İNADIM İNAT, YAŞASIN BEN...
İnadı ve önyargılarıyla meşhur olmuş eski bir dostumla sevdiği filmleri konuşuyorduk; General Patton ve Kwai köprüsü dedi, hemen alelacele amazon.com dan sipariş verdim, geldiler...İkisi de Oscarlık, tam bana göre...Taktım dvd leri başladım seyretmeye, savaş filmlerini severim zaten.
General Patton, bir Amerikan topçu generali ve II. Dünya savaşında Normandia’da, kuzey Afrika’da, Sicilya’da Almanlara kan kusturuyor, dediği dedik, öttürdüğü düdük, inadı inat. “Nev-i şahsına münhasır” bir şahsiyet, kuralları kendi koyuyor, küfürbaz, acımasız, İngiliz general Montgomeri’ye gıcıklığından onu bir keresinde ortada bırakmış az daha geri çekilmesine neden oluyormuş, Ruslar müttefik devletlerden önce Berlin’e girmek istedi diye gıcıklığından Ruslar’a karşı Almanlara bile yerdım etmiş çaktırmadan. Ama dört dörtlük asker, kafaya koydumu yapar cinsinden, korku nedir bilmez. Bir gün bir kokteylde bir Rus general hava ataracasına “biz yeni bir tank yaptık; js3, 4 km den hedefi vuruyor....” der. Patton da “benim tankçım 4 km den hedefi vurmaya kalksın onu korkaklıktan divan-ı harbe veririm” diye cevap verir. Adamda korku denen şey sıfır...
Denge, müsamaha, politika sıfır...Amerikalılar müttefikleriyle iyi geçinmeye çalışıyorlar ama nafile o gıcıksa eğer birine, Montgomeriye olduğu gibi gel de anlat... Ben, ben, ben... Ben herşeyden önde gelirim, ben bilirim, ben başarırım, ben yenerim...
Ve hazin son...alıyorlar Patton’u görevden, hatta devir teslimden sonra az daha bir at arabası ezecek oluyor koca generali “eyvah” diyor, cephede ölmedik de bir at arabasının altında mı öleceğiz. Aslında askerin sivil hayatta “sudan çıkmış balığa benzediğini” anlatmak istiyor bence.
Gelelim ikinci filme; Kwai köprüsü...
İngiliz Albay Nicholson başkanlığındaki esirler, Japonlar tarafından Kwai Nehri üzerinde bir köprü yapmak için görevlendirilir. Japon albay Saito'nun amacı bu köprüyü kullanarak birliklere cephane taşıma konusunda avantaj sağlamaktır.
Albay Saito'nun işkencelerine dayanamayan albay Nicholson, bir süre sonra köprü yapımının emri altındaki mühendis ve askerler için de moral kaynağı olacağını düşünerek Saito'nun isteğini kabul eder.
Nicholson, düşmanlarının esiri konumunda olsa da, Saito ve adamlarının yapabileceğinden daha iyi bir köprü inşa ederek onun ve adamlarının moralini bozmayı düşünmektedir....
İnşaat ilerledikçe Nicholson, köprünün düşmanına avantaj sağlayacağını unutur ve onu mükemmelleştirmek için elinden geleni yapar. Bu arada İngilizler, yapımı devam eden köprünün imha edilmesi için bir komando birliği görevlendirir.
Bir tarafta köprüyü tamamlamak için hayatları pahasına ve zor koşullarda çalışan İngiliz askerleri, diğer tarafta onların yapmakta olduğu köprüyü havaya uçurmaya çalışan İngiliz komandoları...
N’apar biliyor musunuz Albay Nicholson...o kadar inatçı ve “nev-i şahsına münhasır” ki, aynı General Patton gibi, köprüyü ingiliz komandolara karşı korumaya kalkar...O yaptı ya köprüyü, onun eseri ya, kendi kuralları herşeyden önemli ya, o bir ingiliz ya, daha akıllı ya...O, o, o... başka birşey yok gözünde... Neyse kendi askerleri vururlar Albayı da tam düşman cephane treni geçerken uçururlar “sanat eseri” köprüyü. Görev tamamlandı...
Şimdi tamam, birşeyi anlarım; bazı özellikler Tanrı vergisidir hani o “gift” dedikleri “given” dedikleri, biraz da üstüne “yaşadıkların”, “okudukların”, “çektiklerin” gelince pişersin ve olağanüstü bir özgüven oluşur sende. O özgüven “bilgi” ile birleşince muhteşem olur. “Mustafa” filminde hani diyor ya Atatürk “yaşadığım sıkıntılar, sürgünler içimdeki lideri büyüttü...” işte öyle birşey. Özellikle de askerlerde olur bu özgüven, devlet başkanlarında, aile reislerinde, bir de bazen CEO larda. Bir doğru yol vardır bir yanlış yol bir de “O” nun yolu. Frank Snatra’nın “my way” i...
Tarih buna benzer örneklerle doludur...
Burada bu sözkonusu “özgüven, inat, saplantı ve önyargı” nın nimetlerinden konuşmayacağım. Vardır mutlaka faydaları olmasa tarih yazmazdı bu insanlar...
Ben biraz da zararlarından bahsetmek istiyorum bu inat ve önyargıların;
1. Hep inandığımız, en önemli özgürlük “bireysel özgürlük, inanç özgürlüğü, konuşma özgürlüğü” ayaklar altına alınır. Karar veren ne diyorsa o yapılır. Konuşma, karşı çıkma, itiraz etme, fikir beyan etme özgürlüğü yoktur.
2. Bir “ben” vardır bir de “onlar” bu mantıkta. O zaman da ne olur; düşmanlık filizlenir, o anda fidan olmasa da tohum topraktadır artık, her an yeşermeye hazırdır. Tohumda sevgi yoktur, “ben” ler vardır.
3. Kibir ve kendini beğenmişliğin zirvesi sözkonusudur. Kibir de insanın iyi huylarını da yakıp bitiren bir ateştir. Kasıp kavurur, hiç iyi birşey bırakmaz.
4. Yaratıclığı bitirir. Çünkü konuşma özgürlüğünün olmadığı biryerde yaratıcılık körelir hatta biter. Yaratıcılığın olmadığı yerde de herşey tükenmiştir. Seni yöneten ve sana talimatlar veren kişinin aklı ve dengesi, dengesizliği kaderindir artık “team work” bitmiştir “my work” vardır artık, hayırlı olsun, dua et de “doğru” karar versin...
5. Birçok yararlı ve faydalı işe de mani olur bu inat ve önyargı. Önemli değil, lider nasıl olsa düşünmüştür bunu da derler ve “bir bildiği vardır” onun. O, ilahi bir güçtür, gücünü bilmediğimiz bir yerden kimi zaman “imandan” kimi zaman “ideallerden” kimi zaman da “soylu ırkından” alıyordur deriz. Susar otururuz...O bir efsanedir çünkü...Hitler de bir efsane değil miydi Alman ırkı için?
Gelelim bu inat ve önyargının biz Türk milletine verdiği zararlara. Bizden bahsedeceğim çünkü yukarıda verdiğim örneklerdeki insanlar nisbeten “özgür” ülkelerde yaşadıklarından dolayı kısa zamanda “sistem” onları durdurur, ellerindeki gücü alır; askerse görevden alarak, babaysa mahkeme kararıyla, başbakansa seçimle, mafya ise kanunla, silahla...
Evet gelelim bize...bu inat ve önyargı bizlerde nelere maloldu, ne kapanmaz yaralar açtı, ne yararlı işlere engel oldu, nasıl bir nesil yetiştirdi, nasıl köreldik...
Özetle nerede hata yaptık....İki şeyde,
1. Herşeyden önce, bu inat ve önyargı bizi iki kampa ayırmış;
Bir; devlet
İki; Dinciler ve bölücüler. Dinciler malum; kimi zaman tarikatlar olarak zuhur etmiş, kimi zaman Erbakan’ın partisi olarak kimi zaman da Hizbullah gibi terör örgütü olarak. Amaçlarının Cumhuriyeti yıkıp yerine “İslam devleti” kurmak olduğu iddia edilenler.
Bölücüler de malum; Türkiye’den toprak koparıp kendi devletlerini kurmak istediği iddia edilen kürtlerle, zamanında fransızlara, ingilizlere, yunanlılara yardım ettiği iddia edilen ermeniler rumlar, museviler yani gayri müslimler.
Bir insan dindarsa yani; kadınsa ve başı ister sıkmabaş ister başörtüsü ile örtülü olsun. Erkekse de sakalı varsa, Müsiad üyesi ise, namaz kılıyor ise, hacca gitmek istiyorsa, söylemlerinde “inşaallah” ve “maşaallah”ı sık kullanıyorsa, balık yerken portakal suyu içiyorsa, gümüş alyans takıyorsa...yandı, damgayı yedi, artık ağzıyla kuş tutsa iflah olmaz. Ne onun okuduğu okul önemlidir, ne buluşları, ne vatanı için çarpıştığı, ne işhayatında ödediği vergi, ne sağladığı istihdam...O bir dincidir artık...Bırakın bu ülkeye sağladıklarını, insan olarak dahi o artık bir hiçtir. Kendi başına kalır, yalnız ve yalnız ve yine yalnız...Kime sığınır bu durumda; kendi gibi olanlara...Kim onlar; kimi zaman bir tarikat, belki de islamcı bir parti. Çünkü o da toplumda “ben de varım” deme ihtiyacı duyar, o da yer o da içer, o da sevişir, o da eğlenir, eğlenmek ister. Başladı mı “bizler le onlar”, başladı...”karşı” taraf ne düşünür; “O” bir köylü kafalıdır, gericidir, hayata hep din gözlüğüyle bakar, giyinmeyi bilmez, kuşanmayı bilmez, kibar değildir, entrikalar içinde olabilir, “gizli ajandası, emelleri” olabilir. “O” nunla arkadaş olamaz birtürlü, sohbet etmez, sinemaya gitmez, iyi yemek yemez...Aman dikkat edelim, çocuklarımızı o dincilerden koruyalım der...Bir dostum anlattı kendiyle ilgili bir hikayeyi, ben de aktarmadan yapamayacağım; Dostumun biraz dindar bir arkadaşı çöpçatanlık yapmaya kalkmış ve eşinin bekar, güzel, sarışın bir kız arkadaşıyla tanıştırmak istemiş arkadaşımı ama aylar sonra bizimki anlamış ki kız o ilk aylarda bayağı bir tereddüt yaşamışmış meğer. Mesele şu; kız içinden diyormuş ki şimdi bu çocuk felenca dindarın arkadaşı eee o zaman o da kesin dindar. Bu çocuk şimdi benim kapanmamı ister, ramazanda içki içmeme kızar, belki de sevişmez. Bense o kadar dindar değilim o zaman anlaşamayız. Neyse uzatmayayım şimdi mutlular birlikte. Korkularının yersiz olduğunu aylar süren testlerden sonra anlamış kız ama bu bizimkine biraz pahalıya malolmuş. Yemek, sinema, tiyatro, eğlence, seyehat...Kız en sonunda anlatmış gerçeği ve demiş ki “benim önyargılarım vardı sen onları sildin. Yersiz önyargılarmış onlar...”
Dindarla ilişki “maslahat” düzeyinde kalabilir ama, hani hükümette dinciler olur ya zaman zaman, özellikle belediyelerde, işte o zaman belki bir yararı olur işimizi halletmek için...Olsa olsa çıkar ilişkisi olur bu adamla veya kadınla.
Peki bir insan laikse; ya masondur ya siyonist, din düşmanıdır kafadan...roteryan, lions, CHP li, alevi veya atatürkçü hiç farketmez...o bir dinsiz, aman uzak durun ondan...bizden değildir o.
Benzer durum ayrılıkcılar! için de geçerlidir; hep saklamaya çalışırlar gerçek kimliklerini bu ülkede, özellikle de gayri müslimler. Saklanmak önce isimle başlar korkudan. Gerçek isimleri hep yazılmayan, yalnızca evde söylenen isimdir, hep bu korku ve saklanma psikolojisiyle yaşar bizim Jan, david, migirdıç, arpi, abraham...Çünkü onlar damgalıdır, onlar için birileri “işbirlikçi, vatan haini” demiştir zamanında. Dedelerinin evi barkı, tarlası, dükkanı gasp edilmiştir İnönü hükümetince.
“Devlet” en büyük korkularıdır... Zaten çoğu da kaçıp gitmiştir bu diyarlardan özgür olacakları topraklara...
Kürt asıllı olanlarda durum biraz farklı, onlarla sorun, ne oldu nasıl oldu bilinmez 80 ihtilalinden sonra başladı, bir anda 83’de PKK diye birşey çıktı ortaya, rusu mu arka çıkmadı, almanı mı, fransızı mı, suriyesi mi, amerikası mı maşaallah tüm dostlarımız onları desteklediler... Tamam, sorun yurtdışı ile çok ilişkili ama sorun da çözüm de içeride. Sorunu hep dışarı kaynaklı göstermişler, içeriye fitneyi aşılamışlar...
“Biz” ler, nasıl görüyor “onlar”ı; Kürtler aslen Türktür, ancak devlet politikasını benimseyenler devlette yüksek mevkilere gelebilirler, medyada kürtçe yayın onlara lutfedilmiş bir hediyedir, her kürt potansiyel bir tehdittir.
“Kürtler” nasıl görüyor “onları”; Dilimizi dahi özgürce öğrenme hakkını vermiyorlar bize, köylerimizden tehcir ettiler bizi, gurbete ve asimilasyona zorladılar bizi, kimliğimiz ve doğum yerimiz ortaya çıkınca dışlıyorlar bizi...
Sonuç ortada ben diyeyim 30 bin siz deyin 50 bin kişi öldü, ne farkeder ha bizden olsun ha onlardan. Hepsi bir plandı ve uygulandı...başladı mı onlarla da; biz, siz...
Bu arada yukarıda bahsi geçmeyen bir de “aleviler” var. 1980’den beri, Alevi çocuklara Sünnilik zorla öğretilmiş camları pencereleri alevilerin de vergileriyle takılmış okullarda. Ermeni, Rum ve Yahudi öğrenciler bir süre önce sıyırdı yakayı bu insan hakları ihlalinden, Aleviler ‘bizdensiniz’e kurban gitti, cebren Sünni Diyanet İşleri’nin baskısı altında tutuldular...
Onlar da sebebi belli olmayan bir şekilde dışlanmışlar, okullarda din derslerinde mecbur bırakılmış sunni kitaplara, yıllarca cemevi açamamışlar, açılanlara diyanet alevi din adamı atamamış, maaşını vermemiş. Orda da durum aynı;biz, siz...
Eğer bu saydığımız ayrılıkcılardan! Değilseniz, söyleminiz malum klişe; Aman uzak duralım, hepsinin bir “gizli planı var bunların”, “ülkeyi bölmek istiyorlar” bunlarla görüşülmez, bunlardan kız alınmaz kız verilmez, sinemaya gidilmez, doğum gününe çağrılmaz, iş yapılmaz. Birşey hariç “bir çıkar varsa” olur. Yine “maslahat” ilişkisi yani, o olabilir...
Kim yaptı bunu...Kim olacak “devlet” dediğimiz o canavar. Daha doğrusu devletin gücüne sahip, devlet içindeki Pattonlar, Nicholsonlar,Hitlerler, İnönüler, Menderesler...ben ler, ben yaptım diyenler, ben bilirimler, ben, ben, ben...
Biz biliriz siz bilmezsiniz dediler yıllarca, biz biliriz bu din afyon gibidir, kuran kurslarını yasakla, imam hatipleri kapat, başörtüyü yasakla...bunlara demokrasi yaramaz, bunların başını ezeceksin daha ayağa kalkmadan...hesap yaptık şu kadar yıl sonra ele geçirecekler “devleti”...”İran” da da böyle olmuş, herkes uyurken bu dinciler uyumamış devrim yapmış dediniz...biz biliriz dediniz; CHP ye üye isen vatan hainisin dediniz, Vehbi Koç’u bile istifa ettirdiniz o partiden “bizim” partimize üye ol yoksa...dediniz. Bizim partimize üye olmayan “patates dinine mensuptur” dediniz...
Biz biliriz dediniz “bizden” olmayanlar ayrılıkçıdır, faili meçhul cinayetlerle öldürdünüz işadamlarını, gazetecileri ve yazarları...köylüleri göçe zorladınız...DNA sı ile oynadınız halkın ve kardeşliği bitirdiniz...
Gerekçe ne idi; siz bilmezsiniz biz biliriz...
Bu arada hazır yeri gelmişken şu “devlet” olgusunu biraz irdelemek isterim;
Hiçbir gelişmiş ülkede “devlet” kelimesiyle karşılaşmazsınız. “Hükümet” vardır, “yargı” vardır, “yasama organı” (ya yalnızca milletvekillerinden oluşan ya da ayrıca senatosu olan) vardır. Bir de Jan Jack Russo’nun tabiriyle “yönetenlerle yönetilenler arasındaki kontrat; Anayasa”. Bunlar düzeni, sistemi oluşturur. Devlet adında ikamet adresi belli olmayan bir güç yoktur, adresler bellidir. Silahlı kuvvetler, başbakana ya da başkanlık sistemi varsa başkana bağlıdır. Polis de buna dahil. Hatta Amerika Birleşik Devletlerinde polis, belediye başkanına bağlıdır büyük şehirlerde, köyde kasabada ise “sheriff” i halk seçer. Devlet yoktur hiçbir medeni, gelişmiş, demokratik ülkede. Bir tarafta yukarda saydığım “denetlenen”, “kontrol edilen” güçler ve diğer tarafta da “millet” ve “halk” vardır. Yönetilenlerin birinci görevi “vergi ödemek” sonra da “oy kullanmaktır”. Nokta...Bunun dışında ne devlet, ne derin devlet, ne batı çalışma grubu, ne infaz ekibi, ne kontrgerilla, ne özel harekat, ne ergenekon, ne devlet terörü, ne polis devleti....
Ha bu gelişmiş ülkeler, ülkeleri dışında bu hakları, özgürlükleri ihlal ederler, kanlı ihtilaller yaparlar, ülke istila ederler, sivilleri öldürürler, haksızlıklar yaparlar; petrol için, altın için, silah satmak için...Ama hiçbir zaman kendi halkına yapmazlar bu zulmü, yapamazlar. Çünkü “check and balance” sistemi vardır, sistem onları denetler ve gerekirse cezalandırır.
2. Bu inat, “kişibaşına düşen milli geliri” ve “refahımızı” da engellemiştir...
Nasıl mı?
“ben” ler, bütçeyi, silaha ve çiftçiye harcamıştır. Silaha harcanan para, orduyu büyütmüş ama daha güçlü yapmamış bilakis hareket kabiliyeti zayıf hantal bir ordu yapmıştır. Böylece tek sermayesi birmilyon vatanı için canını vermeye hazır mehmetcik ve milyonlarca vatan evladıdır. Maalesef adrese teslim , balistik , nükleer başlıklı kıtalaraşırı füzelerimiz, hayalet uçaklarımız, uçak gemilerimiz, nükleer denizaltımız, istihbarat uydularımız yoktur.
Çiftçiye harcanan para ise “kötü siyasetçiyi” büyütmüş, çiftçiye pancar, tütün, mısır, et, süt için dünya fiyatlarının 3-5 katı rüşvet gibi fazla para vererek, sen yeter ki bana oy ver ben sana bakarım, sen hergün köydeysen kahvede otur, şehirdeysen gecekondunda otur, dokunulmazsın. Ama yeter ki bana oy ver. Ne çıkmış ortaya; denetlenemeyen, dizginlenemeyen, yandaşlarına dolayısıyla kendi cebine oluk oluk para aktaran siyasetçiler, politikacılar...Ve onların kölesi olan 550 vekil...
Yaratıcılığı ölmüş, katılımcı demokrasiye inancı zayıf, moralleri sıfır bir nesil yetişmiş. Bir nesil ortalama 20 yıldır desek ve bu düzen nereden baksanız 60-70 senedir devam ediyor desek ne çıkıyor ortaya; 3 nesil, 4 nesil böyle yetişti, uçtu yıllar, uçtu paralar, öldü civanlar, mehmetcikler...
Kim yaptı bunu; “Ben” bilirim diyen dindarıyla sosyal demokratıyla solcusuyla sağcısıyla siyasetciler, başbakanlar, cumhurbaşkanları, bakanlar, generaller, müsteşarlar, genel müdürler, belediye başkanları, yani atandıktan veya seçildikten sonra bizi yalnızca kendi inatlarıyla ve önyargılarıyla yönetenler. Başkasını dinlemeyenler, kendilerini geliştirmeyenler, kitap okumayanlar, sinemaya gitmeyenler, otobüse binmeyenler, havaalanında vip ten geçenler, halk pazarına girmeyenler, sevmedikleri “sizlerin”söylemlerine, haklarına kulak vermeyenler, hep “bizden” leri dinleyenler.
İşte sonuç ortada; ülkemizi bu hale getirdiniz. Bizler ve sizler kampları oluşturdunuz, bizden, onlardan insanlar oluşturdunuz. Türkiye’de herkes bir “taraf” ama herkes. Ortada olan çok az ama çok az uzlaşmacı insan var. Ya dinci, ya solcu, ya kürtcü, ya bölücü, ya ülkücü, ya Atatürkçü ya laik...
Yönetenler; Biz biriz, biziz ve bizden hiçkimsenin diğerine üstünlüğü yoktur...Bizi kardeş yapın ve gücünüzü dışarıdaki düşmanlara yöneltin, onları yenmek yoketmek için harcayın bütçemizi, silahımızı, sesimizi...Nasıl olur bu canım demeyin, isterseniz Singapur’u inceleyin.
Yönetilenler; Bu ülkenin vatandaşı olduğu sürece “ben”im gibi olmayan herkesi seveceğim bugünden itibaren deyin. Ben yok biz varız. Bizi sevmem için töleranslı ve hoşgörülü olmam lazım, dinlemem lazım başkalarını pür dikkat, onun gibi inanmasam da ona saygı duymam lazım deyin. Önyargıyı bırakmam lazım hem de hemen hiç gecikmeden deyin...
Ne mi olur bu inadı ve önyargıyı bırakırsak...
Çok iyi olur, insan oluruz herşeyden önce ve biz oluruz...
Yaşasın biz...