Çoban
Kızım Merve, benim ilk gözağrım ve iki gözbebeğimden birisi. Şimdi gurbette... Pennstate University’de “Supply chain and information systems” okuyor. Zara, konfeksiyon sektöründe oyunu aktif tedarik zincirini kurarak ve bunu bilgi teknolojisiyle yöneterek bozdu. Paris defilelerinin podyumlarında sıfır beden mankenlerin show yaptığı tasarımlar bir yıl sonrasının modasını sergilerdi ve de yılda iki kez yapılırdı eskiden. Zara, artık iki ya da üç ayda bir modayı belirler oldu...Nasıl mı yaptı bunu, tedarikçileriyle ortak gibi çalıştı “just in time” zamanında teslimat yaptırdı onlara, bilgiyi paylaştı ve kazandı. Eminim Mervem de arkadaşlarıyla neler neler değiştirecek bu hantal dünyamızın sistemlerinde. Daha şimdiden başladı bile; öğrenci kuruluna seçildi, kampüs içerisinde etkin ulaşım için yolları yeniden planladılar, trafik işaretleri koydular ha bir de lösemili çocuklara yardım kampanyası başlattılar öyle yalnızca para toplayıp onlara dağıtmak değil amaç, onların bazı gizli yeteneklerini ortaya çıkarmalarına yardımcı olarak, içlerinden “hayattayken Hawai’ye Disneyland’a gitmek istiyorum” diyenleri istediği yerlere göndererek ve tabii ki anlaştıkları hastaneye tedavi ve ar-ge için bağışta bulunarak. Bu yıl topladıkları para tam 7.4 milyon Amerikan Doları...
Mervem ve birkaç arkadaşı ara tatilde buluştular, hasret gidermek için ben de yanlarındaydım. İlkokul’dan arkadaşı Canan da vardı aralarında . Canan, Washington LS University’de Psikoloji ve Ekonomi okuyor. Benim işimin gıda ve hayvancılık olduğunu öğrenince “Türkiye’nin neden bir tarım politikası yok?” diye sordu Canan pat diye...yüreğime oturdu... Başladı anlatmaya; “Ülkenin neredeyse % 50 si tarımla uğraşırdı rahmetli Özal’dan önce dedi, daha sonra kendisi başbakan olarak sanayi ve hizmet sektörlerini geliştirmek istedi ve yaptı da. Bankacılık, finans, turizm, çimento sanayi, otomotiv, elektronik, tekstil sektörleri uçtu kısa bir süre içerisinde ve buna bağlı olarak ihracat arttı, GSM hasıla yükseldi. Avrupa Birliği ülkelerinde tarımın GSM hasıla içerisindeki payı Hollanda hariç %6 lar seviyesinde. Bizim de ileride payımız bu seviyelere düşmek zorunda. Eee ne olacak o zaman, bu % 20 küsür çiftçimiz işsiz mi kalacak. Bu insanlara yeni istihdam alanları yaratılması gerekir ve de kalan %6 çiftçi daha verimli üretim yapmak zorunda. Az insanla daha çok tarım ve hayvancılık yapmalıyız. Teknolojiyi kullanmalıyız, modern sulama teknikleriyle tarlalarımız sulamalıyız, hayvancılıkta ırk ıslahı yapılmalı....” ağzından bal akıyor kızcağızın, sanki dersin “Ulusa sesleniş programında” yeni başbakanımız mikrofonu eline almış konuşuyor. Ve devam etti “Bunları bilmek yetmez, ülkenin bu konuda belirlediği politikalar olmalı.” Al bir tane daha eli öpülecek Türk. Bir anda umutsuzluğum umuda dönüştü Canan’ı dinlerken, keşke daha fazla zamanım olsaydı kendisiyle sohbet etmek için, bilgim ve umudum artardı biraz daha...Zaten umudumuz artık Cananlar, Merveler değil mi?...
Evet, 7-8 yıldır tarım ve hayvancılık ile uğraşıyorum, hobimken iş edindiğim, ekmek paramı kazandığım mesleğim oluverdi bu sektör. Reklamcılık nere tarım ve hayvancılık nere ama kader işte ağlarını örmüş çoktan. 5 yıldır da başkanımızın takdiriyle sektörün örgütü Setbir’de yönetimdeyim. Bu sayede birçok yurtdışı ve yurtiçi toplantıya iştirak edip öğrenme ve öğretme fırsatı buldum sektörle ilgili birçok konuda. Newton’un dediği gibi “eğer uzakları görebiliyorsam, bir devin omuzlarında oturduğum içindir” benim devim de Setbir...Amerika kıtası, Avrupa, Çin ve Ortadoğu’da tarım ve hayvancılık ile ilgili kurslara katıldım, araştırdım, gezdim, gördüm, dinledim, sordum, okudum ve tabii ki Türkiye’de...Şimdi de sayın başbakanımızın ifadesiyle ülkemizde “taş taş üstüne koyup” büyük bir yatırıma soyundum ortaklarımla. Et ırkı “Angus” çiftliği ve “gıda şehri” projesi...Allah utandırmasın.
Gelelim ülkemizin tarım politikasına;
Öncelikle şunu bilmeliyiz ki “sorunların ve çözümlerinin ne olduğunu herkes biliyor.” Asıl sorun, çözümleri cesurca uygulamkta. Ee ülkenin yarısına yakını çiftci, köylü olunca da başlıyor “oy” kaygısı. Çünkü ekonomide önemli bir kural vardır; “alınan her ekonomik karar toplumun bir bölümünün menfaatine ama diğer bir bölümünün de zararınadır.” Nokta...İşte durum böyle olunca icraatın başındakileri oy kaygısı ve bir daha seçilememe kaygısı alıyor, o zaman da cesaret edemiyorlar tarım sektöründe fandamentel, kalıcı değişiklikler yapmaya. Aynen ülkesinin en büyük geliri uyuşturucu tarımından gelen Kolombia yönetiminin acizliği gibi; bir türlü uyuşturucu ekimini engelleyecek katı kanunlar alamıyorlar, alternatif kazanç ve istihdam yaratacak yatırımlar da yok; ya alaşağı edilirler ya da öldürülürler. Tabii bu öldürülme olasılığı çok şükür daha bizde yok. Ama zaman daralıyor ve kaynaklar sınırlı. Onun için acele etmeliyiz, plan yapmalıyız, şimdi acıtsa da uygulamalıyız planları.
Ben politika yapmak, herhangibir eski ya da mevcut politikacıyı eleştirmek amacını gütmüyorum. Zaten eskiden beri benim yaklaşımım “politika üretmek, politika yapmak kadar önemlidir” olmuştur. Aklınızı harekete geçirecek data’yı tek tek burada hatırlatmak bana ait, politika üretmek Cananlara, Mervelere, onları uygulamak da icradakilere ait olsun, ne dersiniz...Ama şimdiden söyliyeyim resmi makamlardan aldığımız ülkemiz ile ilgili dataların doğruluğu tartışılır, çünkü ekonomimizin %50 si hala kayıtdışı...;
• 2050 yılında çok sınırlı topraklarda “yeterli su” bulunacaktır. Türkiye toprakları o sınırlı topraklardan biridir.
• Tüm dünya nüfüsunun ABD ve AB refah standartlarında yaşaması için 5 adet daha Dünya gezegenine daha ihtiyaç vardır. Yani kaynaklarımız yetersizdir ve dengesiz dağılım sözkonusudur.
• Üstünde yaşadığımız Dünya gezegeninde, ilk günden bugüne kadar yaklaşık 6 milyar insan yaşamıştır ve ölmüştür. 2050 yılında bu rakam 12 milyar insan olacaktır. Yani iki kat daha fazla kaynağa ve üretime gereksinim olacak.
