umarım yanlış uygulama değil sözde kalmasın eyleme geçilsin isteği o kadar.
Bir de Prof. Serap Yazıcı hocamıza hayran olmuştum. Görme engelli idi ama hepimizden daha fazla kitap okuyordu, kasede kaydettirip dinleyerek. Anayasa Hukuku dersini o veriyordu; Katılımcı demokrasi, Anayasa nedir, hukuk devleti’nin özellikleri nelerdir...
Benim hukuk devleti aşkım aslında daha eskilere dayanır, 80 li yıllarda Birlik Vakfı’nda “hukuk devleti” seminerine dinleyici olarak katılmıştım, orada duyduklarım beni etkilemiş olsa gerek ki başladım konu ile ilgili yerli, yabancı ne kadar kitap varsa okumaya, seminer ve konferanslara gitmeye. Hatta Boston’da yaşadığım süre içerisinde, BU kütüphanesine kapanıp, dünya anayasalarını okudum, Ordu-hukuk devleti ilişkisini irdeliyen kitapları ve araştırmaları inceledim. Birgün “Ordu modernleştikçe ve profesyonelleştikçe devlete hukuk dışı müdahelesi o derecede azalır” cümlesini okuduğumda “al sana çözüm” demiştim kendi kendime. Sanki o kadar kolaydı bizim gibi savunma sanayiinde neredeyse %100 dışa bağımlı bir ülke için bu ne kadar mümkün olabilir ki? Anayasa yazmanın incelikleri, amerikan anayasası, özgürlük bildirgesi ve federallerin makaleleri, üzerinde vakit harcadığım konulardı. Hatta MIT de American Politics dersi almıştım ekstradan ve hocamız Prof. Stephan Ansolabeher, WDC deki önemli think tank’lerin (bilfiil politika yapmayan ama politikalar üreten düşünce kuruluşları, sivil toplum örgütleri) yöneticilerinden benim için randevu almıştı, hepsini tek tek gidip ziyaret ettim. Türkiye’de bir benzerini nasıl kurarız merakıyla. American Enterprise Institute for Public Policy Research, The Brookings Institution, Council on Foreign Relations, CSIS ve birkaçtane lobbying şirketi. ABD’de, kanun koyucuları yeni kanunlar veya kanun değişiklikleri konusunda hazırlayan, ikna eden ve bunun için para alan resmi PR şirketleri var ve bunlara lobici diyorlar. Bir nevi arabuluculuk işi; kanun koyucu ile kanundan etkilenen iş çevresi arasında...
Bir de hukuka olan saygım, 1994 den buyana kendisine danıştığım, bana yol gösteren saygıdeğer hocam Prof. Duygun Yarsuvat’a olan hayranlığımla paralel olarak arttı. Duygun hoca bana hukukun temel prensiplerini aşıladı sohbetlerimizde; Hak, suç ve ceza, Roma hukuku, hukuk devleti....
Türkiye’ye döndükten sonra hukukdevleti.org adıyla bir web sayfası açtım ve başta Türkiye olmak üzere ABD, Almanya, İsviçre, İngiltere, Kanada, Japonya gibi birçok gelişmiş ülkenin, Mısır, Ürdün gibi ortadoğu ülkelerinin ve Israil, Iran, Suudi Arabistan gibi din devletlerinin anayasalarını veya anayasa yerine geçen kanunlarını tercüme edip koydum. Bir de forum sayfası yaptım. Amacım herhangi bir anayasa taslağını önermeden bireylerin bizim anayasamızla diğer anayasaları karşılaştırmalarını sağlamak ve yapılacak yeni Türkiye anayasasına katkıda bulunmaktı. Yararlı olduğuna inanıyorum, mutluyum...
Sözkonusu web sayfası deneyiminden sonra yazılan yorumlardan, gelen e-maillerden birçok çıkarım edindim. En önemlilerini sıralamak isterim;
• Türkiye’nin sıfırdan, yeniden yazılmış brand new (sıfır kilometre) bir anayasaya gereksinimi vardır,
• Yeni bir anayasanın yazılması ve halkın baskın çoğunluğu tarafından kabul görmesi durumunda bile eğer gerçek anlamda hukuk devleti olamazsak yeni anayasa, kaosu bitirmeyeceği gibi yeni anayasaya inancımızı yitireceğiz ve tekrar Saddam dönemine dönmek isteyen Iraklılar gibi eski anayasamıza belki de dönmek isteyeceğiz. Yani öncelikle hukuk devleti olmalıyız. Gelinliğin en meşhur modacı tarafından dikilmiş olması yetmez mutlu bir evlilik için gelinin süper olması gerek misali...
