Bulut ve kalp…
Çocukluğumdan beri hep bulutların üzerinde yürümeyi, koşmayı hayal etmişimdir. Hele o pamuk gibi bulutların üzerinde zıplamak kahkaha atarak, gülüşerek eğlenmek ne kadar zevkli olurdu değil mi?
O yüzden uçakla yolculuk etmenin bence en zevkli yanı uçak yükseldikten sonra hani bulutların üzerinde seyir etmeye başlar ya insan işte o zaman camı açar aşağı atarım kendimi ve başlarım zıplamaya, koşturmaya, şarkılar söylemeye…Kendime geldiğimde aslında koltuğumda olduğumu hatırlarım ama bendeki tek fark yüzümdeki şapşal gülümsemedir… Kimbilir belki birgün gerçekleşir bu hayalim, her hayalimin gerçekleşmesi gibi. Belki de Cennet’te.
Bugün “Up in the air” filmine gittim. Film güzeldi…Senaryosu abartısız tam bir “sade hayat hikayesi”. Ama öyle sade dedim diye sakin ve ruhsuz bir senaryo sanmasın kimse. Başroldeki George Cooleny, işten eleman atmak gibi çok zor bir iş üstlenmiş üst düzey yönetici. Görevi gereği, taş kalpli, acımasız ve neredeyse sinirleri cımbızla alınmış bir adam. Makineleşmiş neredeyse. Yılın 322 gününde uçakla yolculuk yapmış geriye kalan 43 günü de stüdyo evinde tek başına geçirmiş geçen sene. Tam bir uçak, havaalanı, kiralık araç ve otel profesyoneli. O kadar çok uçuyor ki hayal ettiği ve Amerika’da yalnızca 6 kişinin sahip olduğu gümüş VIP kartı alabilmesini sağlayan 10 milyon uçuş mili birikmiş kartında…
Filmde bol bol bulut gördüm hem de sevdiğim açılardan…Hatta içine bile girdik bol bol. Filmi izlerken hep hayal ettim yine onların üstünde yatağımın üzerinde zıplarcasına zıplamayı. Kartopları yaptım buluttan, sağa sola attım onları.
Oscar adayı yönetmen Jason Reithman, döktürmüş…Açılar, ışık, uçak çekimleri süper. Hele, uydu fotoğrafı gibi şehir çekimleri yapmış ki uçaktan harika… tabii ki bulutlar, en güzeli.
Hele müzikler…Sharon Jones’un “This land is your land” parçasıyla başlıyor film. Los Angeles’tan Kansas’a, Las Vegas’tan North Carolina’ya, Montana’dan New York State Island’a anlatıyor Amerikayı ve “bu topraklar senin ülken” diyor ya orada koptum işte. Çünkü ben bu Amerika’yı seviyorum niye saklayayım ki. Sanki kendimi memlekette hissettim birden. Orası da Dünya, benim biricik ülkem Türkiye de. Hepsi bizim değil mi?
Bir de filmde hoşuma giden birkaç güzel söz vardı;
“Make no mistake, moving is living… The slower we move, faster we die”
Kuğu gibi yavaş hareket edersen hayatı es geçersin. Yavaş olma, hareket et ve hızlı ol, hızlı hareket edersen ancak, yaşarsın.
“How much does your life weight”
Hayatın kaç gram eder?
“Yaşadığın ilişkiler, sırtında taşıdığın en elzem, gerekli ve ağır eşyalarındır”
“Sırt çantana en önemli gördüğün varlıklarını; evini, arabanı, laptopunu…vs koysan taşıyamazsın ama dostluklar, arkadaşlıklar, sevgin ve aşkını koysarsan eğer hem pahaca ağırdırlar hem de taşınabilirler”
“Birgün uyandığında sırt çantanın bomboş olduğunu hayal et. Hangilerinin yokolduğuna üzülürdün?”
daha neler, neler….
Hayat dersleri,
Evliliğe, düzenli hayata inanmayan o kıvrak zekalı karizma ve de işinde başarılı adam duygusallaşıp kızkardeşinin düğününde sorumluluklardan korkup da evlenmekten son anda vazgeçen damat adayına inanmadığı evlilik müessesi hakkında bir konuşma yapıyor ki kilisedeki papaz yapamaz. Adama “yalnız kalmak istemiyorsan evlen ve bir co-pilot’un olsun” diyor ya işte orada bitiyor o ruhsuz adam ve içindeki saf, temiz duygular depreşiyor. Tabi tüm bu değişimler tesadüfen bir otel barında tanıştığı Vera Farminga (Alex) ile tanışmasından ve bir “parantez” olarak başlayan ama daha sonra aşka dönüşen ilişkisinden sonra oluyor.