• Hollanda Kraliyetinin GSM hasılasının %25 i yani yaklaşık bir trilyon abd doları tarım ve hayvancılık geliri. Bizim verimli arazilerimizin yüzölçümü kat be kat daha fazla;Çukurova, Konya, Sakarya ovaları ve Tanrı’nın armağanı Ege ile çalışkan egeliler bu ciroyu yapar da artar bile. Yalnızca Tarım bakanlığının uhdesinde olan Tigem ve Tügem arazileri bile Holanda Kraliyeti’nin yüzölçümünden büyük. Bu arada hatırlatmakta yarar var bu verimli Tigem arazilerinin bir bölümü Osmanlı zamanında yeniçeri ordusunun savaşa giderken erzak depoladığı ülkenin en verimli seçilmiş alanları imiş. Şimdi verimsizlik şampiyonları.
• Osmanlı dönemi dahil Türkiye’de et ırkı hayvan damızlığı yapılmamış. Vucut yapısı süt için daha uygun olan süt ırkı hayvanlar ki onlarda daha az et daha fazla süt olsun diye kemik oranları da fazladır kesilerek et ihtiyacı karşılanmıştır.
• Et ırkı hayvan olmayışından ve yem maliyetinin yüksek olmasından dolayı dünyanın en pahalı etlerini yiyoruz.
• Et ırkı büyükbaş hayvan damızlığı ırk ıslahı için gereklidir ve bu da ancak ithalat yoluyla gerçekleşebilir,
• Türkiye’de et, AB etinden % 100 daha pahalı, sütün ise AB sütünden % 30 daha pahalıdır,
• AB’ne giriş sürecinde, önümüzdeki 5 yıl tarım ve hayvancılık açısından çok önemlidir,
• Son 30 yılda büyükbaş hayvan sayısı 16 milyondan 10 milyona; küçükbaş hayvan sayısının 55 milyondan 25 milyona düşmüştür,
• Türkiye’nin proteince zengin et ve süt ürünlerinde AB’ye ihracat yapma şansı yoktur. ABD, AB ve birçok gelişmiş ülke ülkemizdeki hayvansal hastalıklar yüzünden (özellikle de şap) hayvansal proteinli ürünlerin ithalatını yasaklamışlardır.
• Hayvansal hastalıkların önüne geçilmesi için, Gürcistan, İran, Irak ve Suriye’den canlı kaçak hayvan geçişleri durmalıdır. Çünkü sözkonusu hayvanlar kontrolsuz ve muhtemelen hastalıklıdırlar. Hayvan pazarlarında aşısız, kontrolsüz, kulak küpesiz hayvan satışı yasaklanmalıdır. Kulak küpelerinin temini katı kurallara bağlanmalıdır.
• Hayvan taşıması ile ilgili lojistik kuralları katılaşmalıdır. Türkiye’de AB standardında kamyon ve TIR sayısı çok azdır.
• AB akredite laboratuarlar teşvik edilmelidir.
• Dünya fındığının %80 nini Türkiye üretmektedir ama dünya fındık borsası Frankfurt’tadır. Ve borsa, yıllardır türk üreticilerinin maliyetinin altında fiyat belirlemektedir.
• Miras hukuku yüzünden çiftçilerin arazileri baba ölünce paramparça olmuş Türkiye’de. Gelişmiş ülkelerde, araziyi bölmemek için baba ölünce hükümet, en büyük abiye verir tarlayı diğer kardeşlere de kredi sağlar, paylarını almaları için abiden. Amaç verimliliği düşürmemek. Yoksa pamuk toplayan o koca alet bizim tarlaya girdimi daha iki adım atmadan tarla biter şimdiki olduğu gibi, o zaman da elle toplamak zorunda kalırız, verimsiz bir biçimde.
• GAP arazileri yanlış sulama tekniği yüzünden kireçlendi ve verimsiz oldu. Boşa gitti milyarlarca dolar.
• Pancar, mısır, soya, buğday, arpa, ayçiçeği veya yağlı tohumlar...bunların hangisi önümüzdeki 5 yıl ekilecek, plan yapılmalı ABD’de AB’de olduğu gibi. Bu arada yukarıda adı geçen ürünlere de hükümetlerimiz “oy” alabilmek için 2 ila 10 kat arasında “fazla” ödemişler köylüye, o da senede bir ay çalışıp kahvede oturmuş, suçlu köylü değil ama o rüşveti verip onu tembelliğe iten politikacıda.
• Yem bitkileri daha ucuz olamlı ki et ve süt daha karlı ve verimli olsun.
• Tigem, tügem çiflikleri, hazine arazileri tarım ve hayvancılık için bedava kiralanmalı yatırımcılara tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi. Bunun adı peşkeş değil, kaynakları doğru kullanmaktır.
• Seracılık, çiçekcilik, topraksız tarım ve organik tarım için tüm kaynaklar seferber edilmeli. AB’nde son 7 yılda organik tarım ekonomisi 5 milyar abd dolarından 35 milyar abd dolarına yükselmiştir.
• Tarım bakanlığına bağlı çalışanların toplamı USDA çalışanlarıyla aynı aşağı yukarı ama ABD’nin tarım, hayvancılık geliri bizim neredeyse bin katımız.
• Kamu, ne tarımda ne ette ne de sütte rekabet etmemeli çiftçiyle özel sektörle. Tarım bakanlığının elindeki herşey özelleşmeli.
• Türkiye’de 3 milyon küsür işletme var yani köylerdeki hane sayısı kadar. Her köylünün ahırı ve minicik tarlası işletme sayılmış. ABD’de bu rakam 177 bin. Ama büyük işletmeler bunlar; daha verimli. Ha bu arada onların nüfusu da 350 milyon...
Eğer tarım politikamızı belirleyip, eyleme başlamazsak sonumuz ne olur Cananlar ve Merveler bizlere söyleyecekler elbet yurda döndüklerinde ben de çoban olmaya razıyım, yeter ki onlar dönsünler...
Twitter @omistanbul
"Zirvenin keyfine varanlar, tırmanmayı göze alanlardır"
http://www.youtube.com/watch?v=q_bq5mStroM
Bu Blogda Ara
29 Kasım 2009 Pazar
İYİ Kİ DOĞDUM...
İYİ Kİ DOĞDUM...
Hepimiz baskı altındayız...hepimiz,
Doğduğumuz gün başlar baskı,
Adımızı koyarken bile güç gösterisi yaparlar, metazori bir adımız oluverir.
Baba solcuysa adımız ya devrim ya deniz ya da nazımdır,
Dede dindarsa bir de bakmışsın mücahit, eymen, şahabeddin, kübra olmuşuz bir lahzada
Eh hayırlı olsun artık, ömür boyu damgalandınız
Ermeni, rum, musevi iseniz sevdiğiniz ismi bir türlü cesaret edip koyamazlar toplum korkusundan...birgün size kimse “pis yahudi”, “rum uşağı” aman demesin diye ömür boyu kimseye söylemeyediğiniz bir göbek isimiyle yaşarsınız...
Hayırlı olsun artık ömür boyu kim bu? diyeceğiniz bir resmi ! isimle yaşamaya başladınız... ne azametli ağır bir baskıdır bu...
İsmimi dahi seçememe baskısı ancak alman toplama kamplarında veya 1917 rusyasında olur.
Senin olmayan bir dünyaya hoş geldin...
Gelenekler, görenekler, dini kurallar, ailenin şerefi, soyadımız, babanı üzme sakın, mahalleye rezil oluruz, ne derler, abine saygılı ol, o senin abin, o senin ablan, öğretmenin vurduğu yerde gül biter, kocana saygılı ol, dizlerini kırarım senin, kapa çeneni, millet ne der, benim senin gibi bir evladım yok, evlatlıktan reddederim seni, aman ayıp olmasın, aman bize laf getirme sakın, sesini yükseltme, camide koşuşturma, sen daha çocuksun, Allah’tan kork, aile kutsaldır, millet neder,sus, sus, sus....
Bu lafları işitmeye hazır ol hatta hayatın bunlarla dolu olacak artık,
Biz yokuz bu dünyada, başkaları var hep, onlar var, onların kuralları var...
İnsan insana muhtaç ya...
Ya babamızın parasına muhtacız kendi ayaklarımız üzerinde durana kadar, ya ablamızın evinde kalıcaz ilk işi bulduğumuzda İstanbul’da, ya da cemaat evinde kalmışız talebeyken ekmek elden su gölden bakmışlar bize şimdi diyet ödeme vakti...
Sonuç...
Konuşma özgürlüğü olmayan, hatta konuşmaktan korktuğu için konuşma yeteneğini kaybetmiş bir insan oluverip çıkarız.
Teşebbüs yeteneği sıfır
Eleştiri yapmaktan aciz
Konuşmaktan korkan
Korkak...
Özgürce konuşamayınca yalana da başvuran...
Nerede o Harvard’dan kaçıp okulu terkeden, mahalledeki araba garajında arkadaşlarıyla DOS programını yazan dünya’nın hakimi Bill Gates,
Nerede tüm dünyanın aşık olduğu Hollywood yıldızları,
Nerede trafik kazasında öldüğünde tüm dünyayı ağlatan prenses Diana,
Nerede Titamennan meydanında kızılçinin kızıl tankına şimdi de dünya ekonomisine meydan okuyan çinli gençler,
Nerede traktörleriyle yola dökülüp otobanı kapatan dünyanın en leziz peynir ve şarap üreticileri fransız çiftçiler,
Onlar özgür biz değiliz,
Onlar konuşur biz konuşamayız,
Onlar babalarından çekinir biz ise korkarız,
Onlar mahalleden bahsederken “my neighbourhood” derler, biz mahalle dedikodusundan çekiniriz,
Onlar “family” kelimesini arzu ve sevinçle söylerler biz tedirginlikle “aile” deriz,
Onlar üniformalı birini gördüklerinde saygı duyar, biz aman bana bulaşmasın der kaçmaya çalışırız korkudan...
Onlar Allah’ı sever biz ise korkarız. O’ndan bile.
Biz konuşamayan insanlarız, özgürce konuşmaktan korkan,
Konuşma özgürlüğü bitince beyin düşünmez artık
Beyin durunca yaratıcılık durur,
Yaratıcılık durunca hayat durur,
Hayat durunca insan ölür...
Doğduğum gün ölmüşüm haberim yok...
Benim doğum günüm konuştuğum gündür herkese söyleyin...
İyi ki doğdum...
Hepimiz baskı altındayız...hepimiz,
Doğduğumuz gün başlar baskı,
Adımızı koyarken bile güç gösterisi yaparlar, metazori bir adımız oluverir.
Baba solcuysa adımız ya devrim ya deniz ya da nazımdır,
Dede dindarsa bir de bakmışsın mücahit, eymen, şahabeddin, kübra olmuşuz bir lahzada
Eh hayırlı olsun artık, ömür boyu damgalandınız
Ermeni, rum, musevi iseniz sevdiğiniz ismi bir türlü cesaret edip koyamazlar toplum korkusundan...birgün size kimse “pis yahudi”, “rum uşağı” aman demesin diye ömür boyu kimseye söylemeyediğiniz bir göbek isimiyle yaşarsınız...
Hayırlı olsun artık ömür boyu kim bu? diyeceğiniz bir resmi ! isimle yaşamaya başladınız... ne azametli ağır bir baskıdır bu...
İsmimi dahi seçememe baskısı ancak alman toplama kamplarında veya 1917 rusyasında olur.
Senin olmayan bir dünyaya hoş geldin...
Gelenekler, görenekler, dini kurallar, ailenin şerefi, soyadımız, babanı üzme sakın, mahalleye rezil oluruz, ne derler, abine saygılı ol, o senin abin, o senin ablan, öğretmenin vurduğu yerde gül biter, kocana saygılı ol, dizlerini kırarım senin, kapa çeneni, millet ne der, benim senin gibi bir evladım yok, evlatlıktan reddederim seni, aman ayıp olmasın, aman bize laf getirme sakın, sesini yükseltme, camide koşuşturma, sen daha çocuksun, Allah’tan kork, aile kutsaldır, millet neder,sus, sus, sus....
Bu lafları işitmeye hazır ol hatta hayatın bunlarla dolu olacak artık,
Biz yokuz bu dünyada, başkaları var hep, onlar var, onların kuralları var...
İnsan insana muhtaç ya...
Ya babamızın parasına muhtacız kendi ayaklarımız üzerinde durana kadar, ya ablamızın evinde kalıcaz ilk işi bulduğumuzda İstanbul’da, ya da cemaat evinde kalmışız talebeyken ekmek elden su gölden bakmışlar bize şimdi diyet ödeme vakti...
Sonuç...
Konuşma özgürlüğü olmayan, hatta konuşmaktan korktuğu için konuşma yeteneğini kaybetmiş bir insan oluverip çıkarız.
Teşebbüs yeteneği sıfır
Eleştiri yapmaktan aciz
Konuşmaktan korkan
Korkak...
Özgürce konuşamayınca yalana da başvuran...
Nerede o Harvard’dan kaçıp okulu terkeden, mahalledeki araba garajında arkadaşlarıyla DOS programını yazan dünya’nın hakimi Bill Gates,
Nerede tüm dünyanın aşık olduğu Hollywood yıldızları,
Nerede trafik kazasında öldüğünde tüm dünyayı ağlatan prenses Diana,
Nerede Titamennan meydanında kızılçinin kızıl tankına şimdi de dünya ekonomisine meydan okuyan çinli gençler,
Nerede traktörleriyle yola dökülüp otobanı kapatan dünyanın en leziz peynir ve şarap üreticileri fransız çiftçiler,
Onlar özgür biz değiliz,
Onlar konuşur biz konuşamayız,
Onlar babalarından çekinir biz ise korkarız,
Onlar mahalleden bahsederken “my neighbourhood” derler, biz mahalle dedikodusundan çekiniriz,
Onlar “family” kelimesini arzu ve sevinçle söylerler biz tedirginlikle “aile” deriz,
Onlar üniformalı birini gördüklerinde saygı duyar, biz aman bana bulaşmasın der kaçmaya çalışırız korkudan...
Onlar Allah’ı sever biz ise korkarız. O’ndan bile.
Biz konuşamayan insanlarız, özgürce konuşmaktan korkan,
Konuşma özgürlüğü bitince beyin düşünmez artık
Beyin durunca yaratıcılık durur,
Yaratıcılık durunca hayat durur,
Hayat durunca insan ölür...
Doğduğum gün ölmüşüm haberim yok...
Benim doğum günüm konuştuğum gündür herkese söyleyin...
İyi ki doğdum...
KADIN, BİR İÇİM SU...
KADIN, BİR İÇİM SU...
Ben bir erkeğim ve kadın hakkında yazarken taraflı yazma hakkına sahibim.
Ömrüm boyu feminizm ve eşitlik telkinleri duya duya paranoya oldum diyebilirim şimdi de korka korka yazıyorum bunları ama ne dedik “konuşmak lazım” konuşuyoruz...
Kadın kesinlikle Tanrı’nın özene bezene yarattığı bir varlık. Erkekten daha zeki, daha çekici, daha etkileyici. Bir kere o bir doğurgan...
Her kadının vucüt hatları heykeltraş Da vinci’yi bile çıldırtan mükemmelliktedir, yüz güzelliği estetik doktorlarına ilham verir, gözleri bir çarptı mı insanı kendine zor gelirsin bazen. Sesinin kadife tonu, cilveleri, nazlanmaları, parmaklarıyla okşaması seni alır götürür hatta göklere uçurur, aklın kopar, başka birşey düşünemezsin, kapılır gidersin. Hele tenin tenine değdiyse de yandın...kurtuluş hiç yok artık; sabah akşam sarmaş dolaş, dolaş, dolaş...
Belki biraz geri kafalılık gibi algılanacak ama “hayat kırkından sonra başlar ya” ben de şimdi anlıyorum ki bu nadide varlığı el üstünde tutmak gerek. Örneğin bir profesyonel olarak veya işkadını olarak “full time” çalışmamalı kadın. Bu harika varlığın kıymetini bilecek “akıllı, çalışkan ve kazanan” bir erkek olmalı ve onu yoracak şekilde çalıştırmamalı. Part time olur, sosyal işler olur, politika olur...Nedeni kesinlikle “beceremediğinden” değil. Vucuduna vakit ayırmalı, eşine veya sevgilisine vakit ayırmalı, ayda bir hastalanıyor ya biraz dinlenmeli, sakinleşmeli...
İş hayatının zor şartları, kadınları agresif yapabilir. O zaman da kadınlıklarını unutup erkekleşirler mecburen, seslerinin kadife yumuşaklığı gider zamanla ve sert bir tona döner, narinlikleri, incelikleri kalınlaşır. Onlar bir kurşun kalem gibidirler aradabir onları “açan” kalemtraş da “zaman” dır, kendilerine ayırdıkları zaman. Bu zamanın yarısı yalnız geçmeli yarısı da erkekleriyle geçmeli ki kimliklerini geliştirerek koruyabilsinler, ama kesinlikle yıpratıcı iş hayatı onlara göre değil. Çünkü iş hayatında yaşam “köpek balıklarıyla yüzmek” demek , onlar ise birer kelebek, kuş, deniz yıldızı...
Gelelim kadının korkutan diğer özelliklerine
1)Plancıdır. Planlarında kendi yararı kesin vardır bazen başkalarınınki de...
2)Zekidir, detaycıdır. Hitchkok cinayetlerin en zekice işlenenleri kadınlarınkilerdir.
3)Kindardır, hem de deve kini...hiç unutmaz
4)Terkedeceği zaman terkeder, gözü hiçbirşey görmez, first leadyliği bile...Bkz; Bayan Sarkozy
5)Garanticidir, vaatlere bakmaz, aldığına bakar
6)25 yaşından sonraki her ilişkide birincil hedefi evlenmek ve anne olmaktır,
7)Tüm özellerini ve gizlilerini paylaştığı bir “hemcins” arkadaşı vardır, bu kişi akraba da olabilir.
8)Para...O ne ki ola, yenir mi içilir mi?
9)Aldatırsa erkek kadar beceriksizlikler yapmaz, dile düşmez, karda yürüyüp iz bırakmak bir yana elektrik teline tutuna tutuna yürür iz bırakmamak için...
Yani dikkat...
Geminiz battı bottasınız susuzluktan öleceğinizi bilseniz deniz suyu içmemelisiniz yoksa ölümünüzü hızlandırırsınız ya, işte kadın da deniz suyudur, aman ha içtiğiniz arıtılmış tatlı su olsun. Unutmayın ikisi aynı şeyler değil.
Nasıl mıdır tatlısu kadını?
Tatlısu kadınını bulmak kolay değil,
1)Bir kere önce yaratılıştan temiz olacak...hani gelirken kefesi dolu olacak, yani aileden asil...
2)Görmüş, geçirmiş olmalı...Ailesinin paralı olması yetmez, zengin olmalılar, gönül zenginliğinden bahsediyorum.
3)İnançlı olmalı...Allah olur, Tanrı olur, Shiva olur, Evren olur ama inandığı bir değer olsun ve en önemlisi “judgment day” denen sınav gününe inansın. İnandığı eleme sınavının bu dünyada olması veya ahirette olması da çok önemli değil, yeter ki bir sigaya çekileceğine inansın ki kötü plandan, zararlı cinliklerden sakınsın.
4)Eskiler “hasbi” derler...Hasbi olmalı, yani hesapsız, karşılıksız, plansız olmalı iş sevgiye aşka geldiğinde...
5)Önce erkeği sonra da varsa çocukları için virane olmalı. İşte burda taraf olmaya başlıyorum herhalde ve diyorum ki bir kadın mutlaka “geysha” olmalı, erkeğine erkek olduğunu hissettirmeli kendisinin de dişiliğini kesinlikle yaşatmalı. Tabii eğer partneri ona erkekliğini hissettirmiyorsa o zaman zaten salla gitsin o adamı. Bu dişiliğini gösterme her sabah kallavi bir kahvaltı hazırlayarak mı olur, sabah akşam adamı fantazi manyağı yaparak mı olur, akşam masaj yaparak mı olur onu bilemem
6)Bakımlı olmalı, öyle kocayı bulana kadar, perhiz, spor, makyaj, her hafta bir kitap. “Tapu gibi” evlilik cüzdanını alınca eline, gelsin baklavalar börekler, uzasın sakallar, bıyıklar, kıllar, bitsin cilveler, adam garanti ya... Olmaz öyle şey. Garanti dediğin Istanbul’da bir bankanın adı...
7)Çok iyi seks yapmalı...zevkle ve bir profesyonel gibi.
8)Son olarak yalan nedir bilmemeli.
Buldun mu böyle bir suyu lıkır lıkır iç bir damlası bile deryadır onun...
Ben bir erkeğim ve kadın hakkında yazarken taraflı yazma hakkına sahibim.
Ömrüm boyu feminizm ve eşitlik telkinleri duya duya paranoya oldum diyebilirim şimdi de korka korka yazıyorum bunları ama ne dedik “konuşmak lazım” konuşuyoruz...
Kadın kesinlikle Tanrı’nın özene bezene yarattığı bir varlık. Erkekten daha zeki, daha çekici, daha etkileyici. Bir kere o bir doğurgan...
Her kadının vucüt hatları heykeltraş Da vinci’yi bile çıldırtan mükemmelliktedir, yüz güzelliği estetik doktorlarına ilham verir, gözleri bir çarptı mı insanı kendine zor gelirsin bazen. Sesinin kadife tonu, cilveleri, nazlanmaları, parmaklarıyla okşaması seni alır götürür hatta göklere uçurur, aklın kopar, başka birşey düşünemezsin, kapılır gidersin. Hele tenin tenine değdiyse de yandın...kurtuluş hiç yok artık; sabah akşam sarmaş dolaş, dolaş, dolaş...
Belki biraz geri kafalılık gibi algılanacak ama “hayat kırkından sonra başlar ya” ben de şimdi anlıyorum ki bu nadide varlığı el üstünde tutmak gerek. Örneğin bir profesyonel olarak veya işkadını olarak “full time” çalışmamalı kadın. Bu harika varlığın kıymetini bilecek “akıllı, çalışkan ve kazanan” bir erkek olmalı ve onu yoracak şekilde çalıştırmamalı. Part time olur, sosyal işler olur, politika olur...Nedeni kesinlikle “beceremediğinden” değil. Vucuduna vakit ayırmalı, eşine veya sevgilisine vakit ayırmalı, ayda bir hastalanıyor ya biraz dinlenmeli, sakinleşmeli...
İş hayatının zor şartları, kadınları agresif yapabilir. O zaman da kadınlıklarını unutup erkekleşirler mecburen, seslerinin kadife yumuşaklığı gider zamanla ve sert bir tona döner, narinlikleri, incelikleri kalınlaşır. Onlar bir kurşun kalem gibidirler aradabir onları “açan” kalemtraş da “zaman” dır, kendilerine ayırdıkları zaman. Bu zamanın yarısı yalnız geçmeli yarısı da erkekleriyle geçmeli ki kimliklerini geliştirerek koruyabilsinler, ama kesinlikle yıpratıcı iş hayatı onlara göre değil. Çünkü iş hayatında yaşam “köpek balıklarıyla yüzmek” demek , onlar ise birer kelebek, kuş, deniz yıldızı...
Gelelim kadının korkutan diğer özelliklerine
1)Plancıdır. Planlarında kendi yararı kesin vardır bazen başkalarınınki de...
2)Zekidir, detaycıdır. Hitchkok cinayetlerin en zekice işlenenleri kadınlarınkilerdir.
3)Kindardır, hem de deve kini...hiç unutmaz
4)Terkedeceği zaman terkeder, gözü hiçbirşey görmez, first leadyliği bile...Bkz; Bayan Sarkozy
5)Garanticidir, vaatlere bakmaz, aldığına bakar
6)25 yaşından sonraki her ilişkide birincil hedefi evlenmek ve anne olmaktır,
7)Tüm özellerini ve gizlilerini paylaştığı bir “hemcins” arkadaşı vardır, bu kişi akraba da olabilir.
8)Para...O ne ki ola, yenir mi içilir mi?
9)Aldatırsa erkek kadar beceriksizlikler yapmaz, dile düşmez, karda yürüyüp iz bırakmak bir yana elektrik teline tutuna tutuna yürür iz bırakmamak için...
Yani dikkat...
Geminiz battı bottasınız susuzluktan öleceğinizi bilseniz deniz suyu içmemelisiniz yoksa ölümünüzü hızlandırırsınız ya, işte kadın da deniz suyudur, aman ha içtiğiniz arıtılmış tatlı su olsun. Unutmayın ikisi aynı şeyler değil.
Nasıl mıdır tatlısu kadını?
Tatlısu kadınını bulmak kolay değil,
1)Bir kere önce yaratılıştan temiz olacak...hani gelirken kefesi dolu olacak, yani aileden asil...
2)Görmüş, geçirmiş olmalı...Ailesinin paralı olması yetmez, zengin olmalılar, gönül zenginliğinden bahsediyorum.
3)İnançlı olmalı...Allah olur, Tanrı olur, Shiva olur, Evren olur ama inandığı bir değer olsun ve en önemlisi “judgment day” denen sınav gününe inansın. İnandığı eleme sınavının bu dünyada olması veya ahirette olması da çok önemli değil, yeter ki bir sigaya çekileceğine inansın ki kötü plandan, zararlı cinliklerden sakınsın.
4)Eskiler “hasbi” derler...Hasbi olmalı, yani hesapsız, karşılıksız, plansız olmalı iş sevgiye aşka geldiğinde...
5)Önce erkeği sonra da varsa çocukları için virane olmalı. İşte burda taraf olmaya başlıyorum herhalde ve diyorum ki bir kadın mutlaka “geysha” olmalı, erkeğine erkek olduğunu hissettirmeli kendisinin de dişiliğini kesinlikle yaşatmalı. Tabii eğer partneri ona erkekliğini hissettirmiyorsa o zaman zaten salla gitsin o adamı. Bu dişiliğini gösterme her sabah kallavi bir kahvaltı hazırlayarak mı olur, sabah akşam adamı fantazi manyağı yaparak mı olur, akşam masaj yaparak mı olur onu bilemem
6)Bakımlı olmalı, öyle kocayı bulana kadar, perhiz, spor, makyaj, her hafta bir kitap. “Tapu gibi” evlilik cüzdanını alınca eline, gelsin baklavalar börekler, uzasın sakallar, bıyıklar, kıllar, bitsin cilveler, adam garanti ya... Olmaz öyle şey. Garanti dediğin Istanbul’da bir bankanın adı...
7)Çok iyi seks yapmalı...zevkle ve bir profesyonel gibi.
8)Son olarak yalan nedir bilmemeli.
Buldun mu böyle bir suyu lıkır lıkır iç bir damlası bile deryadır onun...
YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM ŞEYLER...
YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM ŞEYLER...
Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var” şiirini yıllar önce ilk okuduğumda “evet işte bu...” benim gibi düşünen bir adam daha varmış bu Dünya’da dedim ve zaman zaman tekrar okurum bu şiiri hayat bana her “biraz frene bas... ne bu telaş... ne bu acele... sevdiğini öyle kolay kolay belli etme karşındakine... sevme... ertele... yapma... ne derler... sonra yaparsın... yorgunsun şimdi... boşver... vesaire vesaire...” dedikçe.
Ben de herseferinde sanki iman tazeleyip tekrar sarılırım hayata, o bana vitesi küçült dedikçe ben bir vites daha ileri atarım, kızıma sarılır bana “kocaman ıslak bir öpücük” ver derim. Bir keresinde gece üçte uyandırdım onu, günlerden yaz, okulu da tatildi hadi dedim ben New York’a gidiyorum iş için benimle gelir misin? İki saat sonra uçak kalkıyor...hemen eveeetttt dedi düşünmeden, tartmadan, hesap yapmadan öyle büyükler gibi, tam Behramoğlu’nun istediği tarzda... elele unutulmaz bir hafta geçirdik onunla hiç unutmam. Eski eşime “seni çok seviyoruuuum” diye bağırırdım delicesine, “ne bağırıyorsun öyle” dese bile her seferinde, şirkette çalışma arkadaşım Metin’e “seni seviyorum” derim coşkuyla, “ne demek şimdi bu Ömer bey” dese bile her defasında. Hep büyük projeler peşinde koştum iş hayatımda değsin diye emeğime Behramoğlu’nu kıskandırırcasına... Bir kitapçıya girdiğimde “okumalıyım” dediğim kitapları bir bölüme toplayıp kapıyı üzerime kapatıp onları okumaya başlamayı istemişimdir hep, öyle tektek değil şimdi yaptığım gibi. Gitmek istediğim yerlerin listesini yapıp gitmeliyim oralara istemişimdir arka arkaya. Arabamda radyonun sesini de sonuna kadar açar bay J’den Lady Gaga’nın Pocker Face’ini dinlerim ellerimle dans ederek her defasında...
İsterseniz siz de deneyin, eminim siz de bu şiiri tekrar okuduğunuzda hemen eşinize, işinize, sevgilinize, çocuğunuza, neyi yapmayı seviyorsanız ona yani hayata tekrar sarılmak isteyeceksiniz, bitkin düşürürcesine onu...
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var...
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.
Bir de Nazım Hikmet’in meşhur bir şiiri var ;
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile,
Mesela, zeytin dikeceksin
hem de öyle çocuklara felan kalsın diye değil,
ölmekten korktuğun halde,
ölüme inanmadığın için,
yaşamak yani,
ağır bastığından....
Gelelim benim hayattan öğrendiklerime...
1. Tek başına da mutlu olmayı öğrenmelisin; Behramoğlu’nun tavsiyeleriyle çelişir gibi görünse de bir gün herkes “yalnız” kalabilir; ihtiyarlığında, terkedildiğinde, iflas ettiğinde. O yüzden hazır olmalısın ve sevdiklerinden ayrı tek başına mutlulukların olmalı; hobiler, spor, yazarlık, ressamlık, flüt çalmak gibi. Aslında formül aynı, o zaman da kendine sarılıyorsun hayata sarılırcasına...
2. Herhangi birinin senden nefret edebilmesinin sebebi aslında sadece senin gibi olmak istemesidir; Neden bana bu kötülüğü yaptı veya ben ne yaptım ki bu kadar nefret edercesine bana zarar verdi deme, aslında o nefretin nedeni senin eksiklerin değil artıların... kıskançlık... Kendine güven gerisini merak etme sen, kıskanılan sensin o değil, kaybettiklerini yine kazanırsın. Ve en önemlisi kendine kızma. Yani formül aynı; Behramoğlu formülü... Kötülük de görsen, nefret de görsen hayata bağlan, umutsuzluğa düşme sakın...Çünkü kötü olan sen değilsin, sen yoluna devam et.
3. Hergece en az bir kişi uykuya dalmadan önce seni düşünür ; Listenin başında Annen vardır unutma.
4. Birisi için dünyalara bedelsin; o kişi umarım eşin veya sevgilindir. Eğer sen onun için dünyalara bedelsen yani seni zor gününde terk etmediyse, sana hayran ise, sen ona gitmesen de o peşinden geliyorsa, sen onun için “nefes” kadar önemliysen, ne kadar kızsa seni aklından çıkaramıyor ve sana olan hayranlığı devam ediyorsa, sana tapıyorsa...bilki o kadın veya erkek de tam tapılacak biridir, bir dediğini iki etme, ve naz yapma...fazla naz aşık usandırır. O kişi aileden biri de olabilir. Sen sen ol O’na dünyalara bedel olduğunu hissettir. Bu arada tapılacak kadın deyince “tapılacak kadına nasıl tapılır” konusunda söyleyecek birkaç sözüm olacak; Eski devirlerde Tanrıçalara kurbanlar verilirdi, en kıymetli şeyler, meyve, yemek, kabilenin en güzel kızı, veya dilek havuzuna atılan paralar...yani en kıymetli şeyler verilir tapılacak kadına veya erkeğe... O halde durup düşünün en değerli şey ne ise sizin hayatınızda onu verin O’na. Ben düşündüm de galiba “kaliteli zaman” en değerli kurban Tanrıçama sunulacak hediye olarak, sonra “ona değer verdiğimi hissetmesini sağlayacak eylemler” yani kaba tabirle “adam yerine koymak” ve de her zaman olduğu gibi “para”. O halde O’nun için zaman kazan, para kazan. O’na sürekli verecek kasada biriktirdiğin yeterli kaliteli zaman ve paran hep olsun. Aman, para lafı ürkütmesin, maddecilik gibi görünmesin sizlere aslında o parayla da yine kaliteli zamanlar veya kendisinin kaliteli olduğunu hissettirecek şeyler alacaksınız sonuçta.
5. Özel ve teksin; Kendinden nefret etme, sev...Behramoğlu formulü açık ve net; bu defa kendi kendinin dudaklarını öpeceksin morartana kadar. Hayatının merkezine bir başka kişiyi koyarsan ve o kişi de seni terkeder, hayal kırıklığına uğratır ise herşeyin gider...Unutma Dünya’nın merkezinde kıpkırmızı kor bir çekirdek var o da sensin. Onsuz olmayan bir merkez. Senin olmadığın gün hayatının da bittiği gündür. Dünyaya geldiğin gün zaten dünyayı yönetme yetisi sana verilmiş yeter ki farkında ol...
6. Hayatındaki en büyük hatayı yaptığında bile ondan iyi bir şey çıkar; Bunun için biraz inançlı olmak gerekir, yukarıda bir “güç” planlar yapar ve O ne yapıyorsa sizin için iyidir, başlangıçta iyi görünmese de. “Sizin için iyi zannettiğiniz bazı şeyler kötüdür, bazı kötü zannettiğiniz şeyler de iyidir. Siz bilmezsiniz biz biliriz” diyen bir güç...Ama yaptığın hatanın da bir “eşeklik” olduğunu unutma, bir daha da yapma.
7. Ne zaman dünya sana sırtını dönmüş gibi hisssedersen, dön ve bir daha bak; Mutlaka bir çözüm vardır. Yaratıclığınızı kullanın herzaman kullandığınız ana çıkış kapısı değil belki de arka kapı bu defa...
8. İyi arkadaşlar yıldızlar gibidirler, onları her zaman göremeyebilirsin ama orada olduklarını bilirsin; Kötü gün dostuyla gelir derler, unutma her koşulda gerçek dostların var olduğunu göreceksin. Onların da ellerini morartırcasına hep sık. Formül aynı...Kötü gün dostları daha kıymetli gibi gelir insana ama iyi gün dostları bir o kadar kıymetlidir, unutma iyi günlerin toplamı, kötü günlerden kat kat daha fazladır. O günlerde daha çok dosta ihtiyaç var hayatı paylaşacak.
9. Stay foolish, stay hungry...; Apple’ın kurucusu Steve Jobs’un Stanford Üniversitesinin mezuniyet töreni konuşması beni çok etkilemiştir. Seyretmeyen varsa googullasın lütfen ve izlesin. Bir de Will Smith’in başrolünü oynadığı “Pursuit of Happiness” filmi, mutluluğa giden yol diye tercüme etmişlerdi Türkiye’de vizyona girdiğinde...Muhteşem bir film, mutlaka izlenmeli. Aç olmak, açıkta olmak hiç ayıp değil. Ayıp olan inançsız olmak, sevgisiz olmak. İki tür insan daima açtır; biri bilimi arayan, biri parayı...bu iki açlıktan hiçbiri bir insanda yoksa o da odundur herhalde.
Benden şimdilik bu kadar. Her nekadar öğüt vermeyi, nasihat etmeyi sevmesem de bunları yazamadan edemedim. Şimdi bu yazıyı okuyanlara en son tavsiyem dönüp Behramoğlu’nu tekrar okuyun ve ne yapmak istiyorsanız coşkuyla hemen yapın ertelemeyin sakın, sevdiğinizi bitkin bırakmak serbest...
Hayat korksun sizden, siz ondan korkmayın, yaşayın hayatınızı, ama istediğiniz gibi...
Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var” şiirini yıllar önce ilk okuduğumda “evet işte bu...” benim gibi düşünen bir adam daha varmış bu Dünya’da dedim ve zaman zaman tekrar okurum bu şiiri hayat bana her “biraz frene bas... ne bu telaş... ne bu acele... sevdiğini öyle kolay kolay belli etme karşındakine... sevme... ertele... yapma... ne derler... sonra yaparsın... yorgunsun şimdi... boşver... vesaire vesaire...” dedikçe.
Ben de herseferinde sanki iman tazeleyip tekrar sarılırım hayata, o bana vitesi küçült dedikçe ben bir vites daha ileri atarım, kızıma sarılır bana “kocaman ıslak bir öpücük” ver derim. Bir keresinde gece üçte uyandırdım onu, günlerden yaz, okulu da tatildi hadi dedim ben New York’a gidiyorum iş için benimle gelir misin? İki saat sonra uçak kalkıyor...hemen eveeetttt dedi düşünmeden, tartmadan, hesap yapmadan öyle büyükler gibi, tam Behramoğlu’nun istediği tarzda... elele unutulmaz bir hafta geçirdik onunla hiç unutmam. Eski eşime “seni çok seviyoruuuum” diye bağırırdım delicesine, “ne bağırıyorsun öyle” dese bile her seferinde, şirkette çalışma arkadaşım Metin’e “seni seviyorum” derim coşkuyla, “ne demek şimdi bu Ömer bey” dese bile her defasında. Hep büyük projeler peşinde koştum iş hayatımda değsin diye emeğime Behramoğlu’nu kıskandırırcasına... Bir kitapçıya girdiğimde “okumalıyım” dediğim kitapları bir bölüme toplayıp kapıyı üzerime kapatıp onları okumaya başlamayı istemişimdir hep, öyle tektek değil şimdi yaptığım gibi. Gitmek istediğim yerlerin listesini yapıp gitmeliyim oralara istemişimdir arka arkaya. Arabamda radyonun sesini de sonuna kadar açar bay J’den Lady Gaga’nın Pocker Face’ini dinlerim ellerimle dans ederek her defasında...
İsterseniz siz de deneyin, eminim siz de bu şiiri tekrar okuduğunuzda hemen eşinize, işinize, sevgilinize, çocuğunuza, neyi yapmayı seviyorsanız ona yani hayata tekrar sarılmak isteyeceksiniz, bitkin düşürürcesine onu...
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var...
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.
Bir de Nazım Hikmet’in meşhur bir şiiri var ;
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile,
Mesela, zeytin dikeceksin
hem de öyle çocuklara felan kalsın diye değil,
ölmekten korktuğun halde,
ölüme inanmadığın için,
yaşamak yani,
ağır bastığından....
Gelelim benim hayattan öğrendiklerime...
1. Tek başına da mutlu olmayı öğrenmelisin; Behramoğlu’nun tavsiyeleriyle çelişir gibi görünse de bir gün herkes “yalnız” kalabilir; ihtiyarlığında, terkedildiğinde, iflas ettiğinde. O yüzden hazır olmalısın ve sevdiklerinden ayrı tek başına mutlulukların olmalı; hobiler, spor, yazarlık, ressamlık, flüt çalmak gibi. Aslında formül aynı, o zaman da kendine sarılıyorsun hayata sarılırcasına...
2. Herhangi birinin senden nefret edebilmesinin sebebi aslında sadece senin gibi olmak istemesidir; Neden bana bu kötülüğü yaptı veya ben ne yaptım ki bu kadar nefret edercesine bana zarar verdi deme, aslında o nefretin nedeni senin eksiklerin değil artıların... kıskançlık... Kendine güven gerisini merak etme sen, kıskanılan sensin o değil, kaybettiklerini yine kazanırsın. Ve en önemlisi kendine kızma. Yani formül aynı; Behramoğlu formülü... Kötülük de görsen, nefret de görsen hayata bağlan, umutsuzluğa düşme sakın...Çünkü kötü olan sen değilsin, sen yoluna devam et.
3. Hergece en az bir kişi uykuya dalmadan önce seni düşünür ; Listenin başında Annen vardır unutma.
4. Birisi için dünyalara bedelsin; o kişi umarım eşin veya sevgilindir. Eğer sen onun için dünyalara bedelsen yani seni zor gününde terk etmediyse, sana hayran ise, sen ona gitmesen de o peşinden geliyorsa, sen onun için “nefes” kadar önemliysen, ne kadar kızsa seni aklından çıkaramıyor ve sana olan hayranlığı devam ediyorsa, sana tapıyorsa...bilki o kadın veya erkek de tam tapılacak biridir, bir dediğini iki etme, ve naz yapma...fazla naz aşık usandırır. O kişi aileden biri de olabilir. Sen sen ol O’na dünyalara bedel olduğunu hissettir. Bu arada tapılacak kadın deyince “tapılacak kadına nasıl tapılır” konusunda söyleyecek birkaç sözüm olacak; Eski devirlerde Tanrıçalara kurbanlar verilirdi, en kıymetli şeyler, meyve, yemek, kabilenin en güzel kızı, veya dilek havuzuna atılan paralar...yani en kıymetli şeyler verilir tapılacak kadına veya erkeğe... O halde durup düşünün en değerli şey ne ise sizin hayatınızda onu verin O’na. Ben düşündüm de galiba “kaliteli zaman” en değerli kurban Tanrıçama sunulacak hediye olarak, sonra “ona değer verdiğimi hissetmesini sağlayacak eylemler” yani kaba tabirle “adam yerine koymak” ve de her zaman olduğu gibi “para”. O halde O’nun için zaman kazan, para kazan. O’na sürekli verecek kasada biriktirdiğin yeterli kaliteli zaman ve paran hep olsun. Aman, para lafı ürkütmesin, maddecilik gibi görünmesin sizlere aslında o parayla da yine kaliteli zamanlar veya kendisinin kaliteli olduğunu hissettirecek şeyler alacaksınız sonuçta.
5. Özel ve teksin; Kendinden nefret etme, sev...Behramoğlu formulü açık ve net; bu defa kendi kendinin dudaklarını öpeceksin morartana kadar. Hayatının merkezine bir başka kişiyi koyarsan ve o kişi de seni terkeder, hayal kırıklığına uğratır ise herşeyin gider...Unutma Dünya’nın merkezinde kıpkırmızı kor bir çekirdek var o da sensin. Onsuz olmayan bir merkez. Senin olmadığın gün hayatının da bittiği gündür. Dünyaya geldiğin gün zaten dünyayı yönetme yetisi sana verilmiş yeter ki farkında ol...
6. Hayatındaki en büyük hatayı yaptığında bile ondan iyi bir şey çıkar; Bunun için biraz inançlı olmak gerekir, yukarıda bir “güç” planlar yapar ve O ne yapıyorsa sizin için iyidir, başlangıçta iyi görünmese de. “Sizin için iyi zannettiğiniz bazı şeyler kötüdür, bazı kötü zannettiğiniz şeyler de iyidir. Siz bilmezsiniz biz biliriz” diyen bir güç...Ama yaptığın hatanın da bir “eşeklik” olduğunu unutma, bir daha da yapma.
7. Ne zaman dünya sana sırtını dönmüş gibi hisssedersen, dön ve bir daha bak; Mutlaka bir çözüm vardır. Yaratıclığınızı kullanın herzaman kullandığınız ana çıkış kapısı değil belki de arka kapı bu defa...
8. İyi arkadaşlar yıldızlar gibidirler, onları her zaman göremeyebilirsin ama orada olduklarını bilirsin; Kötü gün dostuyla gelir derler, unutma her koşulda gerçek dostların var olduğunu göreceksin. Onların da ellerini morartırcasına hep sık. Formül aynı...Kötü gün dostları daha kıymetli gibi gelir insana ama iyi gün dostları bir o kadar kıymetlidir, unutma iyi günlerin toplamı, kötü günlerden kat kat daha fazladır. O günlerde daha çok dosta ihtiyaç var hayatı paylaşacak.
9. Stay foolish, stay hungry...; Apple’ın kurucusu Steve Jobs’un Stanford Üniversitesinin mezuniyet töreni konuşması beni çok etkilemiştir. Seyretmeyen varsa googullasın lütfen ve izlesin. Bir de Will Smith’in başrolünü oynadığı “Pursuit of Happiness” filmi, mutluluğa giden yol diye tercüme etmişlerdi Türkiye’de vizyona girdiğinde...Muhteşem bir film, mutlaka izlenmeli. Aç olmak, açıkta olmak hiç ayıp değil. Ayıp olan inançsız olmak, sevgisiz olmak. İki tür insan daima açtır; biri bilimi arayan, biri parayı...bu iki açlıktan hiçbiri bir insanda yoksa o da odundur herhalde.
Benden şimdilik bu kadar. Her nekadar öğüt vermeyi, nasihat etmeyi sevmesem de bunları yazamadan edemedim. Şimdi bu yazıyı okuyanlara en son tavsiyem dönüp Behramoğlu’nu tekrar okuyun ve ne yapmak istiyorsanız coşkuyla hemen yapın ertelemeyin sakın, sevdiğinizi bitkin bırakmak serbest...
Hayat korksun sizden, siz ondan korkmayın, yaşayın hayatınızı, ama istediğiniz gibi...
Istanbul...
Istanbul...
Biz Istanbul’a 1965’de gelmişiz ve Erenköy’e yerleşmişiz.
Babamın işlerinin Cağaloğlu’nda olması nedeniyle Erenköy, Kadıköy, Eminönü, Sultanahmet, Bayezıt...buralar en iyi bildiğim yerlerdi çocukluğumda. Bir de Yeşilköy; Malatyalı Muharrem abiler otururdu orada ve annesi “yeşilköylü teyze”... denize girerdik onlara gittiğimizde.