• Hukuk devletinin oluşması için, hukuk sisteminin daha güvenilir olması gerekir. Daha kısa sürede sonuçlanan davalar, dünyaya ayak uydurmuş ve kendilerini geliştirmiş ve bunun için daha fazla maaş alıp daha fazla kaliteli boş zamanı olan hakimler, savcılar, zaman aşımına uğrayıp yokolmayan dosyalar, kendilerini “tombalacı kılıklı, hallederiz abi” diyen iştakipçileri değil de “müvekkilinin hakkını koparan ve hukuk savaşı veren kahramanlar” gören avukatlar.... Ve de en önemlisi bu oyunu hukuk devleti kurallarına göre oynamayan hakim, savcı ve avukatların cezalandırıldığı bir sistem.
• Son 10 yılda gerek Güney Afrika gibi ırkçılıktan kurtulan ülkeler gerekse eski SSCB ülkelerinin bazıları bu değişimi ve “daha iyi bir anayasa”ya sahip olmayı başarmışlardır,
• Yeni anayasa; adı kurucu parlemanto olur, şura heyeti olur, geçici senato olur, bilge heyet olur ama bir kurul tarafından 1 yıl süre içinde hazırlanmalı daha sonra TBMM’ne sunulmalı, TBMM oylamasından sonra, halk oylamasına sunulmalı. TBMM onayı ve halk oylaması madde madde olacağından 2. Yıl gerekirse kurul, üzerinde mutabakat sağlanmayan maddeleri yeniden dizayn eder ve bu iş toplam 2 yılda biter. Geçici kurulda ABD senatosunda olduğu gibi her il, 2 kişi ile temsil edilmeli yani toplam 162 kişi...Bu yalnızca bir öneri. Ki büyük şehirler küçük şehirlere baskın çıkmasın. Nasıl olsa TBMM onayı sözkonusu ve oradaki dengeler bazı pürüzleri çözebilir.
• Kurul üyeleri vatandaş olanlar arasından herkes olabilir, siyasi partiler üye öneremez, adaylar seçimle belirlenirler,
• Değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler dahil her madde yeniden yazılabilir; bu, kurulun işi...Kurulun çalışması bir yılın sonunda mutlaka bir taslak ile sonuçlanmalı. Amaç çok net; bireyin özgürlüğünü koruyan, bireyi devletten koruyan, laik ve demokratik bir Türkiye için anayasa yazmak. Ve bunu yaparken mevcut anayasayı baz almadan sıfırdan yazmak.
• Dünyada içerisinde bir lidere atıf olan yalnızca 4 anayasa var. Küba (Fidel Castro), K.Kore (Kim İl Sung), İran(İmam Humeyni) ve Türkiye (M.Kemal Atatürk). Şimdiden aranızda “hayır olamaz böyle birşey, Atatürk kalmalı anayasamızda” diyenlerin varlığını hissediyorum, o zaman bu katagoride geri kalmış bir ülke olup, kendimizi kandırıp, laik, demokratik ve batılı bir ülke olduğumuzu zannedip devam edeceğiz. Ne 1921 teşkilat-ı esasiyesinde ne de 1924 anayasasında M. Kemal Atatürk’e atıf yoktur. Kendisi hayatta iken dahi böyle bir durum sözkonusu olmamıştır. Zaten anayasa problemimiz, Atatürk’ten sonra Atatürk’ü kullanıp emperyal güçlerin desteğiyle, sözde kuzeyden gelecek komünist tehdide karşı askeri ihtilaller yapıp her defasında anayasayı değiştirenlerle başlamıştır. Atatürk’ün kurduğu yeni Türkiye’nin anayasaları arasında en iyileri Atatürk’ün varlığında kabul edilen ilkleridir, değiştikçe kötüleşmiş ve en kötü halini 1982’de almıştır. İkna mı olmak istiyorsunuz açın okuyun hepsini www.tbmm.gov.tr
• Yeni anayasa, ülke hukuk devleti olmadan hiç bir işe yaramaz...