İlk tanışmada bakıyorlar ki ikisinin de cüzdanları aynı uçuş kartları ile dolu, ikisi de havada yaşıyor neredeyse. Ve birbirleri için yaratılmışlar sanki. İlk sevişme, sonra “sms”ler, telefonlar, o kadar yoğun yolculuk planları arasında ne yapıp yapıp buluşmalar… En sonunda kız kardeşinin düğününe Alex’i çağırdığında kızın davete icabet edip onunla ailesinin ve okuduğu okulunun bulunduğu “memleketine” gitmesi ve aile ile tanışma… Süreç harika işliyor, saatler ilerliyor ve bizim oğlan uyanan duygularını dizginleyemiyor.
Hele hele “saf” yardımcısı kızcağızın da tetiklemesiyle atlıyor uçağa haber vermeden doğru “Chicago”…
Zili çalıyor, heyecan dorukta…En sonunda “O” ruhsuz adam dize gelmiştir ve taptığı işini, seminerini bırakıp aşkının peşinden gitmiştir, dilinin ucundaki baklayı çıkaracak ve “O”na “co-pilot”um olur musun? diyecektir ki…
Şimdilik hikayeye bir ara verelim hatta devamını sinemada görün isterseniz diyeceğim ama…
Kızmayın kızmayın. Birazdan geri döneceğim hikayeye.
Bulutlardan bahsettim ya şimdi de kalp bölümüne gelmek istiyorum yavaş yavaş. Eee ne de olsa başlığımız Bulut ve kalp…
Kalp, kırılması gereken bir şey…
Bir organ…
Içinde kıkırdak var uzunca, boylu boyunca kalbin. Mutlaka kırılmalı en azından bazı yerlerinden ki yumaşayabilsin kalp. Yoksa sert mi sert, katı mı katı olur. Kalbimizi kıran olaylar, nedenler malum…Bizi şoke eden, üzen, hayal kırıklığına uğratan şeyler. “Amma da aptalmışım”, “Yapılır mı bu bana”, “Yazıklar olsun”, “Kahretsin” dedirten şeyler, anlar, anılar, ya da kayıplar, kazalar, vefatlar, iflaslar, boşanmalar, aldatmalar, ayrılmalar…
Hayat, bu anlarla doludur ya, hepimizin kalbi birçok kez kırılmıştır ya işte ondan bahsediyorum. Kalp kırıldıkça yumuşar, tecrübe artar, başlar yumuşamaya. Aslında belki de “olgunluktur” bu anlatmaya çalıştığım. Daha hoşgörülü olmaya başlar insan, daha ustaca alır eline kalbini ve yuğurmaya başlar elinde, yumuşamıştır çünkü. İçindeki kırıklar O’nu ehlileştirmiştir…
George, çalar kapıyı, kalbi küt küt atmaktadır ve hayatının aşkına birlikte yaşamayı ya da evlenmeyi teklif edecektir ki… Kapıyı açan Alex, önce şaşırır sonra kızın suratı bir karış olur. İçeride koşuşturan çocuklar ve arkadan bağırıp “karıcığım kim o kapıya gelen?” diyen de Alex’in kocası…
Alex, evliymiş meğer ve George’la yolculuklarda “mutlu” olduğu bir adam olarak görmüşmüş O’nu bu kadar zaman. Hatta O’nun tanımıyla hayatındaki bir “parantez” veya “tırnak içindeki anlar”.
Yıkılan, kalbi kırılan George eski Goerge değildir artık, işten ayrılan çaylak yardımcısını arayıp gönlünü alır, yumuşamıştır o robot adam…
Evet, kalp kırıldığında sevinmeli belki insan, yumuşamasına sevinmeli, daha insancıl olacağına sevinmeli…
Herşeyi bilen, planlayan, saf olmayan, aldatılmaya izin vermeyen, herşeye şüpheyle yaklaştığından dolayı başkalarını takip ettiren, hiç tufaya gelmeyen, sürprizleri sevmeyen ve de dolayısıyla kalbi de kırılmayanlar kimler olabilir diye düşündüm bir an ve dedimki içimden; mafya babaları…
Katı kalpliler O’nlar…
Benim öyle bir “Baba” olmaya niyetim hiç yok ki.
Kalbimin kıkırdağını ne kadar kırdıysa hayat, o kadar teşekkür ederim sana Tanrım.
Çünkü artık o da yumuşacık…
Aynı bulutlar gibi…
17.01.2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder