Twitter @omistanbul

"Zirvenin keyfine varanlar, tırmanmayı göze alanlardır"
http://www.youtube.com/watch?v=q_bq5mStroM

Bu Blogda Ara

20 Ocak 2010 Çarşamba

Hayat ne güzel...

Hayat ne güzel...
La vita è bella, life is beautiful...
Bu güzel sözü son günlerde Gül’ün ağzından duyar oldum hergün.
Hayat ne güzel...hep tekrarlıyor baktım ki. Özellikle de ben onu biraz yorgun veya düşünceli gördüğümde dertleşmek için yanına sokulduğumda söylüyor bu sözleri. Yani aslında bana şu mesajı veriyor “merak etme ben iyiyim, hayatın çok güzel olduğunun farkındayım...” Bu kadar güçlü bir iradeyi ve aynen bu sözleri biryerden hatırlıyorum dedim, düşündüm ve aklıma geldi...Yine bir film. Roberto Benigni’nin Oscar ödülünü almak için koltukların üstünden zıplaya zıplaya uçarcasına sahneye ulaştıktan sonra mikrofonu eline alıp yüksek sesle tekrarladığı cümle; La vita è bella, life is beautiful...
Gül’ü tanıtmaya birazdan geleceğim, şimdi Roberto Benigni’nin yazıp yönettiği Oscar alan “hayat güzeldir” filminden bahsedeceğim biraz.
Bir İtalyan filmi, “hayat güzeldir”, nazi zulmünden kaçmaya çalışan ve bunu yaparken küçük oğlu Joshua’ya hiçbirşey hissettirmeyen Guido. Joshua’ya bu yaptıklarının bir oyun olduğunu anlatır saklandıkça puan kazanacaklardır, her ağladığında, annesini istediğinde ve askerler onları bulurlarsa çocuk puan kaybedecektir. Puanlar 1000’e ulaştığında bir tank verecektir onlara askerler. O yüzden sessiz olmaları ve askerlerden kaçmaları gerekmektedir. Yani, hayat bir tiyatro aslında...oyun. Filmin sonunda babası naziler tarafından öldürülür ama Joshua, babasının askerlerle yürüyüşe çıktığını zannetmektedir. Çünkü babası ona öyle söylemiştir. Babası’nın ayrılmasından sonra Amerikan askerleri tanklarla geldiğinde 1000 puan kazandığını ve bu yüzden yeni tankların geldiğini sanar. Halbuki o, babası Guido’nun inancı, zekası, liderliği, pozitif düşüncesi, hayat neşesi ve “hayat güzeldir” felsefesi sayesinde hayatta kalabilmiş ve kurtulmuştur.
Seyretmeyenler varsa hemen bulup buluştursunlar ve filmi izlesinler. Dünya yıkılsa, hayat güzeldir. Herşey üstünüze üstünüze gelse, hayat güzeldir. Ölüm korkusuyla karşı karşıya olsanız, hayat güzeldir. İflas etseniz, hayat güzeldir. Eşiniz, sevgiliniz sizi terk etse hayat güzeldir. Vefatlar ardı ardına gelse hayat güzeldir. “Yeter ama artık” dediğiniz anda hayat güzeldir. Ben bir hiçim dediğinizde, hayat güzeldir. İntihar etmek istediğinizde bile, hayat güzeldir. Hayat hep güzeldir, nefes aldığınız sürece hayat güzeldir...
Gül Kaynak, hayran olduğum bir insan... O da ne olursa olsun hayat güzeldir felsefesine inananlardan.
Enerjisine hayranım, haftanın en az altı günü her sabah sekizde ofisinde hiç aksatmadan, akşam en az 10’a kadar. Kendi enerjisi hiç bitmez, etrafına da avuç avuç dağıtır...
Güler yüzüne hayranım, o gün ne kadar yorgun olsa da, randevular çakışsa da, gün boyu hep konuşmak ve koşuşturmak zorunda kalsa da o hep böyle;
Bilgisine hayranım, çünkü herşeyi biliyor...Tarsus Amerikan ve Boğaziçi mezunu, finansçı, bankacı, Turizimci, PR cı, iletişimci, iyi bir aşçı...
Profesyonelliğine hayranım, dakiktir randevusuna geç kalmaz, ekibi ile çok uyumludur, onlar onu hem severler hem de sayarlar. Ayrıntılara çok önem verir, görmez, işitmez zannedersiniz ama herşeyin farkındadır. Yumruğunu vurmak isterse dışındaki kadifeden önce okşadı zannederseniz ama acısını ertesi gün hissettiğinizde iş işten geçmiş olur, o yüzden size tavsiyem ona yanlış yapmayın. Herşeyden önce detox sırasında sakın ha çiğnemeyin...
Hayat doludur, bilgi doludur, pozitiflik doludur, tecrübe doludur, inanç doludur Gül.
Roberto’nun hayata inancı ile Gül’ün hayata inancı aynı. İkisi de Oscar’lık.
Gül ile tanışmamız bir tesadüfle oldu. Arkadaşım Murat Yalçıntaş ile beraber yemeğe çıkmayı planlarken, “Ömerciğim, Gül Kaynak’a uğrayacağım bir mahsuru yoksa ona beraber uğrayalım oradan da yemeğe gideriz” dedi. Ben de konudan ve sözkonusu kişiden bihaber tamam dedim saf saf, hatta içimden de Allah allah Muratın sanayide kaynakçı gülle ne işi olabilir ki dedim ama, hadi dedim hayırlısı...
Kısa bir süre sonra, Akatlarda modern bir tesise geldik, iyi dedim en azından sanayide değiliz. Kapıdan içeri girerken sizi sarmalayan huzuru hissediyorsunuz zaten, etrafa çiçek yaprakları serpiştirilmiş özenle...cennet gibi bir yer burası dedim. Ve Gül hanım o gülen yüzüyle bizi karşıladı, odasına aldı. Hoşgeldin faslından sonra Murat beyin sorusu üzerine detox’u, toksinlerden arınmayı, bodrum tesisini anlatmaya başladı;
Eğer;
kendinize önem veriyorsanız,
aklım, duygularım, işim kadar vucudum da önemlidir diyorsanız,
sürekli kendinizi yorgun hissediyorsanız,
uyku düzeniniz bozuksa,
sindirim sisteminiz bozuksa,
vücdunuzu satın aldığınızdan buyana hiç yetkili teknik servise götürmediyseniz,
kansere yakalanmaktan korkuyorsanız,
bağışıklık sisteminizin güçlenmesini istiyorsanız,
fazla kilolarınızdan şikayetçi iseniz,
hayat felsefenizi, yemek alışkanlığınızı arzularınız doğrultusunda değil de vucudunuz lehine değiştirmek istiyorsanız,
sağlıklı ve uzun yaşamak istiyorsanız,
ihtiyarlıkta ah vah demek istemiyorsanız,
vucudunuzda biriken toksinleri yani asitleri ve zehirleri atmak istiyorsanız,
yıllardır kalın bağırsağınızda biriken ve dışkıyla atılması mümkün olmayan colon plakalarını söküp atmak istiyorsanız,
vitaminleri ordan oraya taşıyıp lojistikçi görevi yapan enzimleri takviye olarak almak ve daha güçlü bir beden için ona yardımcı olmak istiyorsanız,
mind detox yapıp, beyninizdeki istenmeyen acı, kaygı, manevi asit ve zehirleri atıp rahatlamak istiyorsanız,
oksijenin olduğu yerde hastalık olmaz deyip, daha çok ve daha doğru nefes almak istiyorsanız,
oksijen takviyesi yapıp hastalıkları vucudunuzdan atmak istiyorsanız,
ozon tedavisiyle kanınızı tazelemek istiyorsanız,
varsa şekerinizi veya kolestrolunuzu makul seviyeye düşürmek istiyorsanız,
Hergün yeterli miktarda alkali su içme alışkanlığını kazanmak istiyorsanız,
Asitli değil alkali bir yaşam istiyorsanız,
Buyrun Bodrum’daki tesisisimize gelin dedi.
Ve tüm bunları doktor kontrolünde bir hafa süreyle yapacaksınız şu kadar da basit, makul bir ücret ödeyeceksiniz diye ekledi.
Murat dinleyedursun ben o esnada asistanımı arayıp, yarından itibaren tüm randevularımı iptal edip ertesi gün akşamına Bodrum biletimi almıştım bile...Gül’ün yukarıda saydığı şeyler bende mevcut ve ben bunlardan kurtulmak istiyorum. Yani kesin çözüm istiyorum... Bir hafta Bodrum’da detox yapacağım, artık vücüduma bakacağım çünkü o bana daha lazım. Sağlam kafa sağlam vucutta bulunur...
Biz Murat’la beraber tam bir hafta harfiyen bize verilen talimatları yerine getirdik. Yukardakilere ilaveten yoga, tramplen, yüzme, sauna, türk hamamı ve güleryüzlü otel ekibi de vardı. Ekip gerçekten çok profesyonel, canayakın ve harika.
Ben toplam 7 kilo verdim, detox öncesi günde 60 shot insülin alırken insülünü bıraktım ve şekerimi kontrol altına aldım, cildim parladı, neşelendim, kendimi refresh ettim, bugunkü neslin diliyle format attım, resetledim. Veya upgrade ettim.
O gün bugün, daha dikkatliyim. Aklımın vücüduma zulmetmesine izin vermiyorum. “My first priority is my body”... önce bedenim.
Geçen hafta, bu defa da Akatlar tesisinde süper bir ekiple yine 7 gün detox yaptım. Kendime geldim, iyi ki yaşıyorum, hayat çok güzel...
İlk tahminim doğruymuş burası sanayi aslında ama oto sanayi değil insan sanayiimiş meğersem. Burada vucutlar, bedenler insanlar tamir oluyor. Kaynakçımız da Gül. Gül Kaynak...
Hani Mevlana’nın dediği gibi tasavvufun en son noktası nasıl “fenafillah” yani Allahla hemhal olmak, bir olmak ise, Detox’un da en son noktası Gül’ün dediği gibi hayatı sevmek, insanları sevmek, kendimizi sevmek, bedenimizi sevmek yani hayat ne güzel demek...
Üzülmek, tembellik, asitli içecekler yiyecekler tüketmek, sigara içmek, spor yapmamak, aşırı yemek yani bile bile canımıza kıymak ne kötü...
Hayat ne güzel...
Evet aynen öyle, Gül’ün dediği gibi...

Aile mi kutsal, Kabe mi?

AİLE Mİ DAHA KUTSAL, KABE Mİ?
Gelişmiş toplumlarda birey çok önemlidir. Bireysel özgürlükler; konuşma özgürlüğü, inanç özgürlüğü, teşebbüs özgürlüğü, seyehat özgürlüğü, haberalma özgürlüğü, yaşama özgürlüğü...Yani özetle diğer bireylere zararı dokunmadıkça her birey özgürdür, hürdür ve bireyin bu özgürlüğü kutsaldır hiçbir güç bu özgürlüğü kaldıramaz, sınırlayamaz. Sözkonusu özgürlük toplumun ruhuna işlemiş ve hatırlatmaya gerek kalmadan kabul görmüştür. Bu sebepledir ki kendisine hakaret etmeye kalkan veya görevini savsaklayan trafik polisine “maaşını benim ödediğim vergilerden alıyorsun işini düzgün yap lütfen” deme cesaretini gösterir. 2. Kutsal olan ise “fatura ödeme” dir çünkü “hayatın idamesi için faturaların ödenmesi gerekmektedir” insanlar fatura ödemek, eğitim, sağlık ve eğlenmek için çalışırlar. Gecekonduda kira ödemeden oturmak hayal olduğundan her yetişkin ya kira öder ya da ev taksidi “mortgage” , kaçak elektrik mümkün olmadığından elektrik faturası vs vs... Bir de bizde satın alımlar toplu para ile genelde yapılır, esnaf usulu pazarlıkla. Para biriktirilip kasada, yastık altında saklandığından veya bilezik yapıldığından evi alırkan yarısı peşin geri kalanı için senet yapılır, araba alırken eski araba ile takas yapılır. Tabii ki bir batılı gibi banka kredisi ile alanlar ve kredi kartına taksit yaptıranların sayısı hergeçengün artmakta ise de...Kutsal olan başka birşey pek yoktur ama “önemli” olanlar listesi vardır. Örneğin “iş” önemlidir, aile önemlidir.
Bizim ülkemizde ise aile kutsaldır. Ailenin şanı, şerefi çok önemlidir. Aile toplumun temel taşıdır. Aslında bunun nedenleri de tamamen finasaldır ve çıkara dayanır. Oğlan üniversiteyi “baba parası” ile okur, baba oğluna iş bulmak için Ankara’ya gider oy verdiği politikacılara yalvarır. Oğlanın işten atılma korkusu yoktur babası, annesi, dayısı, halası ona yıllarca bakar. O yüzdendir ki mesai saatlerinde dolmaz ingiliz barları ancak aksam iş çıkışı müşteri kaynar, kafa dağıtmak için. Bizde ise kahveler gece gündüz dolar taşar.
Kız evlenene kadar el bebek gül bebek geçinir, kız kısmı okumaz okusa da “güvenilir” bir şirkette çalışır, baba gider önce şirkete şöyle bir bakar, süzer, değerlendirir. Zaten evlenme masrafları da de aileye aittir o yüzden de aile onaylar damadı, hele biraz daha geri geri gidersek yüz görümlüğü ve başlık parası da alır aile. Eeee o kadar masraf yaptılar kıza 18 yaşına gelene kadar, kazasız belasız büyüttüler. Anne çalışmaz, kız çalışmaz, abi işsizdir.
Gelişmiş ülkelerde, örneğin Güney Kore’de bir lise öğrencisi sabah 05 te kalkar özel ingilizce kursuna gider gece de 24 ten önce yatma hakkına sahip değildir, sınıf öğretmeni onu telefonla arayarak kontrol eder, Amerika’da gençlerin %85’i üniversite öğrenimini birbaşka eyallette yaptığından gurbete ve ayakları üzerinde durmaya o yaşta başlar. Hatta CV si güçlü olsun diye okul zamanı kafeteryada, kütüphanede çalışır yazları da “staj” yapar. Japonya’da lise sonda kariyerinin çizgisini çizmiştir üniversite 1 veya 2. Sınıfta hangi şirkette çalışacağını biliyordur mezun olduktan sonra.
Avrupa’da durum biraz farklıdır orada kişinin hamisi “hükümet” tir; işsizlik parası verir, sağlık harcamalarını karşılar, eğitim ücretsizdir ama yine de tabii ki üniversite sonrası herkes çalışmak zorundadır çünkü ödemeler “alman usulu” olacaktır hayatta.
Sonuçta ne olur gelişmiş ülkelerde “ben yaptım” , “ben kazandım” ben kutsalım, emeğim kutsal...kimseyi dokundurtmam
Ya da “hukumete vergi verdim veya babam verdi” o da bana baktı ve “hükümet kutsal”, “demokrasi kutsal”, “sistem kutsal”.......kimseyi dokundurtmam
Bizde ise; ben önemli değilim, sistem ve demokrasi önemli değilim diyorsak; “aile kutsal....kimseyi dokundurtmam
Aile ne okuyacağıma karar verir, evleneceğim kişiyi onaylar veya onaylamaz, işim eşim, aşım sağım solum önüm arkam herşeyim;aile...
Bir de bunu meşrulaştırmak için dar günümde bana bakarlar umuduyla sahip çıkarım aileye...
Bu düzen böyle gelmiş işte böyle de gidiyor kimse şikayet etmesin.
Ha bunun dinle ilgisi ise hiç sözkonusu değidir. Din çalışmayı, vergi vermeyi, sistemi adil kılmayı, bireysel haklara sahip çıkmayı, eşini ve işini kendi seçebilme hakkına sahip olmayı kutsal görür.
Aile Kabe’den de kutsal değildir...

Babacığım,

BABACIĞIM
Babam vefat ettiği günden itibaren o aklıma geldiğinde, onunla ebedi istirahatgahından konuştuğumuzda hep ona “babacığım” diye hitap ettim. Keşke hayattayken de deseydim, biraz utangaçlık, biraz mesafe, biraz hürmet, biraz saygı ama suç bende işte...deseydim işte deseydim, babası hayatta olanlara tavsiyem olsun...
Cenazesinde ben çok ağladım, hatta 3-4 gün sürekli ağladım...dilimde de hep aynı nakarat...babacığım, babacığım...keşke sen hayattayken sana söyleseydim babacığım ben seni çok seviyorum, ben napıcam şimdi, kiminle dertleşeceğim, kimden akıl alacağım, kim beni teselli edecek, kim içimdeki yangına su dökecek, fırtınayı dindirecek...ben sensiz naparım babacığım. Nedense naşını toprağa koyduk, benim içimde bir nebze bir rahatlama oldu, neden bilmiyorum inşaallah kabri cennet bahçelerinden bir bahçe olmuştur da ondandır.
Tahmin ettiğim de oldu babamdan sonra, şaşkınlığımı atamadım, yalnızlığımı kimseyle paylaşamadım herhalde ondandır; işimde sıkıntılar oldu, boşandım, yalnızlığı tattım...ama hep onun sözleriyle ayakta durdum, sanki o varmış gibi onun sözleri bana rehber oldu; “Allah kerim padişah...”, “Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır...”, “başına ne gelirse gelsin güzel ahlaktan vazgeçme...” ama ben artık onun kazaskerdeki yazıhanesine gidemiyecektim, arada bir onunla dışarı çıkamıyacaktım.
Hatıratını yazmaya başlamıştı son yıllarda hatta adına “hatırat” mı desem “halk partisi dönemi” mi desem derdi rahmetli demek son ana kadar halk partisine kızgındı. Bitiremedi yazdıklarını...
Cenazesinde abim de ben de şaşkına dönmüştük, vasiyeti üzerine gazeteye vefat ilanı vermiştik ve “aranacaklar” listesini arayıp haber vermiştik. Aman Allah’ım bir insan seli, bir insan seli...Erenköy Zihni Paşa camii dolup taşıyor. Tanımadığımız biri geliyor “başınız sağolsun siz oğullarısınız galiba, babanız beni evlendirdi, allah ondan razı olsun” diyor. Bir başkası “babanız beni okuttu...” bir diğeri “siz ne şanslı evlatlarsınız melek gibi bir babanız vardı”...biz bu adamları hiç tanımıyoruz. Abim de ben de şaşkın. Babacığım herkesten habersiz birini okutmuş, diğerine ev almasında yardım etmiş, bir diğerinin oğluna iş bulmuş...Kimsenin haberi yok...
Nur içinde yat babacığım...
Babacığım, 1928’ de Malatya’da doğmuş...Eski Malatya dedikleri mahallede. Ali dedem berbermiş, iki oğlu, bir kızı var, babam en büyükleri. Biz halaya bibi deriz ortanca da bibim Nadide...çikolata gibi tatlıydı Allah rahmet eylesin. En küçükleri rahmetli Rifat amcam, akıllı mı akıllı, dürüstlük abidesi... babam gibi...Herkes onu Malatya’da kuyumcu Rifat diye tanır, önce ermeni Agop’tan öğrenmiş zenaati, esnaflığı sonra da kendi dükkanını açmış çarşıda.
Ali dedem, mahallenin “bir bileni”, “wiseman”i, derdi olan ona koşar, hakemlik ister. Devir halk partisi devri, doğaldır ki o da halk partisi bişey başkanı...ya ilçe başkanı ya da mahalle temsilcisi. Ha bi de mahallenin muhtarı...Saygın, vakur, çok az gülen, mesafeli... Berber dükkanında hergün çekmeceye “vergi parası” ayıracak kadar hesabını bilen, babama bayramda “çakı” hediye edecek kadar da düşünceli ama devir İnönü devri, dünyada savaş var, şartlar ağır...Lüks yok, yokluk var, yasaklar var, vergi var, fakirlik var...Bahçadan gelen yıllık toplu gelir de ihtiyaçlara gidince elde avuçta birşey kalmıyor. Dedemin tüm umudu babam. Babam büyüsün de bak o zaman dedem neler yapacak, dükkanı büyütecek, kendi emekliye çekilecek, rahatlayacak...
Babam, ilkokuldan itibaren Malatya’daki ermiş, evliya ve şeyhlerden çok etkilenir ve onların sohbetlerinin, derslerinin, zikirlerinin müdavimi olur. Kendi tabiriyle “gerçek derviştir” artık. Öyle şimdikiler gibi değil. Arkadaşı Avnullah ile o zikir senin bu ders benim çocukluk, gençlik öyle geçer...Belki cansıkıntısından başlar bu merak, belki babanın baskısından bir kaçış ama belki de babacığımın dediği gibi “hidayet”...
Babam liseyi Malatya’da bitirmiş ama aklı “ilim” öğrenmekte “gerçek islamı keşfetmekte” ve de kuranı ezberlemek yani “hafız” olmak istiyor. Ama tüm bunları Malatya’da yapamaz tabi, birgün bavulunu toplayıp “İstanbul’a” kaçıyor...Hacı Fahri Kığılı’nın dergahına. Tabii ki Ali dedem üzgün, kızgın ve yalnız...
İstanbul’da hem hafızlık çalışıyor, hem hocalardan din dersleri alıyor hem de akşamları sirkecide bir lokantada garson...para biriktiriyor, çünkü yolculuklar var ufukta...Hacı Fahri babamın fikrini değiştirmiş demiş ki ona ilmin merkezi Mısır’da El-ezher’de...babam da kafaya koymuş gidecek...ilmin merkezine Ezher’e gidecek, dini orada öğrenecek. Kafaya koyduğunu da illa ki yapan cinsindendi rahmetli.
12 yıl Kahire’de yaşamış, Ezher’e almamız için önce liseyi burda birdaha okuyacaksın demişler, okumuş sonra “Fıkıh” yani şeriat hukuku fakültesini bitirmiş, sonra da “Ayn şems” üniversitesinde “Türkoloji” okutmanı olmuş. Mehmet Akif Ersoy’un kurduğu kürsünün başkanı olmuş. Tabii abim de ben de Kahire’de doğmuşuz, Annem de 8 yıl orada gurbette yaşamış Türkiye hasretiyle. Babam zavallı hem üniversitede okur hem de Kahire radyosunda “türkçe” spikerlik yapar 3-5 kuruş kazanmak için. Ben hatırlarım hayal meyal çocukluğumu; “Mama” mız vardı bakıcımız, giritli “Abla”mız Ekmeleddin ihsanoğlu abinin annesi, nerdeyse bizim süt annemiz...Ful, tamiye, mulhiye...harika günlerdi onlar...
Neyse, dönme vakti gelmiş...ama babamın emelleri büyük, , kitaplar yazacak, eserler bırakacak, memleketi kurtaracak.... Ee memleket kurtaracaksan Malatya’ya dönmemelisin, İstanbul’a gitmelisin. Orası dünyanın merkezi tabiri caizse...
Ve biz binmişiz gemiye doğru İstanbul...Erenköy. Neden mi Erenköy, çünkü orada Mahmud Sami efendi hazretleri var, muhafazakar bir semt, bozulmamış. Çoluk çocuk dindar yetişsin, Istanbul onları yemesin demiş...
O zamanlar din ile siyaset apayrı şeyler ve araları da pek iyi değil, yani ne Erbakan var sahnede ne de politize olmuş veya ticarete dalmış tarikatlar... herşey daha saf ve berrak, daha temiz...
Istanbul’a yerleşmiş ama babacığım durur mu, dedim ya emelleri büyük. Bizleri dedem Hacı Mustafa Karabağlı’ya emanet edip Almanya’ya Siyasal Bilgiler fakültesinde okumaya gitmiş, Gümülcine’ye Ramazan aylarında gidip din dersleri, vaazlar vermiş. Almanya’dan sonra Istanbul’a döndüğünde, kendi yayınevini kurana kadar tercümanlık yapmış, evinin maişetini çıkarmak için. Sonra Hikmet Yayınevi’ni kurmuş. Amaç belli “ilmi eserleri türkçeye tercüme edip yayınlamak” ilk sermayesi de ağlaya ağlaya satmak zorunda kaldığı Ezherdeki ders kitapları. “Prof. Seyyit Kutub’un Fizılal-il Kur’an” tefsirini tercüme ile başlamış işe sonra Ezher’den arkadaşı Emin Saraç hoca ile Prof. Bekir Karlıga da yardım etmeye başlamışlar tercümeye.
Hiç unutmam babacığımla hergün sabah namazına Erenköy Zihni Paşa camiine giderdik, namazdan sonra babam “Riyazussalihin” den hadisler okur ve açıklamasını yapardı biz de abimle babama ve okuduklarına hayran hayran dinlerdik onu...
O dönemde Malatyalı bir heyet kapısını çalmış babamın sene 68-69; “İsmail Hakkı, karar verdik seni Malatya’dan milletvekili seçmek istiyoruz. Adaylığını gel koy...” bakmış rağbet var, destek var. Tamam olur demiş ama bir şartla; ben ideallerimden taviz vermem, siz de bana desteğinizde taviz vermeyin. Bir de amcamdan rica etmiş gel yayınevine ortak ol, güç birliği yapalım, elele verelim, sağolsun o da kabul etmiş, tezgahını İstanbul’a taşımış. Önce ön seçim için yollara düştü babam ve liste başı oldu sonra da seçimler için. Hatırlıyorum amcam borç, harç bir jip almıştı babam için dere tepe gezebilsin diye seçimde.
Ve biz Ankaradayız...Kurtuluş, Samur sokak, babacan apartmanı. Sayın bakan Ali Babacan’la çelik çomak , çivi, fırın, misket, gazoz kapağı oynuyoruz. Babası da apartmanın para işlerini ona vermiş o yaşta belliydi demekki para yönetimindeki başarısı. Babamı göremez olduk hiç... hafta sonları Istanbul’da yayınevinde, hafta içi mecliste veya Malatya’dan gelen seçmenlerin işleriyle meşgul, arada bir de seçim bölgesi Malatya’da. Bir koşturmadır gidiyor. Ta ki bir gün babam eve geldiğinde “birşey” olduğunu anladık biz bile o çocuk aklımızla. Kapının zili durmuyor, bizim evde sanki mevlit var, telefonlar susumuyor, akşam oldu haberlerde babam...Meğersem babam, bütçe müzakerelerinde partisi AP adına söz almış ama onlara verdiği metinden çıkmış bir süre sonra başlamış cebinden çıkardığı kağıttan okumaya...İşte çıngar da orda çıkmış. Kavga gürültü, yumruklar konuşmuş, rahmetli Ecevit CHP genel sekreteri, babama çantasını fırlatmış...Dönem anarşi dönemi, Deniz gezmiş, Mahir Çayan idamlık, ODTÜ olayları, sağcılık, solculuk, anarşi dorukta...Sıkıyönetim ilan edilmiş uzatılması için önergeler verilmiş...yani ortalık karışık. Babam da kürsüden diyor ki; “ Biz anarşinin dallarıyla budaklarıyla ne uğraşıyoruz kökünü kazıyalım, kökü de burada mecliste...Aynı kuvvet, Atatürk’ün de resimlerini paralardan çıkardı, heykellerini meydanlardan indirdi kendi heykelini koydu”Kim, söyle, yoksa....hakaretin bini beş para babama...Biz bunları daha sonra kasetten dinliyoruz ama nasıl gurulanıyoruz. Ve söylüyor babam...Anarşinin kökü İsmet İnönüdür...burada ne oturuyor bu adam...
Babam kahraman olmuştu bir anda...eve gelen çiçeğin haddi hesabı yoktu, telgraflar klasör klasör, mektuplar mektuplar mektuplar... tabii az bir kısmı da protestoculardan hatta biraz tehditkar olanları da vardı.
Evet, babacığım, Atatürk vefat ettikten sonra onun arkasına sığınarak millete eziyet çektiren, ülkeyi II. Dünya savaşına sokmayacağım diye savaşa sokmaktan beter edip milleti vergi manyağı yapan, ezanı türkçeye çeviren, kuran kurslarını yasaklıyan, ahırda mağarada kaçak kuran okutulmasına sebep olan, gayri müslimlerin ölüm fermanını varlık vergisi adı altında imzalayan, Amerika’nın baskısıyla sovyet kominizminin Türkiye’de güç bulmasını engelleyeceğim diye solculara eziyet eden, işkencelere göz yuman, Atatürk’ün başbakanlıktan azlettiği adam... tek adam...kimsenin olumsuz bir cümleyle adını ağzına alamadığı İsmet İnönü’yü problemlerin kökü olarak hedef göstermişti. Babam tüm ülkenin adına meclis kürsüsünden konuşmuş ve ağzının payını vermişti. İşte burada... ülkeyi kamplara bölen, birbirine düşüren, “devlet” ve “brokrasi” canavarını yaratan adam, demişti...İsmet İnönü, burada ne arıyor bu adam...
Bizim ev pansiyon gibi, hastalanan, iş arayan, tayin isteyen Malatya’dan Ankara’ya gelenler soluğu bizim evde alıyor. Bir gün hiç unutmuyorum gelenlerden birisi birkaç çuval kuruyemiş getirmiş zavallı annem ahlanıyor vahlanıyor, ben bunları napıcam diyor komşulara bile dağıtsam bitmez. Annem dedim (bu arada nedense biz abimle annem diyoruz anneme) ben icabına bakarım. Tahta “sana” kutuları vardı onlardan birinin içine külahlar yapıp doğru Kurtuluş parkına birkaç günde sattım hepsini...harçlığımı çıkarttım...
Babam çok yoruldu, yıprandı, koşturdu, hizmet etti milletvekili iken. Arkadaşlarının tabiriyle milletvekilliğinin nimetlerinden hiç yararlanmadı. Evdeki beyaz eşyaları bile taksitle almıştı, arabası bile olmamıştı. O hizmet için yaratılmış bir insandı... başkalarına hizmet... Vatana hizmet Allah’a hizmetti onun için.... Annem bile bazen isyan ederdi dayanamayıp; Bey biz ne zaman rahata kavuşacağız...
Babam dayanamadı, hem siyasetten bıktığından, hem yayınevindeki projelerin aksamaması için hem de çocukları iyi yetişsin, bozulmasın diye bir sonraki seçimde aday olmayacağını genel başkanı Başbakan Süleyman Demirel’e söylemişti. Babam 11 ler vakasında, Güneş oteli pazarlıklarında partisini satmamış, din adamı olmasına rağmen vekilliğinin son yılında kurulan ve AP den vekiller transfer eden Milli Nizam Partisine geçmemiş. Dürüst ve istikrarlı bir şahsiyetti. Üstelik Malatya, İnönü’nün kalesiydi ve babam oradan çıkan ilk “sağcı” milletvekiliydi, o yıkılmaz kaleyi yıkmıştı. Önemliydi AP için babamın adaylığı. Hatta Süleyman Demirel gelecek kabinede bakanlık vaadetmişti babama, bırakma devam et demişti. Ama babam kararını vermişti birkere...Birgün bir kamyon yanaştı babacan apartmanın kapısına, biz neşeliydik, taşınıyorduk istanbula...çocukluk işte.
Babam Istanbul’da daha rahatladı, kendine geldi, sağlık problemleri bitti, yüzü gülmeye başladı. Borç harç Fizilal’i bitirdiler tam 16 cilt oldu, babam yollara düştü tüm Türkiye’yi karış karış dolaştı tefsiri tanıttı. Her döndüğünde derdi ki “bu milletin sırtı yere gelmez”, “bu millet dinine vatanına çok bağlı, kimse koparamaz onu bu değerlerden” içinde inanılmaz bir “vatan sevgisi” vardı onun...
Tefsir tamamlandı, daha başka birçok ilmi eser basıldı, bizler yazları yayınevinde çalışıyoruz abimle, kah olur sırtımızda forma, kah olur postanede abonelere kitap gönderiyoruz. Emin hocayla veya Kenan abiyle “tashih” e yardım ediyoruz; yani düzeltmenlik yapıyoruz. O zamanlar baskı kurşun klişelerle yapılıyor, hatalar klişeden düzeltiliyor...zor iş. Nerde öyle bilgisayarda kopyala yapıştır.
Babam pişelim diye bizi aradabir “kaportacı” “televizyon tamircisi” nin yanına veriyor.
Neyse babam onlarca eser çıkardı, onlarca baskı yaptı o eserler, binlerce milyonlarca insan okudu o kitapları... O mutlu, ortağı amcam mutlu. Para da kazanıyorlar, birer arabaları oldu, evleri, yazlıkları.
Sonra “fitne” girdi aralarına ve biz üniversiteden döndükten sonra ayrıldılar iki kardeş, ikisi de pişman olacaktı ayrıldıklarına sonradan ama kader işte... Babam yine mutsuz oldu, emekli olmuş, biraz yaşlanmış, ağrıları başlamış. Ameliyatlar, arka arkaya...
Son 4-5 yılında çok şükür kendisine hizmet etme ve daha çok onunla vakit geçirme şansını yakaldım. O bir “vakıf insan”dı...O iyi, dürüst bir insandı...Borçlu olmayı hiç sevmez, kul hakkından korkardı. Allah’tan korkmayı değil onunla arkadaş olmayı tercih etmişti... Arkadaşlarına, dostlarına vefalıydı. Onları sık sık ziyaret ederdi. Yedirmeyi çok severdi. Cömertti çok cömert. “Allah kerimdir kerim olanı sever” derdi. Allah da ona hep verdi, çok verdi, cömert davrandı. Allah aşığı ve derviş olarak yetişmişti ama boş softalığı, bağnazlığı, yobazlığı sevmezdi.
Söylemeden edemiyeceğim, şakacıydı babacığım bütün ciddiyetine, titizliğine ve çalışkanlığına rağmen. Nüktedan...Bulunduğu ortama neşe katar, fıkralar anlatır. Onun yanına dertli gelen neşeli ve moralli ayrılır...Tanıştığı insanların “memleketini” sormadan edemezdi bir de...
Erbakan’dan hiç haz almamış, Demirel’i samimiyetsiz bulmuş ama Özal’ı çok sevmişti. O zamanlar yıldızı parlayan Erdoğan için “bu çocukta istikbal var” demişti.
Aynı zamanda arkadaşları olan Mahmut Bayram hoca’yı, Ali Yakup hoca’yı, Emin Saraç hocayı sever sayardı...Hatta 2000 yılında Amerika’da ameliyat olmuştu, dönerken Hoca efendiyi bir ziyaret edelim demişti ve birlikte ziyaret etmiştik. Çok duygulanmıştı ağlamıştı onu öyle gurbet ellerde yalnız gördüğü için, ve küçük de bir kalp krizi atlatmıştı uçağa binmeden rahmetli...Bu vatan için, millet için, din için çalışanın kulu kölesi olurum. Allah onlardan razı olsun derdi.
Gerçek din alimiydi, dini kaynağından, kurandan hadisten öğrenin derdi, bir şeyhe, hocaya bağlanmanın onu gereğinden fazla yüceltmenin luzumu yok İslam’da derdi. O zaman yozlaşır din derdi. Allah, peygamberi için bile “o da bir beşer” demiş derdi...
Vefatı da çok ani oldu...15 dakika içinde kalp krizinden ruhunu teslim etti...hiç çektirmedi ona sevgilisi Allah. Aldı hemencecik yanına.
Bir dosya hazırlamış meğersem, anneciğim tutuşturdu elimize, üzerinde “vefat ettiğimde yapılacaklar” yazılı. Herşeyi yazmış, aranacaklar listesi, ilan metni, silah ruhsatının kopyası...bize birşey bırakmamış yine yine o yorgun omuzlarına yüklemiş vazifeleri babacığım...
Nur içinde yat babacığım...

DSS, RSS

DSS...RSS...
DÜŞMANLA SAVAŞMA SAVAŞI,
RAKİPLE SAVAŞMA SANATI
Savaş, gücü ele geçirmek için veya kaybetmemek için yapılır.
Savaşın binbir türlü çeşidi vardır; askerlerin savaşı, iş hayatındaki savaşlar, kabile savaşları, din savaşları...vs
En keyifli olanı asker savaşlarıdır benim için sonra da iş savaşları. İkisinde de zeka, sabır, planlama, hile ve akıl konuşur. İlkinde hem kan akar oluk oluk hem para, toprak için, imparatorluk için, devleti korumak veya büyütmek için. İkincisinde para akar deste deste, rekabeti yok etmek, daha büyük pazar payı kapmak, piyasayı ele geçirmek ve rakibi silmek için...Birincisinde riske ettiğin şey genelde hayatın olur ikincisinde sağlığın ve maddi varlığın; hepsi de önemli kaynaklar...
Ben burada iş savaşlarını yazmak istiyorum, nasılolsa asker savaşları hakkında yazılmış çizilmiş çok şey var.
Her önemli iş kararı arefesinde Mario Puzo’nun “God Father” I ve II yi izlerim ve mutlaka bir ders çıkarırım kendime...
Sakın bana “amma da yaptın, o bir mafya filmi ama” demeyin çünkü Consiliari’nin Sunny’ye filmde de dediği gibi “this is not personal, this is business”... Yaptıklarımız bir iştir ve kişisel bir konu değildir...Evet gelelim God Father’dan çıkardığım derslere ;
• Dostuna yakın ol ama düşmanına daha yakın ; çünkü düşmanına ancak yakın olursan onun hareketlerini takip edebilirsin ve önlem almaya vaktin olur, düşünce tarzını çözümlersin ona göre aksiyon alırsın. Kurtlar vadisinin laz Ziyası da elini sıkmadığı kişinin düşmanı olmaz ya...
• Kafandan geçeni düşmanınla paylaşma ; aslında kimseyle paylaşma. Hani Fatih Sultan Mehmet de demiş ya “Aklımdan geçenleri sakalım bilse onu usturaya vururdum...”
• En zor zamanında düşmanla anlaşma zemini sağlamak için sana yardım etmek istediğini söyleyen eski dost aslında haindir. Evet, çünkü asıl anlaşmayı onlarla yapmıştır seninle değil...
• Aileni ihmal etme...kim için çalışıyoruz ki; onlar için. Aile hayatı düzgün olanlar iş hayatında da başarılı olurlar...
• Yemek masasında iş konuşulmaz...öyle çocukların önünde iş mi konuşulur. İş’in de bir seviyesi vardır ve ulu orta heryerde konuşulmaz. İki kişinin bildiği sır değildir...Bir de sırları bilmek bilmemekten daha iyidir. Sırlar ağırdır...
• İhanet eden akraban dahi olsa cezasıs bırakma... Şirkette de öyledir, aileden diye hain birine teslim ederseniz işi sonuç aynı; zararı siz görürsünüz, ama tabii ki cezadan cezaya fark var. Siz siz olun filmdeki cezaları vermeye kalkışmayın, başınız ağrır...
• Haksızlığa uğrayan kişi sen değil, komşun veya birbaşkası dahi olsa adaletin tecellisi için ona yardımcı olabiliyorsan ol; itibarın artar... Saygın biri olursun.
• Sana saldıran düşmana cevap vermekte geçkalma
• Düşmanının senin planını anlamaması için gerekirse saf görün ve akıllı görüneceğim diye konuşup ekstra bilgi verme
Liste, uzayıp gider...
Bazı şirketler, ben savaşmak istemiyorum ben barış adamıyım deyip bırakın savaşmayı rekabeti bile göze alamazlar ve onların işi daha da zordur ve onlar ancak “me too” şirketlerdir; ondaki ürünün aynısında bende var ama benimki daha....neyse ucuz veya kaliteli derler ama nafile. Takip edendir onlar takip edilen değil. “Rekabet avantajı” yoktur genelde butürden ürünlerin, kopya ürünler veya hizmetlerdir onlar.
Ben, “fark yaratan”, ses getiren ve güven veren hizmeti Tansaş’ın kasalarda kuyruk varsa 3 dakika içinde yeni kasa açarız açmazsak 20 ytl öderiz veya beğenmediğiniz ürünü yenisiyle değiştiriyoruz politikalarında gördüm ve tebrik ettim. İşte bu yönetici risk alan ve arkasında duran güçlü yönetici dedim.
Bazısı da var, hele rakip bir yapsın sonra biz bakarız, ilk uygulayan biz olmayalım, riski biz almayalım derler. Ama onlar kaybeden olurlar.
Yani iş hayatında para kazanmak istiyorsanız “savaş” şart...
Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” taktiklerini her okuduğumda iş hayatına nasıl uyarlarım diye düşünmüşümdür hep;
Savaşta seri olmak, hızlı karar almak önemlidir der bilge Tzu. Evet iş hayatında da önemlidir hızlı karar alma becerisi...Rakipler daha uyanmadan, kriz daha gelmeden, deprem daha olmadan farkedebiliyorsanız yaşadınız.
“Predictibility” derdi HBS daki hocamız Prof Stevenson buna; öngörmek, doğru tahmin edebilmek...Ama bu melekeye sahip olabilmek için aşağıdakileri yapmak gerek. Aman sakın geleceği okumak için içilmesi gereken şerbetin formülünü verdiğimi zannetmeyin keşke olsaydı öyle bir şerbet hepimiz lıkır lıkır içerdik her sabah...hayat o kadar “pişmiş” önümüze gelmiyor malesef bizim yiyilecek hale getirmemiz getiriyor onu...
• Yurtdışı seyehatler başkalarının neler yaptığını gösterir bize, fuarlar, sergiler, festivaller hep geleceği koklamamızı sağlarlar ve memlekette başkaları yapmadan bizim yapmamızı sağlarlar. Bazen de eğer yaratıcılık zaten sizin içinizde varsa yurtdışı seyehatler “kıvılcımın” alev almasını sağlar. O kıvılcım sizde zaten varsa bile “memlekette” sınırlar, tabular, gelenekler, görenekler var ya belki alev alamamış olabilir o güzel fikir...
• “Görmüş geçirmiş akil insanlar” ile arkadaşlık, onlara danışmak da ileriyi görmeye yardım eder. MIT hocalarımızdan biri olan Prof Ken Morse “aranızda kaybedenler elini kaldırsın” demişti 40-50 kişilik bir işadamları grubuna sonra da “işte bu kişileri yönetim kurullarınıza koyun, onlar tehlikenin nereden geleceğini iyi bilirler” . İlginç değil mi “yönetim kuruluna bir tane kaybetmiş, başarısızlığa uğramış (ama dürüst) birini koymak...”Eğer o kişi siz iseniz ve hatalarınızdan ders alabilen bir kişi iseniz ne güzel işte, rüzgarın nereden estiğini bilme yeteneği oluşmuştur zaten sizde.
• Cesur olmak...Hem bilgili hem cesur olmak çok kimseye nasip olmaz, cahiller zaten cesur olurlar.
• Ankara’ya sık seyehat etmek ve Ankara heberlerini yakından takip etmek, sektörün derneği veya STÖ’nün yönetiminde bulunmak, Ankara ziyaretlerine katılmak...Bu size kararlarınızı başkalarından önce almanıza yardımcı olur.
• Doğru karar almak için doğru analizler yapmak gerekir hele bu karar başkalarının düşünmediği ve denenmemiş bir hususta ise daha da önem arzeder. Çünkü alınan yanlış bir karar sizi yokedebilir de. Onun için “matematiksel ve analitik” değilseniz, yaratıcı ve müteşebbisce düşünüyorsanız hep hemen o özelliklere sahip ve sizin ayağınızı yere bastıracak bir danışman bulun, o kişi cesur olmayabilir önemli değil nasıl olsa kararı siz vereceksiniz o değil, ama bırakın o analizini bildiği gibi yapsın. Başınıza gelecek muhtemel sıkıntıları görmüş olursunuz.
• Her savaşta “casus” kullanmak veya rakibi iyi izlemek hızlı karar almanızda yardımcı olur, çünkü içeriden getirdiği her hayati bilgi sizi bir adım öne geçirir...Rakip patronun şoförü, temizlikçisi, resepsiyonisti, sekreteri hatta sizle yaptığı toplantının hemen akabinde bineceği taksi nin şoförünü “ayarlayabilirsiniz” maliyeti çok makul ama önemli bilgiler alırsınız. Ünlü medya patronu Maxwell kendi ofisinin asansörüne casus mikrofon koymuştu çünkü toplantının hemen akabinde aşağı inerken yapılan rakip yorumları önemlidir. “Oleyy, adam verdiğimiz fiyatı kabul etti halbuki ben yarısına razıydım...İnşallah vazgeçmez” ya da “Şu fiyattan aşağı düşmeyelim” ya da “biz de şu ürünle çıkalım o zaman” gibi bilgiler ne kadar önemli değil mi...Hiç komplike düşünüp ve hukuki riske girip rakibin evine, ofisine “böcek” takmaya gerek yok siz dediğimi yapın yeter...Ha ben “etik” adamıyım ben öyle şeyler yapmam diyorsanız da en azından sizin “elemanlara” dikkat edin ve onların önünde herşeyi konuşmayın belki rakip sizden daha “hızlı” davranmıştır bile...
Savaş, maliyeti büyük bir oyundur. Bu maliyetin bir bölümünü düşmana yıkmak gerekir. Askeri savaşta bu, erzak ve muhimmatı ganimetle elde etmekle olur. Lojistik maliyeti düşer, dayanma gücün artar. Peki iş hayatında bunu nasıl sağlarsın; Rakibin yetişmiş elemanını transfer ederek, tecrübeli reklam ajansıyla çalışarak veya ürünü önce onun çıkarmasını ve pazar yaratmasını bekleyip sonra harekete geçerek...Ama bu taktikler %100 garanti taktikler değildir hiç bir zaman savaşta bile düşmandan elde ettiğiniz ganimetleri kullanamayabilirsiniz...Düşünsenize Çinle savaşıyorsunuz ve esirlerin kumanyalarını yemeye çalıştınız, aç kalırsınız veya düşmanın tüm cephanesini ele geçirdiniz ama ne mermisi sizin silaha uygun ne de araçları sizin mazotla çalışmıyor...
Sonuç olarak her savaş özen ister, savaş kazanmak zordur ama imkansız değildir... Önemli olan kazanan olmaktır. Kazanmak için planlama, bilgi toplama, doğru silah edinme, doğru ekiple ve ürünle çalışma, hızlı lojistik, hızlı karar alma ve cesaret...cesaret...cesaret...
Merak etmeyin bunlar varsa savaşı siz kazanırsınız ama unutmayın kavgada yumruk sayılmaz, savaşta iseniz mutlaka siz de bir kaç yumruk yersiniz...
Kolay gelsin...