• Katılımcı demokrasiler, demokrasiden daha kalıcıdır. Yalnızca kanun koyucuların seçimle gelmesi yetmez, sivil toplum örgütleri, internet üzerinden katılımlar, komiteler, komisyonlarda halkın temsilcilerinin varlığı, bilgi edinme hakkı, şikayet hakkı, özgür medya, ön seçim sistemi, siyasi partilerin yaygınlığı, seçim barajının çok yüksek olmaması...hep bunlar katılımcı demokrasiye hizmet ederler ve varoldukları sürece de demokrasi var olur, başa kim gelirse gelsin. Demokrasinin garantisi sistemdir artık, şahıslar değil, ordu değil, derin devlet değil.
Gelelim hukuk devletine...
Hukuk devleti olan bir ülke, hukuk devleti olmayan diğer bir ülkeden nasıl ayrılır;
Hukuk devleti olan ülkede;
1. Herkes, herkes ama herkes yargılanmaya, soruşturmaya, denetime tabidir,
2. Kanun koyucu millet meclisi, temsilciler meclisi veya neyse o, herkesin, herşeyin ama herşeyin üstündedir. Bizler o kanun koyucuları kendi irademizle seçeriz onlar da bizim iyiliğimiz için kanunları yaparlar onların tek ama tek bir işi vardır ve onun için maaş alırlar bizlerin vergilerinden; kanun yapmak. Onun için ilk önce seçim kanunun değişmesi gerekir, belki de bizim şehirden avukat Müjgan hanım oy verdiğim partinin başkanının liste başına uygun gördüğü Ahmet beyden daha iyi yapacak bu kanun yapma işini.
3. Anayasanın maddeleri ve kanunlar kısa, öz ve çok nettir, yorum farkına mahal yoktur, 12. Maddede verdiği hakları 13. Maddede sebepsizce geri almaz hukuk devleti.
4. Birleşik Krallık’ta olduğu gibi, hükümet üyesi 2-3 bakan hazineye ödettikleri 300-500 sterlinlik harcamalar yüzünden bakanlıktan istifa eder ve yargılanırlar, cezalandırılırlar,
5. ABD’de olduğu gibi, green card’a hak kazanmışsanız ama yetkili merciiler vermemekte direniyorlar ve de ellerinde aleyhinizde hiçbir delil yok, açarsınız bir dava ve kazanırsınız, paşa paşa verirler evrakları size. Çünkü orada hukuk işler...
Özetle, hukuk devletinde herkese aynı kanunlar uygulanır...
Siyasi kararlar hukukun önüne geçmez...
Ne türbanlı laikten zulüm görür ne de ADD üyesi, tarikatçılardan taciz görür...
Vatan millet Sakarya için hiç kimse devlet tarafından öldürülüp bir kuyuya atılmaz...
Faili meçhul cinayetler olmaz hukuk devletinde...
Kimse hukuka güvenmeyip mafyaya, kabadayılara sığınmaz hukuk devletinde...
Ulus devlet olacağız gerekcesi ile kimse gayr-i müslim veya bu ulustan değil diye dışlanmaz, kovulmaz, tehcir edilmez, mubadele edilmez hukuk devletinde...
Ulus devlet olmak bir zorunluluk değildir, demokratik olmak bir zorunluluktur hukuk devletinde...
Devletin dini yoktur, hele hele sünni bir mezhebi hiç yoktur hukuk devletinde...
Devlet yoktur, hukuk devletinde; hükümet vardır yürütmede, parlemento vardır yasamada ve de yönetilenlerle aralarındaki anlaşma yani anayasa...
Ordu’nun başkumandanı Cumhurbaşkanıdır, ama ordu başbakanlığa bağlıdır, bir de Milli savunma bakanlığı ile ortaklaşa çalışır deyip kafa karıştırıp bu kadar önemli bir konuyu ortada bırakmaz hukuk devleti...
Böyle “iyi olur”, “ne olacak bu memleketin hali?” sorusunun cevabı...
Böyle yazar tüm gelişmiş ülke anayasalarında...
Böyle öğretirler Bilgi’de...