Hukuk devleti


Hukuk devleti,
Bilgi Üniversitesi’ni çok severim, oraya her girdiğimde kendimi “gerçek bir bilim merkezi”nde hissederim; saygınlık, özgürlük, eşitlik, bilgi, modernite, kalite, seviye ve para’yı hissederim. Parayı özellikle son iki yeni kampüste tabii ki de, Kuştepe kampusü biraz ilk “tasarruf” dönemlerine denk gelmiş demekki...
Bakın yandaki gülümseyen adam Oğuz Özerden ile ilgili çok sevdiğim ve sürekli başvurduğum ekşisözlük’te ne demişler; bi dönem yurtdışında yaşadıktan sonra türkiyeye geri dönüp telekomdan ''bana bi numara tahsis edin siz de kazanın ben de...'' tribinden sonra 900lü hatları açıp daha sonra 900 hatları uzanlar gibi belli başlı patronlara sattıktan sonra eşşek yükü parayı ne yapacağını bilemeyen, las vegasa gidip kumarda kaybetmeyi düşünen fakat daha fazla kazanan ve sonunda bir yığın hadiseden sonra bilgi üniversitesini kuran şahıs...burslu ogrencilerin "burslar yetmiyor" sikayetlerine "öğrenci adam simit yer, simit yerseniz bursunuz yeter" cevabini veren sevimli oldugu icin cok sinirlenemediğiniz zengin insan...sokak cocuklarının babası, bilinmeyen kahraman...
Helal olsun Oğuz Özerden’e... eli öpülecek adam.
Diğer Üniversitelere haksızlık etmek istemem, hepsi saygın ve değerli ama Bilgi bir başkadır.
Bir de Selçuk, Şirince’de London School of Economics öğretim görevlilerinden Dr. Jonathan Liebenau ile tanıştım ve öğrendim ki o da ilk kuruculardan ve hatta kurucu rektör imiş. Muhteşem bir insandı kendisi beni çok etkilemişti, eşi Türk ve kendisi de sıkı bir Türkiye dostu.
Bilgi, çok sağlam bir altyapıya sahip, akademik kadrosu güçlü, yurtdışından ciddi fonları Türkiye’ye çekmeyi başarmış ve en önemlisi de bireysel özgürlük, sosyal devlet, toplum mühendisliği gibi konularda öncülük etmiş, tartışma, konuşma fırsatı kısırı ülkemizde konuşma yetimizi yeniden kazanmamızda önemli katkısı olmuştur. Ülkeleri sosyal bilimciler, yani hukukcular, sosyologlar, toplum bilimciler iletişimciler yönetirler, analitik düşünen fen bilimciler, mühendisler, doktorlar, matematikçiler de o sosyal bilimcilerin danışmanları, alt ekiplerini oluştururlar, onun için bizim gibi ikinci sınıf ülkelerde devamlı “oğlum mühendis olsun, doktor olsun” diye dursun analar gelişmiş ülkeler, fikir üreten, politika üreten liderleri yaratan bilimlere daha önem verirler çünkü liderler genelde buralardan çıkarlar. Ayrıca Bilgi, yıllardır 32.gün programına, forumlara ve birçok uluslararası seminere ev sahipliği yapmıştır. Statükocular, yasakçılar pek sevmezler o yüzden Bilgi’yi. Varsın sevmesinler zaten onlar yanlızca kendilerini severler.
Bilgi, bilgili insanlar yetiştirir özellikle de lider yetiştirir...
Ben, 2004 yılında tezsiz hukuk yüksek lisansı yaptım Bilgi’de. Yani yandan çarklı master diyebilirsiniz. Akedemik bir hedefim yoktu, yalnızca “öğrenmek için”. Dersler; AB hukuku, Anayasa hukuku, Hukuk ve sosyoloji, İnsan hakları ve demokrasi, insan hakları aktivismi, Copenhagen politik kriterleri ve Türkiye... gibi dersler aldım ama görmeliydiniz beni sanki çölde yolunu kaybedip de vaha bulmuş, su için koşuşturan biri gibi ağzım kulaklarımda hayran hayran katıldım derslere, hocalarla ahbap oldum, hepsi çok saygın, imrenilecek yetenekler. Prof. Işıl Karakaş, şimdi Avrupa İnsan hakları mahkemesinde ülkemizi temsil eden hakim oldu. O, bize Copenhagen kriterleri ve Türkiye dersini vermişti. Ferhat Kentel’den Hukuk ve sosyoloji dersini aldım ve bana o kadar sevdirdi ki dersi, keşke sosyolog olsam dedim bile o zaman. Son sınavı tez olarak istemişti ve bana da istersen “terör” konusunu işle demişti. Tam onikiden vurdu beni yıllardır kafa yorduğum bir konuyu şak diye bana önerdiğinde çok sevindim ve saygıdeğer bir çalışma çıkarmıştım; “Sosyolojik ve İslami açıdan terör”. Maalesef “Karl Marx” gibi toplum bilimci olmaktan ziyade biraz “Lenin” gibi eylem adamı olduğum için tam not verdi bana ama uyardı da. Biz sosyologlar pek öneride bulunmak istemeyiz, sen tezin sonunda şunları şunları yaparsak terör bitmese de azalır demişsin, yazmasan daha iyi olurdu... Hatta daha sonra tanıştığım saygın bir sosyolog da benzer bir biçimde “bizler düşünceleremizi birilerinin eyleme dönüştürmesinden korkarız, çekiniriz ya yanlış bir eylemde bulunurlarsa diye” dedi bana. Aynı Marks’ın müthiş fikirlerini Lenin’in ve Stalin’in eline yüzüne bulaştırması gibi... Benzer sapmalar İslam düşünürü sosyolog Seyyid Kutub’un fikirlerini saptırıp arkasından gelenlerin radikalleşmesinde de görülmüştür. Kapitalizm de Adam Smith’in ilk görüşlerinden sapmamış mıdır? Ama benimki umarım yanlış uygulama değil sözde kalmasın eyleme geçilsin isteği o kadar.
Bir de Prof. Serap Yazıcı hocamıza hayran olmuştum. Görme engelli idi ama hepimizden daha fazla kitap okuyordu, kasede kaydettirip dinleyerek. Anayasa Hukuku dersini o veriyordu; Katılımcı demokrasi, Anayasa nedir, hukuk devleti’nin özellikleri nelerdir...
Benim hukuk devleti aşkım aslında daha eskilere dayanır, 80 li yıllarda Birlik Vakfı’nda “hukuk devleti” seminerine dinleyici olarak katılmıştım, orada duyduklarım beni etkilemiş olsa gerek ki başladım konu ile ilgili yerli, yabancı ne kadar kitap varsa okumaya, seminer ve konferanslara gitmeye. Hatta Boston’da yaşadığım süre içerisinde, BU kütüphanesine kapanıp, dünya anayasalarını okudum, Ordu-hukuk devleti ilişkisini irdeliyen kitapları ve araştırmaları inceledim. Birgün “Ordu modernleştikçe ve profesyonelleştikçe devlete hukuk dışı müdahelesi o derecede azalır” cümlesini okuduğumda “al sana çözüm” demiştim kendi kendime. Sanki o kadar kolaydı bizim gibi savunma sanayiinde neredeyse %100 dışa bağımlı bir ülke için bu ne kadar mümkün olabilir ki? Anayasa yazmanın incelikleri, amerikan anayasası, özgürlük bildirgesi ve federallerin makaleleri, üzerinde vakit harcadığım konulardı. Hatta MIT de American Politics dersi almıştım ekstradan ve hocamız Prof. Stephan Ansolabeher, WDC deki önemli think tank’lerin (bilfiil politika yapmayan ama politikalar üreten düşünce kuruluşları, sivil toplum örgütleri) yöneticilerinden benim için randevu almıştı, hepsini tek tek gidip ziyaret ettim. Türkiye’de bir benzerini nasıl kurarız merakıyla. American Enterprise Institute for Public Policy Research, The Brookings Institution, Council on Foreign Relations, CSIS ve birkaçtane lobbying şirketi. ABD’de, kanun koyucuları yeni kanunlar veya kanun değişiklikleri konusunda hazırlayan, ikna eden ve bunun için para alan resmi PR şirketleri var ve bunlara lobici diyorlar. Bir nevi arabuluculuk işi; kanun koyucu ile kanundan etkilenen iş çevresi arasında...
Bir de hukuka olan saygım, 1994 den buyana kendisine danıştığım, bana yol gösteren saygıdeğer hocam Prof. Duygun Yarsuvat’a olan hayranlığımla paralel olarak arttı. Duygun hoca bana hukukun temel prensiplerini aşıladı sohbetlerimizde; Hak, suç ve ceza, Roma hukuku, hukuk devleti....
Türkiye’ye döndükten sonra hukukdevleti.org adıyla bir web sayfası açtım ve başta Türkiye olmak üzere ABD, Almanya, İsviçre, İngiltere, Kanada, Japonya gibi birçok gelişmiş ülkenin, Mısır, Ürdün gibi ortadoğu ülkelerinin ve Israil, Iran, Suudi Arabistan gibi din devletlerinin anayasalarını veya anayasa yerine geçen kanunlarını tercüme edip koydum. Bir de forum sayfası yaptım. Amacım herhangi bir anayasa taslağını önermeden bireylerin bizim anayasamızla diğer anayasaları karşılaştırmalarını sağlamak ve yapılacak yeni Türkiye anayasasına katkıda bulunmaktı. Yararlı olduğuna inanıyorum, mutluyum...
Sözkonusu web sayfası deneyiminden sonra yazılan yorumlardan, gelen e-maillerden birçok çıkarım edindim. En önemlilerini sıralamak isterim;
• Türkiye’nin sıfırdan, yeniden yazılmış brand new (sıfır kilometre) bir anayasaya gereksinimi vardır,
• Yeni bir anayasanın yazılması ve halkın baskın çoğunluğu tarafından kabul görmesi durumunda bile eğer gerçek anlamda hukuk devleti olamazsak yeni anayasa, kaosu bitirmeyeceği gibi yeni anayasaya inancımızı yitireceğiz ve tekrar Saddam dönemine dönmek isteyen Iraklılar gibi eski anayasamıza belki de dönmek isteyeceğiz. Yani öncelikle hukuk devleti olmalıyız. Gelinliğin en meşhur modacı tarafından dikilmiş olması yetmez mutlu bir evlilik için gelinin süper olması gerek misali...
• Hukuk devletinin oluşması için, hukuk sisteminin daha güvenilir olması gerekir. Daha kısa sürede sonuçlanan davalar, dünyaya ayak uydurmuş ve kendilerini geliştirmiş ve bunun için daha fazla maaş alıp daha fazla kaliteli boş zamanı olan hakimler, savcılar, zaman aşımına uğrayıp yokolmayan dosyalar, kendilerini “tombalacı kılıklı, hallederiz abi” diyen iştakipçileri değil de “müvekkilinin hakkını koparan ve hukuk savaşı veren kahramanlar” gören avukatlar.... Ve de en önemlisi bu oyunu hukuk devleti kurallarına göre oynamayan hakim, savcı ve avukatların cezalandırıldığı bir sistem.
• Son 10 yılda gerek Güney Afrika gibi ırkçılıktan kurtulan ülkeler gerekse eski SSCB ülkelerinin bazıları bu değişimi ve “daha iyi bir anayasa”ya sahip olmayı başarmışlardır,
• Yeni anayasa; adı kurucu parlemanto olur, şura heyeti olur, geçici senato olur, bilge heyet olur ama bir kurul tarafından 1 yıl süre içinde hazırlanmalı daha sonra TBMM’ne sunulmalı, TBMM oylamasından sonra, halk oylamasına sunulmalı. TBMM onayı ve halk oylaması madde madde olacağından 2. Yıl gerekirse kurul, üzerinde mutabakat sağlanmayan maddeleri yeniden dizayn eder ve bu iş toplam 2 yılda biter. Geçici kurulda ABD senatosunda olduğu gibi her il, 2 kişi ile temsil edilmeli yani toplam 162 kişi...Bu yalnızca bir öneri. Ki büyük şehirler küçük şehirlere baskın çıkmasın. Nasıl olsa TBMM onayı sözkonusu ve oradaki dengeler bazı pürüzleri çözebilir.
• Kurul üyeleri vatandaş olanlar arasından herkes olabilir, siyasi partiler üye öneremez, adaylar seçimle belirlenirler,
• Değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler dahil her madde yeniden yazılabilir; bu, kurulun işi...Kurulun çalışması bir yılın sonunda mutlaka bir taslak ile sonuçlanmalı. Amaç çok net; bireyin özgürlüğünü koruyan, bireyi devletten koruyan, laik ve demokratik bir Türkiye için anayasa yazmak. Ve bunu yaparken mevcut anayasayı baz almadan sıfırdan yazmak.
• Dünyada içerisinde bir lidere atıf olan yalnızca 4 anayasa var. Küba (Fidel Castro), K.Kore (Kim İl Sung), İran(İmam Humeyni) ve Türkiye (M.Kemal Atatürk). Şimdiden aranızda “hayır olamaz böyle birşey, Atatürk kalmalı anayasamızda” diyenlerin varlığını hissediyorum, o zaman bu katagoride geri kalmış bir ülke olup, kendimizi kandırıp, laik, demokratik ve batılı bir ülke olduğumuzu zannedip devam edeceğiz. Ne 1921 teşkilat-ı esasiyesinde ne de 1924 anayasasında M. Kemal Atatürk’e atıf yoktur. Kendisi hayatta iken dahi böyle bir durum sözkonusu olmamıştır. Zaten anayasa problemimiz, Atatürk’ten sonra Atatürk’ü kullanıp emperyal güçlerin desteğiyle, sözde kuzeyden gelecek komünist tehdide karşı askeri ihtilaller yapıp her defasında anayasayı değiştirenlerle başlamıştır. Atatürk’ün kurduğu yeni Türkiye’nin anayasaları arasında en iyileri Atatürk’ün varlığında kabul edilen ilkleridir, değiştikçe kötüleşmiş ve en kötü halini 1982’de almıştır. İkna mı olmak istiyorsunuz açın okuyun hepsini www.tbmm.gov.tr
• Yeni anayasa, ülke hukuk devleti olmadan hiç bir işe yaramaz...
• Katılımcı demokrasiler, demokrasiden daha kalıcıdır. Yalnızca kanun koyucuların seçimle gelmesi yetmez, sivil toplum örgütleri, internet üzerinden katılımlar, komiteler, komisyonlarda halkın temsilcilerinin varlığı, bilgi edinme hakkı, şikayet hakkı, özgür medya, ön seçim sistemi, siyasi partilerin yaygınlığı, seçim barajının çok yüksek olmaması...hep bunlar katılımcı demokrasiye hizmet ederler ve varoldukları sürece de demokrasi var olur, başa kim gelirse gelsin. Demokrasinin garantisi sistemdir artık, şahıslar değil, ordu değil, derin devlet değil.
Gelelim hukuk devletine...
Hukuk devleti olan bir ülke, hukuk devleti olmayan diğer bir ülkeden nasıl ayrılır;
Hukuk devleti olan ülkede;
1. Herkes, herkes ama herkes yargılanmaya, soruşturmaya, denetime tabidir,
2. Kanun koyucu millet meclisi, temsilciler meclisi veya neyse o, herkesin, herşeyin ama herşeyin üstündedir. Bizler o kanun koyucuları kendi irademizle seçeriz onlar da bizim iyiliğimiz için kanunları yaparlar onların tek ama tek bir işi vardır ve onun için maaş alırlar bizlerin vergilerinden; kanun yapmak. Onun için ilk önce seçim kanunun değişmesi gerekir, belki de bizim şehirden avukat Müjgan hanım oy verdiğim partinin başkanının liste başına uygun gördüğü Ahmet beyden daha iyi yapacak bu kanun yapma işini.
3. Anayasanın maddeleri ve kanunlar kısa, öz ve çok nettir, yorum farkına mahal yoktur, 12. Maddede verdiği hakları 13. Maddede sebepsizce geri almaz hukuk devleti.
4. Birleşik Krallık’ta olduğu gibi, hükümet üyesi 2-3 bakan hazineye ödettikleri 300-500 sterlinlik harcamalar yüzünden bakanlıktan istifa eder ve yargılanırlar, cezalandırılırlar,
5. ABD’de olduğu gibi, green card’a hak kazanmışsanız ama yetkili merciiler vermemekte direniyorlar ve de ellerinde aleyhinizde hiçbir delil yok, açarsınız bir dava ve kazanırsınız, paşa paşa verirler evrakları size. Çünkü orada hukuk işler...
Özetle, hukuk devletinde herkese aynı kanunlar uygulanır...
Siyasi kararlar hukukun önüne geçmez...
Ne türbanlı laikten zulüm görür ne de ADD üyesi, tarikatçılardan taciz görür...
Vatan millet Sakarya için hiç kimse devlet tarafından öldürülüp bir kuyuya atılmaz...
Faili meçhul cinayetler olmaz hukuk devletinde...
Kimse hukuka güvenmeyip mafyaya, kabadayılara sığınmaz hukuk devletinde...
Ulus devlet olacağız gerekcesi ile kimse gayr-i müslim veya bu ulustan değil diye dışlanmaz, kovulmaz, tehcir edilmez, mubadele edilmez hukuk devletinde...
Ulus devlet olmak bir zorunluluk değildir, demokratik olmak bir zorunluluktur hukuk devletinde...
Devletin dini yoktur, hele hele sünni bir mezhebi hiç yoktur hukuk devletinde...
Devlet yoktur, hukuk devletinde; hükümet vardır yürütmede, parlemento vardır yasamada ve de yönetilenlerle aralarındaki anlaşma yani anayasa...
Ordu’nun başkumandanı Cumhurbaşkanıdır, ama ordu başbakanlığa bağlıdır, bir de Milli savunma bakanlığı ile ortaklaşa çalışır deyip kafa karıştırıp bu kadar önemli bir konuyu ortada bırakmaz hukuk devleti...
Böyle “iyi olur”, “ne olacak bu memleketin hali?” sorusunun cevabı...
Böyle yazar tüm gelişmiş ülke anayasalarında...
Böyle öğretirler Bilgi’de...

İnadım inat,

İNADIM İNAT, YAŞASIN BEN...
İnadı ve önyargılarıyla meşhur olmuş eski bir dostumla sevdiği filmleri konuşuyorduk; General Patton ve Kwai köprüsü dedi, hemen alelacele amazon.com dan sipariş verdim, geldiler...İkisi de Oscarlık, tam bana göre...Taktım dvd leri başladım seyretmeye, savaş filmlerini severim zaten.
General Patton, bir Amerikan topçu generali ve II. Dünya savaşında Normandia’da, kuzey Afrika’da, Sicilya’da Almanlara kan kusturuyor, dediği dedik, öttürdüğü düdük, inadı inat. “Nev-i şahsına münhasır” bir şahsiyet, kuralları kendi koyuyor, küfürbaz, acımasız, İngiliz general Montgomeri’ye gıcıklığından onu bir keresinde ortada bırakmış az daha geri çekilmesine neden oluyormuş, Ruslar müttefik devletlerden önce Berlin’e girmek istedi diye gıcıklığından Ruslar’a karşı Almanlara bile yerdım etmiş çaktırmadan. Ama dört dörtlük asker, kafaya koydumu yapar cinsinden, korku nedir bilmez. Bir gün bir kokteylde bir Rus general hava ataracasına “biz yeni bir tank yaptık; js3, 4 km den hedefi vuruyor....” der. Patton da “benim tankçım 4 km den hedefi vurmaya kalksın onu korkaklıktan divan-ı harbe veririm” diye cevap verir. Adamda korku denen şey sıfır...
Denge, müsamaha, politika sıfır...Amerikalılar müttefikleriyle iyi geçinmeye çalışıyorlar ama nafile o gıcıksa eğer birine, Montgomeriye olduğu gibi gel de anlat... Ben, ben, ben... Ben herşeyden önde gelirim, ben bilirim, ben başarırım, ben yenerim...
Ve hazin son...alıyorlar Patton’u görevden, hatta devir teslimden sonra az daha bir at arabası ezecek oluyor koca generali “eyvah” diyor, cephede ölmedik de bir at arabasının altında mı öleceğiz. Aslında askerin sivil hayatta “sudan çıkmış balığa benzediğini” anlatmak istiyor bence.
Gelelim ikinci filme; Kwai köprüsü...
İngiliz Albay Nicholson başkanlığındaki esirler, Japonlar tarafından Kwai Nehri üzerinde bir köprü yapmak için görevlendirilir. Japon albay Saito'nun amacı bu köprüyü kullanarak birliklere cephane taşıma konusunda avantaj sağlamaktır.
Albay Saito'nun işkencelerine dayanamayan albay Nicholson, bir süre sonra köprü yapımının emri altındaki mühendis ve askerler için de moral kaynağı olacağını düşünerek Saito'nun isteğini kabul eder.
Nicholson, düşmanlarının esiri konumunda olsa da, Saito ve adamlarının yapabileceğinden daha iyi bir köprü inşa ederek onun ve adamlarının moralini bozmayı düşünmektedir....
İnşaat ilerledikçe Nicholson, köprünün düşmanına avantaj sağlayacağını unutur ve onu mükemmelleştirmek için elinden geleni yapar. Bu arada İngilizler, yapımı devam eden köprünün imha edilmesi için bir komando birliği görevlendirir.

Bir tarafta köprüyü tamamlamak için hayatları pahasına ve zor koşullarda çalışan İngiliz askerleri, diğer tarafta onların yapmakta olduğu köprüyü havaya uçurmaya çalışan İngiliz komandoları...
N’apar biliyor musunuz Albay Nicholson...o kadar inatçı ve “nev-i şahsına münhasır” ki, aynı General Patton gibi, köprüyü ingiliz komandolara karşı korumaya kalkar...O yaptı ya köprüyü, onun eseri ya, kendi kuralları herşeyden önemli ya, o bir ingiliz ya, daha akıllı ya...O, o, o... başka birşey yok gözünde... Neyse kendi askerleri vururlar Albayı da tam düşman cephane treni geçerken uçururlar “sanat eseri” köprüyü. Görev tamamlandı...
Şimdi tamam, birşeyi anlarım; bazı özellikler Tanrı vergisidir hani o “gift” dedikleri “given” dedikleri, biraz da üstüne “yaşadıkların”, “okudukların”, “çektiklerin” gelince pişersin ve olağanüstü bir özgüven oluşur sende. O özgüven “bilgi” ile birleşince muhteşem olur. “Mustafa” filminde hani diyor ya Atatürk “yaşadığım sıkıntılar, sürgünler içimdeki lideri büyüttü...” işte öyle birşey. Özellikle de askerlerde olur bu özgüven, devlet başkanlarında, aile reislerinde, bir de bazen CEO larda. Bir doğru yol vardır bir yanlış yol bir de “O” nun yolu. Frank Snatra’nın “my way” i...
Tarih buna benzer örneklerle doludur...
Burada bu sözkonusu “özgüven, inat, saplantı ve önyargı” nın nimetlerinden konuşmayacağım. Vardır mutlaka faydaları olmasa tarih yazmazdı bu insanlar...
Ben biraz da zararlarından bahsetmek istiyorum bu inat ve önyargıların;
1. Hep inandığımız, en önemli özgürlük “bireysel özgürlük, inanç özgürlüğü, konuşma özgürlüğü” ayaklar altına alınır. Karar veren ne diyorsa o yapılır. Konuşma, karşı çıkma, itiraz etme, fikir beyan etme özgürlüğü yoktur.
2. Bir “ben” vardır bir de “onlar” bu mantıkta. O zaman da ne olur; düşmanlık filizlenir, o anda fidan olmasa da tohum topraktadır artık, her an yeşermeye hazırdır. Tohumda sevgi yoktur, “ben” ler vardır.
3. Kibir ve kendini beğenmişliğin zirvesi sözkonusudur. Kibir de insanın iyi huylarını da yakıp bitiren bir ateştir. Kasıp kavurur, hiç iyi birşey bırakmaz.
4. Yaratıclığı bitirir. Çünkü konuşma özgürlüğünün olmadığı biryerde yaratıcılık körelir hatta biter. Yaratıcılığın olmadığı yerde de herşey tükenmiştir. Seni yöneten ve sana talimatlar veren kişinin aklı ve dengesi, dengesizliği kaderindir artık “team work” bitmiştir “my work” vardır artık, hayırlı olsun, dua et de “doğru” karar versin...
5. Birçok yararlı ve faydalı işe de mani olur bu inat ve önyargı. Önemli değil, lider nasıl olsa düşünmüştür bunu da derler ve “bir bildiği vardır” onun. O, ilahi bir güçtür, gücünü bilmediğimiz bir yerden kimi zaman “imandan” kimi zaman “ideallerden” kimi zaman da “soylu ırkından” alıyordur deriz. Susar otururuz...O bir efsanedir çünkü...Hitler de bir efsane değil miydi Alman ırkı için?
Gelelim bu inat ve önyargının biz Türk milletine verdiği zararlara. Bizden bahsedeceğim çünkü yukarıda verdiğim örneklerdeki insanlar nisbeten “özgür” ülkelerde yaşadıklarından dolayı kısa zamanda “sistem” onları durdurur, ellerindeki gücü alır; askerse görevden alarak, babaysa mahkeme kararıyla, başbakansa seçimle, mafya ise kanunla, silahla...

Evet gelelim bize...bu inat ve önyargı bizlerde nelere maloldu, ne kapanmaz yaralar açtı, ne yararlı işlere engel oldu, nasıl bir nesil yetiştirdi, nasıl köreldik...
Özetle nerede hata yaptık....İki şeyde,
1. Herşeyden önce, bu inat ve önyargı bizi iki kampa ayırmış;
Bir; devlet
İki; Dinciler ve bölücüler. Dinciler malum; kimi zaman tarikatlar olarak zuhur etmiş, kimi zaman Erbakan’ın partisi olarak kimi zaman da Hizbullah gibi terör örgütü olarak. Amaçlarının Cumhuriyeti yıkıp yerine “İslam devleti” kurmak olduğu iddia edilenler.
Bölücüler de malum; Türkiye’den toprak koparıp kendi devletlerini kurmak istediği iddia edilen kürtlerle, zamanında fransızlara, ingilizlere, yunanlılara yardım ettiği iddia edilen ermeniler rumlar, museviler yani gayri müslimler.

Bir insan dindarsa yani; kadınsa ve başı ister sıkmabaş ister başörtüsü ile örtülü olsun. Erkekse de sakalı varsa, Müsiad üyesi ise, namaz kılıyor ise, hacca gitmek istiyorsa, söylemlerinde “inşaallah” ve “maşaallah”ı sık kullanıyorsa, balık yerken portakal suyu içiyorsa, gümüş alyans takıyorsa...yandı, damgayı yedi, artık ağzıyla kuş tutsa iflah olmaz. Ne onun okuduğu okul önemlidir, ne buluşları, ne vatanı için çarpıştığı, ne işhayatında ödediği vergi, ne sağladığı istihdam...O bir dincidir artık...Bırakın bu ülkeye sağladıklarını, insan olarak dahi o artık bir hiçtir. Kendi başına kalır, yalnız ve yalnız ve yine yalnız...Kime sığınır bu durumda; kendi gibi olanlara...Kim onlar; kimi zaman bir tarikat, belki de islamcı bir parti. Çünkü o da toplumda “ben de varım” deme ihtiyacı duyar, o da yer o da içer, o da sevişir, o da eğlenir, eğlenmek ister. Başladı mı “bizler le onlar”, başladı...”karşı” taraf ne düşünür; “O” bir köylü kafalıdır, gericidir, hayata hep din gözlüğüyle bakar, giyinmeyi bilmez, kuşanmayı bilmez, kibar değildir, entrikalar içinde olabilir, “gizli ajandası, emelleri” olabilir. “O” nunla arkadaş olamaz birtürlü, sohbet etmez, sinemaya gitmez, iyi yemek yemez...Aman dikkat edelim, çocuklarımızı o dincilerden koruyalım der...Bir dostum anlattı kendiyle ilgili bir hikayeyi, ben de aktarmadan yapamayacağım; Dostumun biraz dindar bir arkadaşı çöpçatanlık yapmaya kalkmış ve eşinin bekar, güzel, sarışın bir kız arkadaşıyla tanıştırmak istemiş arkadaşımı ama aylar sonra bizimki anlamış ki kız o ilk aylarda bayağı bir tereddüt yaşamışmış meğer. Mesele şu; kız içinden diyormuş ki şimdi bu çocuk felenca dindarın arkadaşı eee o zaman o da kesin dindar. Bu çocuk şimdi benim kapanmamı ister, ramazanda içki içmeme kızar, belki de sevişmez. Bense o kadar dindar değilim o zaman anlaşamayız. Neyse uzatmayayım şimdi mutlular birlikte. Korkularının yersiz olduğunu aylar süren testlerden sonra anlamış kız ama bu bizimkine biraz pahalıya malolmuş. Yemek, sinema, tiyatro, eğlence, seyehat...Kız en sonunda anlatmış gerçeği ve demiş ki “benim önyargılarım vardı sen onları sildin. Yersiz önyargılarmış onlar...”

Dindarla ilişki “maslahat” düzeyinde kalabilir ama, hani hükümette dinciler olur ya zaman zaman, özellikle belediyelerde, işte o zaman belki bir yararı olur işimizi halletmek için...Olsa olsa çıkar ilişkisi olur bu adamla veya kadınla.

Peki bir insan laikse; ya masondur ya siyonist, din düşmanıdır kafadan...roteryan, lions, CHP li, alevi veya atatürkçü hiç farketmez...o bir dinsiz, aman uzak durun ondan...bizden değildir o.

Benzer durum ayrılıkcılar! için de geçerlidir; hep saklamaya çalışırlar gerçek kimliklerini bu ülkede, özellikle de gayri müslimler. Saklanmak önce isimle başlar korkudan. Gerçek isimleri hep yazılmayan, yalnızca evde söylenen isimdir, hep bu korku ve saklanma psikolojisiyle yaşar bizim Jan, david, migirdıç, arpi, abraham...Çünkü onlar damgalıdır, onlar için birileri “işbirlikçi, vatan haini” demiştir zamanında. Dedelerinin evi barkı, tarlası, dükkanı gasp edilmiştir İnönü hükümetince.
“Devlet” en büyük korkularıdır... Zaten çoğu da kaçıp gitmiştir bu diyarlardan özgür olacakları topraklara...

Kürt asıllı olanlarda durum biraz farklı, onlarla sorun, ne oldu nasıl oldu bilinmez 80 ihtilalinden sonra başladı, bir anda 83’de PKK diye birşey çıktı ortaya, rusu mu arka çıkmadı, almanı mı, fransızı mı, suriyesi mi, amerikası mı maşaallah tüm dostlarımız onları desteklediler... Tamam, sorun yurtdışı ile çok ilişkili ama sorun da çözüm de içeride. Sorunu hep dışarı kaynaklı göstermişler, içeriye fitneyi aşılamışlar...
“Biz” ler, nasıl görüyor “onlar”ı; Kürtler aslen Türktür, ancak devlet politikasını benimseyenler devlette yüksek mevkilere gelebilirler, medyada kürtçe yayın onlara lutfedilmiş bir hediyedir, her kürt potansiyel bir tehdittir.
“Kürtler” nasıl görüyor “onları”; Dilimizi dahi özgürce öğrenme hakkını vermiyorlar bize, köylerimizden tehcir ettiler bizi, gurbete ve asimilasyona zorladılar bizi, kimliğimiz ve doğum yerimiz ortaya çıkınca dışlıyorlar bizi...
Sonuç ortada ben diyeyim 30 bin siz deyin 50 bin kişi öldü, ne farkeder ha bizden olsun ha onlardan. Hepsi bir plandı ve uygulandı...başladı mı onlarla da; biz, siz...
Bu arada yukarıda bahsi geçmeyen bir de “aleviler” var. 1980’den beri, Alevi çocuklara Sünnilik zorla öğretilmiş camları pencereleri alevilerin de vergileriyle takılmış okullarda. Ermeni, Rum ve Yahudi öğrenciler bir süre önce sıyırdı yakayı bu insan hakları ihlalinden, Aleviler ‘bizdensiniz’e kurban gitti, cebren Sünni Diyanet İşleri’nin baskısı altında tutuldular...
Onlar da sebebi belli olmayan bir şekilde dışlanmışlar, okullarda din derslerinde mecbur bırakılmış sunni kitaplara, yıllarca cemevi açamamışlar, açılanlara diyanet alevi din adamı atamamış, maaşını vermemiş. Orda da durum aynı;biz, siz...
Eğer bu saydığımız ayrılıkcılardan! Değilseniz, söyleminiz malum klişe; Aman uzak duralım, hepsinin bir “gizli planı var bunların”, “ülkeyi bölmek istiyorlar” bunlarla görüşülmez, bunlardan kız alınmaz kız verilmez, sinemaya gidilmez, doğum gününe çağrılmaz, iş yapılmaz. Birşey hariç “bir çıkar varsa” olur. Yine “maslahat” ilişkisi yani, o olabilir...
Kim yaptı bunu...Kim olacak “devlet” dediğimiz o canavar. Daha doğrusu devletin gücüne sahip, devlet içindeki Pattonlar, Nicholsonlar,Hitlerler, İnönüler, Menderesler...ben ler, ben yaptım diyenler, ben bilirimler, ben, ben, ben...
Biz biliriz siz bilmezsiniz dediler yıllarca, biz biliriz bu din afyon gibidir, kuran kurslarını yasakla, imam hatipleri kapat, başörtüyü yasakla...bunlara demokrasi yaramaz, bunların başını ezeceksin daha ayağa kalkmadan...hesap yaptık şu kadar yıl sonra ele geçirecekler “devleti”...”İran” da da böyle olmuş, herkes uyurken bu dinciler uyumamış devrim yapmış dediniz...biz biliriz dediniz; CHP ye üye isen vatan hainisin dediniz, Vehbi Koç’u bile istifa ettirdiniz o partiden “bizim” partimize üye ol yoksa...dediniz. Bizim partimize üye olmayan “patates dinine mensuptur” dediniz...
Biz biliriz dediniz “bizden” olmayanlar ayrılıkçıdır, faili meçhul cinayetlerle öldürdünüz işadamlarını, gazetecileri ve yazarları...köylüleri göçe zorladınız...DNA sı ile oynadınız halkın ve kardeşliği bitirdiniz...
Gerekçe ne idi; siz bilmezsiniz biz biliriz...

Bu arada hazır yeri gelmişken şu “devlet” olgusunu biraz irdelemek isterim;
Hiçbir gelişmiş ülkede “devlet” kelimesiyle karşılaşmazsınız. “Hükümet” vardır, “yargı” vardır, “yasama organı” (ya yalnızca milletvekillerinden oluşan ya da ayrıca senatosu olan) vardır. Bir de Jan Jack Russo’nun tabiriyle “yönetenlerle yönetilenler arasındaki kontrat; Anayasa”. Bunlar düzeni, sistemi oluşturur. Devlet adında ikamet adresi belli olmayan bir güç yoktur, adresler bellidir. Silahlı kuvvetler, başbakana ya da başkanlık sistemi varsa başkana bağlıdır. Polis de buna dahil. Hatta Amerika Birleşik Devletlerinde polis, belediye başkanına bağlıdır büyük şehirlerde, köyde kasabada ise “sheriff” i halk seçer. Devlet yoktur hiçbir medeni, gelişmiş, demokratik ülkede. Bir tarafta yukarda saydığım “denetlenen”, “kontrol edilen” güçler ve diğer tarafta da “millet” ve “halk” vardır. Yönetilenlerin birinci görevi “vergi ödemek” sonra da “oy kullanmaktır”. Nokta...Bunun dışında ne devlet, ne derin devlet, ne batı çalışma grubu, ne infaz ekibi, ne kontrgerilla, ne özel harekat, ne ergenekon, ne devlet terörü, ne polis devleti....
Ha bu gelişmiş ülkeler, ülkeleri dışında bu hakları, özgürlükleri ihlal ederler, kanlı ihtilaller yaparlar, ülke istila ederler, sivilleri öldürürler, haksızlıklar yaparlar; petrol için, altın için, silah satmak için...Ama hiçbir zaman kendi halkına yapmazlar bu zulmü, yapamazlar. Çünkü “check and balance” sistemi vardır, sistem onları denetler ve gerekirse cezalandırır.

2. Bu inat, “kişibaşına düşen milli geliri” ve “refahımızı” da engellemiştir...
Nasıl mı?
“ben” ler, bütçeyi, silaha ve çiftçiye harcamıştır. Silaha harcanan para, orduyu büyütmüş ama daha güçlü yapmamış bilakis hareket kabiliyeti zayıf hantal bir ordu yapmıştır. Böylece tek sermayesi birmilyon vatanı için canını vermeye hazır mehmetcik ve milyonlarca vatan evladıdır. Maalesef adrese teslim , balistik , nükleer başlıklı kıtalaraşırı füzelerimiz, hayalet uçaklarımız, uçak gemilerimiz, nükleer denizaltımız, istihbarat uydularımız yoktur.
Çiftçiye harcanan para ise “kötü siyasetçiyi” büyütmüş, çiftçiye pancar, tütün, mısır, et, süt için dünya fiyatlarının 3-5 katı rüşvet gibi fazla para vererek, sen yeter ki bana oy ver ben sana bakarım, sen hergün köydeysen kahvede otur, şehirdeysen gecekondunda otur, dokunulmazsın. Ama yeter ki bana oy ver. Ne çıkmış ortaya; denetlenemeyen, dizginlenemeyen, yandaşlarına dolayısıyla kendi cebine oluk oluk para aktaran siyasetçiler, politikacılar...Ve onların kölesi olan 550 vekil...
Yaratıcılığı ölmüş, katılımcı demokrasiye inancı zayıf, moralleri sıfır bir nesil yetişmiş. Bir nesil ortalama 20 yıldır desek ve bu düzen nereden baksanız 60-70 senedir devam ediyor desek ne çıkıyor ortaya; 3 nesil, 4 nesil böyle yetişti, uçtu yıllar, uçtu paralar, öldü civanlar, mehmetcikler...

Kim yaptı bunu; “Ben” bilirim diyen dindarıyla sosyal demokratıyla solcusuyla sağcısıyla siyasetciler, başbakanlar, cumhurbaşkanları, bakanlar, generaller, müsteşarlar, genel müdürler, belediye başkanları, yani atandıktan veya seçildikten sonra bizi yalnızca kendi inatlarıyla ve önyargılarıyla yönetenler. Başkasını dinlemeyenler, kendilerini geliştirmeyenler, kitap okumayanlar, sinemaya gitmeyenler, otobüse binmeyenler, havaalanında vip ten geçenler, halk pazarına girmeyenler, sevmedikleri “sizlerin”söylemlerine, haklarına kulak vermeyenler, hep “bizden” leri dinleyenler.
İşte sonuç ortada; ülkemizi bu hale getirdiniz. Bizler ve sizler kampları oluşturdunuz, bizden, onlardan insanlar oluşturdunuz. Türkiye’de herkes bir “taraf” ama herkes. Ortada olan çok az ama çok az uzlaşmacı insan var. Ya dinci, ya solcu, ya kürtcü, ya bölücü, ya ülkücü, ya Atatürkçü ya laik...
Yönetenler; Biz biriz, biziz ve bizden hiçkimsenin diğerine üstünlüğü yoktur...Bizi kardeş yapın ve gücünüzü dışarıdaki düşmanlara yöneltin, onları yenmek yoketmek için harcayın bütçemizi, silahımızı, sesimizi...Nasıl olur bu canım demeyin, isterseniz Singapur’u inceleyin.
Yönetilenler; Bu ülkenin vatandaşı olduğu sürece “ben”im gibi olmayan herkesi seveceğim bugünden itibaren deyin. Ben yok biz varız. Bizi sevmem için töleranslı ve hoşgörülü olmam lazım, dinlemem lazım başkalarını pür dikkat, onun gibi inanmasam da ona saygı duymam lazım deyin. Önyargıyı bırakmam lazım hem de hemen hiç gecikmeden deyin...
Ne mi olur bu inadı ve önyargıyı bırakırsak...
Çok iyi olur, insan oluruz herşeyden önce ve biz oluruz...
Yaşasın biz...

Karar verme sanatı

KARAR VERME SANATI...
İyi günde, kötü günde, evde, seyehatte Allah eksik etmesin hergün ya elimde ya ekranda Hürriyet ve Sabah gazetelerini mutlaka okurum, Cumartesi, Pazar ve tatil günleri gazete sayısı artar. Bir muhalif gazete (genelde Vatan veya Cumhuriyet), bir iktidar yanlısı gazete (Yeni şafak, Star veya Vakit) bir de mutlaka Taraf...Bence her Türk işadamının o dönemin iktidar yanlısı bir gazeteyi hergün okumasa da arada bir takip etmesi şart; yeni iş imkanları, ihaleler, yurtdışından gelen heyetler, bakanlıkların yeni projeleri...Hepsi önemli şeyler bunlar ve daha çok Ankara’nın ne kadar çok çalıştığını göstermek için yandaş gazetede çıkarlar. Tecrübeli iş adamı Hüseyin Bayraktar’a sorduğunda bir gazeteci “Nasıl zengin oldunuz?” diye, “Resmi gazete okuyarak” demişti kendisi. Eee tabii bütün ihale ilanları orada çünki... Bir de muhalif gazete şart. Ordan da dedikoduları ve gelebilecek tehditleri takip edersiniz, tedbirinizi almaya çalışırsınız.
Gazete okurken en keyif aldığım şeylerin başında yazarlar ve köşe yazıları gelir...
Hıncal’ı hiç kaçırmam; çok sınırlı vaktim varsa bile “hayat ve spor ile ilgili sözler” i okurum bir de varsa fıkrasını...Tabii ki “Pazar neşesi” ve bazen de “yasemin”in seçtikleri. Hıncal’ın sosyal faydaları da saymakla bitmez. Örneğin; Hıncal olmasa Istanbul trafiği ne olurdu bilemem, FSM köprüsünün bitimine Etiler, Emirgan çıkışını onun sayesinde açtılar, bir maganda gördü mü, bir trafik canavarı, hemen korkusuzca plakasını yazar, ihbar eder.
Ne kadar uğraştıysam futbolu kendime sevdirmek için ama beceremedim, o yüzden futbol yorumlarını pek “algılayamıyorum” ama Hıncal bir ermiştir derler ya ne dese yeridir...
Ahmet Hakan; niye yalan söyleyeyim favorilerimden oldu artık, onsuz olmuyor...Ankara dedikoduları, tarihsel takunyalı itirafları felan hoşuma gidiyor...Eee ne de olsa bizde de var az da olsa bu tür itiraflardan. Biraz da ayna gibi benim için o, bakınca kendimi görüyorum biraz...
Nazlı Ilıcak da dikkatimi çekiyor artık, Ankara dedikodularını severiz bizler...Bir de altyapısı “açık” ama muhafazakarlara ılımlı bakan nadir aydınlardan. Tarafsız olabiliyor çoğu zaman eleştirilerinde. Dar kafalı değil...
Seçim zamanı, kaos zamanı Yavuz Donat...”Bakalım Süleyman ağa ne demiş yine”yi merak ediyorsam eğer...
Şükrü Kızılot, neşelenmek ve vergi mevzuatını öğrenmek için...yani “devlet baba başımıza neler getirebilir aman dikkatli olalım”ı merak edenlere...
Ve...Ayşe Arman...ben bu kadına hayranım, hem de yıllardır. Aman Allahım her hafta ayrı bir yaratıcılık, ayrı bir merak... Bir kere yazıları müthiş ter kokuyor, yani çok emek var... İnceliyor, araştırıyor, okuyor, soruyor öyle çıkıyor okurunun karşısına ve hiç kimse umurunda değil. İşini doğru yapıyor. 94 te benimle bir roportaj yapmıştı ve çilekli otobüsleri yazmıştı methede methede bitirememişti reklamlı otobüs projesini. Belki de sevgim öyle mi başladı kendisine bilmiyorum ama olabilir de...Bir de poz vermeyi en iyi bilenlerden. Kesinlikle klasik poz verenlerden değil hani konuğuyla yan yana oturuyorlar aralarında bir çiçek veya birlikte çay içerken felan değil...Konuğuna arkadan sarılmış, plajda, motosikletin üstünde...süper
Osman Müftüoğlu, onu okuyup kaliteli yaşayabilir insan bence. Bilgileri esirgemiyor zaten tek geriye kalan okuyanın iradesi...
Dilek Önder, müthiş bir yazar...bir kere herşeyden önce özgürce yazıyor, kadın erkek ilişkilerinde, seks konusunda içten, rahat ve biraz erkek düşmanı olması da beni cezbediyor herhalde, ayna misali bakıp kendisine yararlanıyoruz...
Ruhat Mengi, Ayşe Özyılmazer, Ruşen Çakır, Süleyman Ateş, bazen de Reha Muhtar...
Evet gelelim konumuza...
Hıncal’da okudum bugün, güzel bir öykü; işte size öyküyü sunuyorum; kopyala yapıştır sağolsun...
Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer.. Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış hatta..
Efendim köyde bir yaşlı adam varmış.. Çok fakir.. Ama kral bile onu kıskanırmış.. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..
"Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı" dermiş hep..
Bir sabah kalkmışlar ki, at yok..
Köylü ihtiyarın başına toplanmış..
"Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler..
İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.. Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.."
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.
Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler..
"Babalık" demişler.. "Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.."
"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar.. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?.." Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler..
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.
Köylüler gene gelmişler ihtiyara..
"Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler..
İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar.. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler..
"Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.."
"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar.. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."
Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında:
"Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
.............
Evet gelelim kıssadan hisseye;
Aslında bir kelimeyle özetleyecek kadar kısa; Sabır....
Ama biraz açalım isterseniz;
• Aman ha yukardaki kıssadan çıkardığımız sonuç, kararsızlık en doğru karardır olmasın. Olaylar vuku bulduğunda hüküm vermek için acele etmeyin diyor Lao Tzu. Bakalım arkasından ne çıkacak bu olayın deyin bekleyin sabırla. Kur’an’da da Kehf suresinde birçok örnek var bu konuda. Unutmayın bir yol ayrımı varsa yön seçmek zorundasınız, ortadan gidemezsiniz.
• Zamanında, acele olmayan ama gecikmeyen karar karardır.
• İnsanoğlu acele tahminde bulunmaya, dedikodu etmeye, zan etmeye meyyaldir. Bekle gör...Karar vermek için değil, hüküm vermek için öncelikle biraz bekle ortalık aydınlansın, sis bulutları bir kalksın.
• Lider, herkesin paniklediği ve acele ettiği yerde sakinliğini koruyandır. Bu konuda New York eski belediye başkanı Gulliani’nin 11 Eylül’deki sakinliği ve basiretli kararlarını örnek alabiliriz bir de islam tarihinde savaşçı komutan Halit bin Velid çok büyük örnektir, zaten o yüzdendir ki girdiği hiçbir savaşı kaybetmemiş. Atatürk de İnönü muharebesindeki yenilgiyi duyunca bir yenilgi önemli değil, önemli olan vatanın kurtulmasıdır anlamında “hattı müdafa yoktur, sathı müdafa vardır” demiştir.
• Başınıza gelen bir musibet belki de sizin için bir nimettir, bunu zaman gösterecektir.
• Karar vermek ayrı, hüküm vermek ayrı şeylerdir; bir konu hakında hüküm verirseniz duygularınızı yönlendirmiş olursunuz, hızlı hüküm vermek ön yargı ile olur ön yargı da kötü birşeydir, sağlıklı ve adilce bir karar aldırmayabilir insana. Onun için bir konu hakkında hüküm vermeden önyargılarınızdan arınmaya çalışın.
• Duygularımız, düşüncelerimizi oluşturur, düşünceler de eylemlerimizi. Onun için duygularınıza hakim olmaya bakın.
• Eskilerin bir tartışma konusu vardır; saçma bir tartışma...İctihad kapısı kapandı mı açık mı? Dini fetvalarda yani olay bitmiş midir? Yoksa yeni görüşler ortaya atılabilir mi? Yeni fetva yok demek akıl durdu demek. Hani yukarıda diyor ya “karar verdinmi akıl durdu demektir” yeni fetva yoksa, ictihad yok demektir ve akıl durdu demektir. Allah muhafaza...

Sonuç olarak, hikmetli, basiretli “cool” kararlar alabilmemiz gerekir, onun için de acele yok, telaş yok, sinirlenmek yok, kızmak yok, sukuneti elden bırakmak yok, acele hüküm vermek yok...
Doğru karar verebilmek için dikkat ettiğim şeyler vardır benim, onları sıralamak isterim tek tek,
• Kalem kağıt kullanırım; bir T cetveli çizer ve olumlu, olumsuz yanları yazarım. İnsan yazarken doğruları daha net keşfeder.
• Mümkünse güvendiğim birine analizleri yapar, kafamdakileri anlatırım ve kararımı söylerim. İnsan düşünürken ulaşamadığı gerçeklere konuşurken ulaşır. Bu konuştuğunuz kişi sizden daha akıllı olursa ne ala arada analizleriyle kapalı kapılarınızı açar.
• Kalbimin sesini dinlerim ama aklımın dediğini yaparım, bazen de kararım yanlış çıkar o zaman da derim ki bak kalbimin rahat etmediği bir iş yaptım böyle oldu işte...kendimi avutmak için herhalde.
• Fatih Sultan Mehmet, aklımdan geçenleri sakalımın teli bilse sakalımı keserim diyor işte ben de öyleyimdir; gizli tutarım kararımı hatta hedef şaşırtmak için kararımın tersini ihsas ederim, hani hakim ceza vereceği sanığa iyi davranırmış ya...Kararı çok dillendirmemek gerekir.
• Hayatta başımıza gelenler aldığımız kararlarla çok ilgilidir, çünkü karar bir seçimdir ve taraf belirlemedir. Örneğin; Araba alacaksınız hangisini alacağınıza karar vermelisiniz. İsterseniz dökelim mevcut durumu; maaşlı bir çalışansınız ev kirası maaşınızın 1/3’ü, kredi kartınızın asgari tutarı da maaşın 1/3’ü kadar geliyor her ay, geriye kaldı 1/3; o da gıda ve zorunlu ihtiyaçlar vs...o zaman siz taksitle araba alamazsınız. Ya elinizdeki birikmiş paranızla alırsınız ya da taksitsiz ödeyeceğiniz eş dost borçlanmasıyla. Gelelim hangi aracı alacağınıza. Eviniz Fatih’te işyeri Tuzla’da. Aracınız mutlaka dizel yakıtlı olmalı modeli cinsi önemli değil çünkü uzun mesafe yol yapacak. Mesleğiniz, reklamcı veya modellikse aracınız gözkamaştıran cinsinden olmalı, modeli eski olabilir, benzin yakıtlı da olabilir. Yani duruma göre karar ama doğru karar...
• Yeni öğrendiğim bir şey daha var önemli kararlar arefesinde iyi nefes alırım, iyi nefes iyi oksijen demektir, “oksijenin olduğu yerde yanlış olmaz” demişti Nevşah Fidan “doğru nefes alma seminerinde” ne umutsuzluk kalır, ne mutsuzluk, ne kanser hücresi ne de hastalık.
• Aldığınız karardan iş sonuçlanana kadar vazgeçmemelisiniz, bir zaman sonra kararınızın yanlış olduğunu anlasanız dahi geri adım atmak en kötüsü. Aman siz siz olun yanlış karar almayın...

Herşeyi anlamak için zamana ihtiyaç var...
En önemlisi de en sonunda Tanrıya dua edip “aldığım kararı destekle ve beni başarılı kıl ya rab” dediyseniz dua da kabul olursa yaşadınız..
Haydi hayırlı kararlar...

Özür dilerim,

ÖZÜR DİLERİM

Geçen gün, sonunda Can Dündar’ın eseri “Mustafa” ya gittim sinemada.

Sinemada uzun metrajlı film seyretmek benim için “gıda” mertebesindedir. Nasıl “müzik” ruhun gıdasıysa film izlemek te benim ruhumun gıdası herhalde. İyi filmleri hiç kaçırmam, hatta çok iyi bir filme bıkmadan birkaç kez gittiğim de olmuştur. Kimi zaman filmin yönetmenine bayılırım kimi zaman senaristine; çekim açılarını, ışığı, ses efektlerini ve oyuncuların ustalıklarını hepsini sanki setteymişim gibi analiz eder incelerim. Bir filme ruhu üfleyenlerden birisi de yönetmenidir. İyi bir yönetmen kötü bir senaryoyu muhteşem bir film haline getirebilir ya da harika bir senaryoyu berbat edebilir.

Kiminin de senaryosuna bayılırım her şeyden önce... Film senaryosu apayrı bir yetenek ister; akıcılık, dil, kurgu, yarattığı gizem ve heyecan. Heyecan olmadan sinema filmi olmaz. Hani adam banka soygunu yapıyor ama öyle heyecansız olmaz bu iş; tam o sırada müdüre selam vermek için kasabanın Şerif'i girer ya da oğlan kıza aşık ama filmin ortalarına kadar söyleyemez ya, sen de habire içinden: 
“Hadi söylesene, ne duruyorsun?” der durursun. Senaristin amacı seni senaryonun içine sokmaktır, başarmıştır da bunu. Sinema filmi, roman gibidir; seni hiç içinde bulunamayacağın ortamlara sokar, alır uzaklara götürür, yeni insanlar tanırsın, yeni yerler görürsün. Araştırması ve hazırlığında alın teri olan filmlerden çok şeyler öğrenir insan. Ben iyi bir filmden çıkınca kendi kendime: “Vay be...” deyip mırıldandıysam eğer bilin ki benim için “film iyiydi”. Tabii antraktta veya film başladıktan yarım saat sonra salonu terk ettiğim, hiç zevk alamadığım filmler de olmuştur. N'apalım? ne kadar seçerek de gitsek arada bir çıkıyor öylesi de...

Yerli sinemada son 10-15 senedir çok güzel yapıtlar çıktı. Benim favorim ise “Yavuz Turgul” filmleri... Filmin başında bir “abi” gibi elinden tutuyor adam, harika bir yolculuğa çıkıyorsunuz beraberce, heyecan dolu, acı, ızdırap, sevgi, aşk, duygu yüklü bir yolculuk. Sonra tekrar geri getirip bırakıyor sizi eliyle aldığı yere, sağ salim ama daha da heyecan dolu olarak.

Benim çocukluğum ve gençliğim muhafazakar bir mahallede geçti... Her ne kadar ben arada kaçıp gitsem de sinemaya gitmek diye bir şey yoktu bizim mahallede, tiyatro yok, televizyon ise şeytan icadı. İlkokulu Ankara’da okurken daha serbesttik, softalık Erenköy’de başladı demek ki. Ankara, Cebeci meydanındaki sinemaya çok giderdik; kovboy filmleri, Türk filmleri; Türkan Şoraylı, Cüneyt Arkınlı, Cilalı İbo'lu filimler... Bir de en büyük eğlencemiz günde ancak 3-5 saat çalışan siyah beyaz TRT televizyonuydu. Uzay yolu, dedektif Kolombo, haftada bir TV’de sinema. En önemlisi de akşam saat 7'deki Haberler... Herkes suspus olurdu o saatte hatırlıyorum çünkü babam haberleri seyrederken sessizlik isterdi.

İlkokul yılları günlüğümdeki notlarıma baktım geçen, ilkokul yıllarında TV'de film oynadığı gün yazdığım nakarat hep aynıymış; “film güzeldi...” Ben çocukluğumdan beri demek sinema aşığıymışım.

Yıllar geçti, biz ailecek İstanbul'un muhafazakar semti Erenköy'e taşınmıştık, ben de Ortaokul ve Lise'yi orada bitirdim. O günlerde Erenköy’de etrafımızda “etten duvar” abilerimiz vardı. Büyüklerimiz, abilerin amacının gençlerin kumara, uyuşturucuya bulaşmaması, kötü yola düşmemesi gibi ulvi düşünceler olduğunu sanardı ki bizlerin onlarla takılmasını desteklerlerdi. Abilerin organize ettiği Kung-fu ve Judo derslerine giderdik ve bazılarının tarih sohbetlerine katılırdık. Şimdi anımsıyorum da o sohpetlerin kimisinde konuşmacıların bazılarının Cumhuriyet'in kuruluşu ve Osmanlı'nın bitişi hakkında bize anlattıkları tam bir yalanlar silsilesi ve beyin yıkama operasyonuymuş. 

Ben, o etten duvar insan tüccarı abilerin gençliğimde anlattıklarını değil gerçekleri araştırıp öğrendikten sonra şunu anladım: Atatürk'ü anlamak hiç zor değil.

Üniversite yıllarımdan sonra Atatürk hakkında bir çok kitap okudum. Beni en çok heyecanlandıranlar şu kitaplar olmuştu: İş Bankası Yayınları'ndan çıkan “Atatürkün Okuduğu Kitaplar”, "Bozkurt”, “Latife Hanım”, "Tek Adam" ve Lord Kinross ve Mango’nun Atatürk kitapları. 

Gençliğimde etten duvar çıkarcıların kara propagandalarından kendimi korumak için o zaman yeterli araştırma yapmayıp bunu geciktirdiğim için senden özür diliyorum Büyük Atatürk.

Pınar,

PINAR
Lise’de aşık olmuştum Pınar’a, hala aklımdan çıkmaz onun aşkı... nasıl sevmiştim onu nasıl...
Göztepe, Aryemehr lisesinde okurken uzun tenefüslerde sahile iner deniz kenarında denize derin derin bakar, Pınarı düşünür ve zaman zaman ağlardım onun aşkından...
Okula giderken hemen yanıbaşımızdaki parkın içinde bir zamanlar lunapark kurulurdu, orada dönme dolap atlı karıncaya beraber binerdik pınarla elele...
Sarışındı, yeşil gözlü, yuvarlak yüzlü, orta boylu, beyaz tenli, ince, narin, kibar, seksi, az konuşan ama sosyal, kızların arasında başı çeken, lider ruhlu, dersleri hep pek iyi, takdirlik, teşekkürlük benim gibi. Yani liste ne kadar uzasa o kadar iyi özelliklerle dolu, haliyle hiç kötü bir alışkanlığı yok ve tek kelimeyle mükemmel...
Uzun bir pardüsesi vardı Pınarın, hani itfayeci pardüsesi derdik eskiden...Kemeri var tokalı... bej.
O zamanlar, beatleslar, yabancı pop, ilhan irem, nilüfer dinlerdik hep ama nedense takıldım “Bir zamanlar ben de deli gibi sevdim, o bana dert ben ona mutluluk verdim...” dinliyorum katıksız arabesk, hem de damardan...Orhan abiden dinliyorum özellikle. Biraz da dindarlık var “bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim..” e gelince mırıldanarak geçiştiriyorum hani günah olur Allah’a isyan olur diye...Alkol, bira, esrar, duman hak getire adı bile yasak bana...dertlenince açıyorum babamın hediye ettiği Grundig marka teybi arka arkaya Orhan abiyi dinliyorum için için...Neden saçların beyazlamış arkadaş, sana da benim gibi çektiren mi var...Bir zamanlar ben de deli gibi sevdim, o bana dert ben ona mutluluk verdim...
Tek sırdaşım günlüğüm, herşeyi ona yazıyorum, bugün şöyle giyindi, böyle güldü. O ve onunla ilgili ne varsa yine o yine o hep o...Günlüğü de bir gün abim bulmaz mı rezil olduk, aldı eline bir taraftan okuyor bir taraftan gülüyor, dalga geçiyor. Allahtan ismini rumuzlu yazmışım P demişim...Ben nasıl kızıyorum ama büyük benden işte aldı eline vermiyor, ben etrafında dolanıp duruyorum elinden kapmaya çalışarak ama iki eli havada kutsal kitapla dua eder gibi, bana kaptırmamak için günlüğü...neyse hepsini okudu rahatladı bana verdi. Ben kıpkırmızı ve kızgın...bir daha da yazmadım bişey bulur da okur diye, hep içime attım, sonunda da herhalde doldum ki atacak yer kalmadı ve yavaş yavaş bitti o aşk. Daha bugün oldu Pınara söylemeden, söyleme cesareti bulamadan. Evet tam anlamıyla platonik bir aşktı benim Pınar’a aşkım en az iki-üç yıl sürdü, doğum gününde onun evine gidiyordum, dans ediyorduk, beraber ders çalışıyorduk, ona gözüm gibi bakıyordum ama kıyamıyordum söylemeye, herhalde biter, devam etmez, benden uzaklaşır, kızar diye mi düşünüyordum bilmiyorum ama işte öyle. Nasıl delikanlılık bu şimdi anlam veremiyorum ama öyleydim demek ki o zaman, içine kapalı, duygusal....
Tabii ki asıl sorun aile baskısı, mahalle baskısı. Erenköy’de yaşıyoruz, babam rahmetli saygın bir din alimi, süper bir insan, bizi çok iyi yetiştirmeye gayret gösteriyor. Hem dini dersler veriyor; arapça, Kuran, osmanlıca, islam tarihi, ilmihal bilgileri...hem de Meydan Larrouse’dan parçalar okuyor, milletvekilliği yapmış, siyasal mezunu ağır biri, bize dışardan ingilizce dersler aldırıyor hatta zorla 2 yaz abimle beni Londra’ya ingilizce kursuna gönderdi. Bizim tabularımızın müsebbipleri babacığım değil, dini sohbetlerin abileriydi belli ki...Allah babamdan razı olsun, rahmet eylesin, huzur içinde yatsın. O zamanlar moda bir şey var yurtdışından bir akranınla yazışıyorsun mektupla. Tabii ne msn var ne yonja ne de dating siteleri...Benim yazıştıklarım hep erkek arkadaş. Hoş öyle hemcins eğilimim de yok ama dindarlık baskısı biraz hani dinde olmayan cinsinden, hani peygamberden bile daha yobaz olan cinsten...Bir gün babam “evladım senin neden kız arkadaşın hiç yok, hatta mektup arkadaşların bile erkek” dediğinde bir cesaret Pınarı söylesem mi acaba? Bana yardımcı olur mu Pınara ulaşmamda bile demiştim ama nafile...nerde...Kızardım bozardım, bişey söyleyemedim.
Şimdi düşünüyorum da benim aşkım aslında hem Pınara hem de “günah” korkusuyla arama mesafeler koyduğum karşı cinsin tamamına idi, yengeç burcuyum ya biraz da duygusallık vardı serde...Evdeki aile problemlerinden, vatan millet sakarya politik ciddi konulardan, okuduğum cilt cilt ağır felsefe kitaplarından, dini sohbet toplantılarından bir kaçış...sığınacak bir liman...Devir de 12 Eylül öncesi devir, siyaset, politika, boykotlar, 1 Mayıs, Kahramanmaraş olayları, kan revan velhasıl. Bizim okul da o zaman “Maocuların” elinde herbir olayda okul tatil, neymiş devrim şehitlerini anıyoruz, boykot, eylem...Bir taraftan can korkusu, Anneciğim ayetel kürsü ile beni evden gönderiyor arka “sağ” cebimde “astar”dan diktiği “seccade” ben, merdiven altında, “hademe odasında” öğlen ve ikindi namazlarını kılıyorum okulda. Zinhar kazaya bırakmak aklımdan bile geçmiyor çok şükür. Hatta birgün arkasındaki duvara iktidara göre poster koyan “Müdür” beye çıktım. O dönem CHP iktidarda “mescid” istiyoruz dedim rahatca namaz kılabilmek için, kovmuştu beni odasından “okumak da ibadet git kaza et” deyip bir de müftü gibi fetva vermişti. Babam da herhalde çocuklar “bozulmasın, kötü yola düşmesin” diye bizim seçtiğimiz yola ses çıkarmıyor, en azından korurlar kendilerini sağcılıktan solculuktan, esrardan, eroinden diye düşünüyor. Gelgelelim benim içim kaynıyor...
Yine yalnız yalnız eve yürümeye başladığımda ne düşünüyordum zannediyorsunuz...tabii ki Pınarı düşünüyordum, onun kadife sesini...elini hiç tutmamıştım bir sevgili gibi ama yumuşacık, sıcacık elini tutuyordum hep hayalimde. Sarı sarı saçını okşuyordum ellerimle...
Birkaçyıl önce Metin buldu beni...Bir telefon, sekretere demiş ki ben onun liseden arkadaşı Metin Derinsü...aaa benim kankam, bizim metin...O Sosyal demokrattı bense islamcı, o İsveç modeli diyor ben de Hz Ömerin adaleti diyip kardeş kardeş tartışıyoruz o zamanlar. Ama birbirimizi çok seviyoruz. Benim şirketle ilgili Hürriyet’te bir haber çıkmış, şirketimin adından bulmuş beni uğraşıp didinip...Neyse buluştuk, dertleştik,sarıldık, öpüştük...Büyük bir mütahit olmuş daha doğrusu onun tabiriyle “land developer” helal olsun yakışır Metin’e...
Duramadım sordum “Pınar napıyor?” dedim...Pınar bizim sınıftan biriyle evlenmiş, mutsuz olmuş, kocası hergün dövüyormuş benim sarışın melek prensesimi ve boşanmışlar. Nasıl üzüldüm, nasıl dertlendim, elimden gelse bulup eşek sudan gelinceye dek dövecem o oğlanı ve Pınara sahip çıkacağım, ama nafile. Zaten karşısına çıksam tanıyacak mıydı ki beni..Metin’e bile söylemiş değilim ki. Ona bile sorarken birkaç kişinin ismiyle beraber sordum hani çakmasın diye...benden başka kimse bilmiyordu ki Pınara olan aşkımı...
Neyse şimdi en azından biliyorum ki o tekrar evlenmiş, iyi ve umarım bundan böyle de iyi olur...
“Keşke” kadar kötü, anlamsız, pişmanlık dolu, hata dolu bir kelime olamaz ama diyorum ki keşke en azından söyleseydim onu ne kadar sevdiğimi, reddetse, dalga geçse bile en azından “söyledim” derdim ve reddettiği için de belki siler atardım kalbimden onu.
Teşekkür ederim Pınar...bana gençliğimde o tarif edemediğim mutluluğu yaşattığın için... acı da verse uçurduğun için beni, hayalime girdiğin için, rüyamda dolaştığın için, gözümü kapattığımda elimi tuttuğun için... Seni düşünürken duygulanıp, sevinçten ağladım, rahatladım, boşaldım... Sana layık olmak için çok çabaladım, bayramlıklarımı hep senin doğum gününe sakladım biliyor musun?... senin suretinde iyi bir insanı sevdim, ona değer verdim, belki kendime çekidüzen verdim, saçımı taradım, dişimi fırçaladım , belki de hatalarımı senin için hep sorguladım ve düzeltmeye çalıştım... O tutucu, baskılarla ve tabularla dolu hayatımın tek gizli neşesi, tek enerji kaynağı, beni hayata bağlayan atardamarım, serum hortumumdun sen, sığındığım liman... O zaman sevdiğim tek gerçek insan...
Teşekkür ederim sana Pınar, binlerce...

Sex ve para

SEX VE PARA
İkisi de yetenek, ikisi de bir tutku...
Sex...
Bir erkek 60 yıl yaşamış ve nereden baksan 15000 kez sex yapmışsa ve en az bir o kadar da orgazm olmuşsa, ya da bir kadın. 40-50 küsür yıl hergün, hergün, hergün...Ne kadar şanslı değil mi?
Bizim bir Mehmet amcamız vardı Selçuk, Şirince’de yaşar, Selanik göçmeni, şeker mi şeker bir amca. 70 yaşlarında, hala ruhu genç, arazileri var meyve yetiştirip satıyor , evleri var pansiyon yapmış onları. Birgün dedi ki ; bak sana ne diyeceğim...eğer bu oyuncağın bugün işe yaramayacağını bilseydim neler yapardım neler. Siz siz olun kıymetini bilin yaşınızın.
Geçen “elegy” filmini seyrederken düşündüm de yaşlılığında bir genci sevince , korku sarıyor insanı demek; ya beni beğenmezse, ne yaşarsak yaşayalım bir genç gelip alacak onu elimden. Ya onu tatmin edemezsem, ya orgasm olamazsa benimle bu sefer de, ya ben başaramazsam bu sefer. İlaçlar da red bull da cevizle pekmez de bir yere kadar acaba mesir macununu mu denesem?
Ha bir de çevre baskısı var doğru ya. Bana yakıştırırlar mı yanımda görseler. Ne diyecekleri şimdiden kulaklarımda çınlıyor; kızı yaşında...
Kimler en güzel sexi yaşarlar bilir misiniz, tadını çıkarırlar Mehmet amcayı çatlatırcasına;
1)Hani vardır ya her ailede bir tane “kaybeden” loser, okulları zaten hep çiftdikiş bitirmiştir, adam olunca bir kaç iş batırır veya bir türlü bir iş tutturamaz, evlenir boşanır...biraz da çapkındır eğlenceyi sever.
2)Bir de köyde sevişmekten başka eğlencesi olmayan “cahil köylü” dediğimiz adamlar. Zaten çocuk yapmaktan da korkmazlar 2-3 hanım 10-15 çocuk. Her gecce sex... hele kış olup da kar yağdımı deme keyfine sobayı yak, bebeleri uyut, doğru yatağa, yorganı çek başına... anaya yakalanma korkusu da varsa değme keyfine...
3)Müslüman, musevi ve hinduların aşırı dindarları da şanslıdır. Tebaayı büyütmek için bol bol sevişirler. Hristiyan rahip, rahibeler için aynı şeyi söylemeyeceğim onların “rivayetleri” bize ulaşana kadar biraz tahrifata uğramış sanırım...kötü...
4)Bir de zamparalar var sexin nimetiyle tanışan...Mankenler, güzel uzun boylu zayıf genç kızlar hep kollarında onların. En güzel de onlar sevişirler de ondan olsa gerek. Çünkü onlar “ücreti mukabili” yaptıklarından hakkını verirler. “Ah sevgilim daha yeni banyo yaptım saçımı kuruladım yarın sevişiriz” demezler. Şimdi istiyorsan şimdi, öğlen işten kaçıp buluşursak da istersen ayaküstü...
5)Sanatçılar, dünya yıkılsa umurunda olmayan meteliksiz, beş parasız, cebi delik bohem yaşayan sanatçılar veya sanatçı ruhlu yaşayanlar. Bir dilim pizza bir kolaya razıdır ama o akşam sevişmeden yapamaz. Arada bir duman çekmenin keyfine varanlar onlar...
6)Eh onları da saymadan edemeyeceğim “kroyum ama para bende” diyenler yani...Ne mutlu onlara. Sevişmenin keyfine varabilenlerden onlar. Millet istediği kadar onlara kro desin.
Bir keresinde trafik sıkışmış bekliyoruz akşam vakti boğazda Kuruçeşme civarlarında. Dikiz aynamdan bir de baktımki tam arkamdaki arabayı kullanan adam kirli sakallı tombulca bir tip, zevkten dörtköşe olmuş uçuyor belli basbas bağırıyor da camlar kapalı ve koyu film de var yan camlarda da kimse farketmiyor. Adam önlemini almış... Sonunda rahatladı bir ohhhhhh çekti. Akabinde bir sarışının başını gördüm adamın apış arasından başını kaldırdı kikir kikir gülüyor...mutlu. Kimseden korkuları yok, aman filancalar görür, aman rezil oluruz diye.
Benim bir dvd cim var 3 kişi zor sığar dükkana. Geçen takılıyor bana abi sen boşandın şimdi acaip götürüyorsundur hatunları felan diye. Ben de safa yattım tabii konuşsun biraz diye..! Başladı anlatmaya ; meğersem burası Levent’miş gökdelenlerde 3-5 bin dolar kiraya oturan bayanlar varmış bizim “toprak” metroya bindirip önce taksimde birkaç bira içiriyor sonra 30 ytl ödeyip bir otele...kadın mutlu bizim oğlan mutlu...tabii diyor bir de dalga geçercesine 5 lira da otele bahşiş bırakıyorum...bizimki her hafta mutluluğun tadına varıyor, vardırıyor. Tabii ki kızlar aranıyor da ondan. Onlar “yabancı”lar çekinmiyorlar diyor. Bu arada hatırlatmakta yarar var benim dvd cim 40 tane universite mezununu cebinden çıkarır ve o kesinlikle yukarıdaki katagorilere girmez...
Diğer taraftan tüm hafta toplantı peşinde koşan Mümtaz beyle Didem hanım Akmerkezdeki alışverişten yeni döndüler ya yarın da Annemler gelecek hazırlık gerek...Zaten Annesi de öyle diye diye kendi zevklerine zincir vurmamışmıydı...ancak bayramdan, bayrama...veya evlilik yıldönümlerinde...Bence Mümtaz beyle Didem hanım, seksi yalnızca üreme aracı görenler.
Sonra....sonra ne olacak. Zevksiz, ruhsuz, arzusuz, yapmacık bir ilişki...ister evli olsunlar ister sevgili eğer sex bir profesyonel gibi yapılmıyorsa ve sürekli değilse beş para etmez o hayat.
Para...
Gelelim para ile sexin ilintisine
Para kazanmak, çok para kazanmak da “iyi sex yapmak gibi” Tanrı vergisidir bence. İngilizcede “given” veya “gift” derler hani. Parayı kazanmayı bilen ve harcamayı bilen adam veya kadın makbuldur, herkes beceremez. Para şehvettir, azimdir, tutkudur ve arzudur.
Sex de öyle...
Bir de bu zevk para ile yapılır biraz maalesef. Kadını rahatlatmak için yemeğe çıkarmaya para, gevşesin diye ordan birşeyler içmeye para, arabada veya senin evde olmaz otele para, hediyeye para... Para, para, para...
Ne gerek var bu kadar komplike yapmaya bu zevkli işi. Adı üztünde bu bir zevk, arzu, istek, ihtiyaç, zorunluluk...Hem de iki taraf için. Paraya ne gerek var. Bakın en keyifli sevişenler fakirler, köylüler, krolar, meteliksiz sanatçılar demedik mi biraz önce ... Ha bir de şu loser lar...
Sexte yanlış algılanan bir konu daha var. Sanki sex erkeğin kadını “ayartıp” yaptığı bir şeymiş gibi. Kadın “verdi” “vermedi” derler. Ne acaip bir ifadedir bu anlayamam. Sex, sevişme iki tarafın zevk almasıyla olur aksi takdirde buna tecavüz veya zorla “sahip olma” derler . Erkek de “en kıymetli” şeyini verir, duygularıyla, organlarıyla sevişir. Sex, en az iki kişiyle ve karşılıklı yapılır.
Size imrenmemek mümkün mü hayatın tadını çıkaranlar, tanrı vergisi arzularını sonuna kadar yaşayanlar. Adına yasak veya ayıp demeden hayatın, sexin, arzularının tadını çıkaranlar...
Bizim dinimizde Allah, aynı anda 4 farklı kadınla yaşayabilirsin hatta evlenebilirsin dememiş mi? Boşanmayı “boşol” diyecek kadar kolaylaştırmamış mı? Belki de yenisiyle hemen evlenebilsin diye eskisi sex düşmanıysa diye. Who knows? Bu arada kadınlar eşit değiliz zannetmesinler, onların da boşonması “boşol” kadar kolay. Birkaçkez reddetsinler sevişmeyi zaten boşar onları bıkkın kocaları. Hiç de zor değil islamda boşanmak.
Peygamberin toplam 9 aynı anda 4 eşi olduğunu kim bilmiyor ki...
Bu arada “günah” duvarına takılanlar için acizane tavsiyem de; dini ana kaynağından “iyi araştırmaları” çünkü dinde hayatı zehir eden gereksiz kıstlamalar yok bildiğim kadarıyla.
Eee...İslam bile bu kadar önem vermiş sex ilişkisine neden bu banallık, yobazlık soğukluk.
Kadın alsın eline D&R dan “pozisyonlar” kitabını da hele bi desin hadi kocacığım ya da sevgilim hergün birini deniyeceğiz bir de haftada bir bonus var. O da ne? Onu da biz bulucaz belki bi kitap yazarız biz de. Vay be işte bu...Kitaba para vermeye gerek yok; gir google a yaz kamasutra gelsin karşına çeşit çeşit mutluluk pozisyonları. Bak o zaman o adamın veya kadının gözü dışarda “profesyonel love maker” arar mı. Size garanti veririm aramaz.
Evli veya sevgili kadınlar için bir son sözüm olacak; kadının en önemli özelliklerinden biri sexy düşünmesi, sexy giyinmesi ve sexy yaşamasıdır. Bu, sapıklık veya uçuk olmak değil bilakis ilişkiyi pekiştirip birdaha ayrılmayacak biçimde zamklar. Tabii ki herşey sex değil ve de tabii ki erkeğe de sexy olmak yakışır ilişkilerde. Ama başrolde kadın vardır. Kadın isterse...
Sex, paradan iyidir, yalandan iyidir, kavgadan iyidir, ağlamaktan iyidir, sıkılmaktan iyidir, aldatmaktan iyidir...herşeye iyi gelir, isterseniz deneyin. Denemesi bedava. Korkmayın deneyin deneyin hem de bugün, şimdi...
Not; İlk paragraftaki hesaplamayı bir de kendiniz için yapar mısınız?