Ben Istanbul’u dörde ayırırım dördü de farklı farklı yaşar...
Bir; çekirdekte yaşıyan sayıları azalmış “gerçek Istanbullular” ; Fatih, Samatya, Balat, Cankurtaran, Eyüp ;yani genelde suriçi sonra Karaköy, Beyoğlu. Aslen gayr-i muslim nufusa sahip yerler ama daha sonra yerleşen müslümanlar da aynı kibarlıkta ve Istanbul efendisi hakim çoğunluğu...Genelde memur, esnaf, zenaatkar olurlar, kadınları ise kesinlikle “ev hanımı”
İki; Kadıköy, Üsküdar, Bağdat Caddesi, Fenerbahçe, Çamlıca’da oturanlar. Bunlar “Anadolu yakasının sakinliği ve dinginliği” ile yaşıyan mutlu azınlık. Tek çektikleri çile “Istanbul” a geçerken trafikte harcadıkları saatler. Bu arada anadolu yakasında oturanlar avrupa yakası için “Istanbul” derler. Bazıları “vapur” keyfini yaşar sabah akşam.
Üç; Etiler, Ulus, boğaz (iki yakası da), Nişantaşı, Kemerburgaz, Zekeriyaköy. Kısaca krema takımı, jet sosyete...
Dört; Orta direk ve emekçi kesimin oturduğu semtler. Yukarıda saydığım semtlerin dışında kalan yerler.
Bu, şimdiki Istanbul... Istanbul’u yazmak cesaret ve bilgi ister; ben bazı semtleri ve Istanbulla ilgili bildiklerimi yazmaya çalışacağım, ama 30 yıl önceki Istanbul’u yazmaya çalışacağım...Sürç-u lisan edersek affola;
Beylerbeyi,
Istanbul efendisi derler eskiler, belirgin bir kibarlık sergileyen insanlara. Derler ki beylerbeyinden kalkan vapur hep saatinden geç kalkarmış “buyurun efendim ne münasebet önce siz buyurun” demekten içeri giremezlermiş bir türlü...latife işte. Osmanlı zamanında padişah ve ahalisi sarayda ya da köşklerde otururlarmış, boğaz da da genelde paşaların yalıları. Üst düzey devlet memurları, vezirler, vekiller ise genelde Üsküdar, Beylerbeyi, Erenköy, Fenerbahçe’de ikamet ederlermiş...hergün vapurla “Istabul’a” geçerlermiş...
Gerçek Istanbulluların türkçesi çok belirgin olur, onlar herşeyden önce “İstanbul” demez “Istanbul” derler aşık oldukları şehre, “geleceğim” demezler “geliciğim, gidiciğim” derler, talep cümlelerinin sonuna mutlaka “lütfen”i eklerler, “teşekkürler” demez, “teşekkür ederim” derler, siz konuşurken kendinizle ilgili bir tevazu gösterirseniz hemen “estağfurullah” derler...Hey gidi Istanbul...
O zamanlar, Anadolu yakasının sebzesi, yeşilliği, beylerbeyi, çengelköy, beykoz’daki karadenizlilerin bahçelerinden, avrupa yakasınınki de gayrettepe’deki arnavutların ve topkapı’daki göçmenlerin bahçelerinden karşılanırdı. Hatta çengelköy salatalığı meşhurdur ya...
Erenköy,
Malum, çocukluğumun geçtiği semt. 60 lı 70 li yıllarda Erenköy, Göztepe, Suadiye’de heryer yeşillik, çam ağaçları, ıhlamurlar, evlerin bahçelerinde güller, yaseminler, mor leylaklar, sarmaşık güller...cennet gibi yerler. En güzel yerlerde köşkler var ahşap kagir binalar var. Peyzajlarına çok özen gösterilmiş bahçeler, bahçede mutlaka beyaz çakıldan yapılmış yürüme yolları. Arnavut çimi dedikleri kalın yapraklı çimler; küme küme... Bahçelerde mutlaka erik ağacı olur. Aman Allahım ne güzel açar onun çiçeği baharda. Tabii badem ağacınınki en erken açar...
Bağdat caddesi bizim için çok önemliydi, hala da oralarda oturanlar için öyle...uzun burunlu amerikan dolmuşlar Bostancı- Kadıköy gidip gelirdi şimdi Ford transport oldular sarı sarı...Cadde değil sanki Paris, Londra... Caddede yürüyüşe çıkar insanlar, alışveriş yaparlar, kafelerde oturur caddeyi seyrederler, gençler piyasa yapar! Eğer beylerin işyerleri de anadolu yakasındaysa o zaman avrupa yakasına çoook nadiren geçerler, bayramdan bayrama...Tren yolu vardır aşağıyla yukarıyı birbirinden ayıran; trenyolunun altı krema tabakası, zengin, sosyete biraz da halk partili o zamanlar...sağ partiye oy çıkmaz aşağıdan. Tren yolunun üstü biraz daha orta direk, cami sayısı daha fazla. Bir de zamanla minübüs caddesi çıktı ortaya tabii ki Istanbul büyüdükçe. Bu defa da minübüs caddesinin altı üstü birbirinden ayrıldı haliyle. Minübüs caddesinin üstü varoş sayılırdı o zaman, tabii şimdilerde en ucuz daire çeyrek milyon dolar...
Bayramlarda çatapat patlatırdık, mantar tabancamız vardı, kız kovalayanı atardık yola kızlar geçerken sonra seyret patırtıyı, sapanla taş atar, fırdöndü çevirirdik...Erenköy kız lisesinin bahçesinde Çankırılı arkadaşım Bayram’la serçe yakalardık file ve diken kullanarak sonra da kafese koyar beslerdik. Sokak arkadaşlarımız vardı, bahçede çivi oynardık. Mantığı çok basit iki kişide de çivi var ve yere saplıyarak diğerinin içinden çıkamıyacağı çizgiler çizmek, içerde kalan veya çizgiye değen kaybetti...Misket evet misket...bizim hayatımızın en önemli olmazsa olmazı; misketleri dizersin yanyana diyelim sol başa baş dedik, başı vurdun mu hepsini alırsın ya da hangisini vurduysan o ve onun sağındakiler senin. Aynı oyunu gazoz kapağıyla da oynardık. Bir de davin atardık metal 20-30 cm uzunluğunda yarım ya da bir cm çapında bir metal borudan, ya da külah atardık. Külah; küçük kare bir kağıdın kıvrılıp külah yapılmış hali, davin de kiraz gibi hatta daha küçük çekirdekli bir meyvenin çekirdeği... Tabii ki futbol, ama ben bir türlü ısınamadım şu futbola. Bekliyorum ki ne zaman bitecek de şu oyun dağılacağız. Bizim apartmanın bahçesinde basket potası da var biz de orda tek pota maç yapardık Cahitle, İlhanla...Habire caddeler kazılır, kapanır, bi daha kazılır...tabii altyapı çalışmaları yeni başlamıştı o zamanlar. Çarşı Pazar, bayram alışverişleri için Kadıköy çarşısı biçilmiş kaftan belki de, en fazla Mahmutpaşa, mutfak alışverişinde de Eminönü, Mısır çarşısı...Çok zenginler “avrupa”dan giyinir ya da “Vakko” dan, bir alt tabaka “terzi”ye diktirir, daha orta halliler de Mahmutpaşa’dan ve semt pazarlarından giyinir. Ne Kanyon var ne Capitol ne Akmerkez ne de Migrosla Carrefour...
Okula yürüyerek gidiyoruz, servis mervis hakgetire bazen denk gelirse otobüse bineriz o kadar...Tren yolundan geçerken bozuk parayı koyuyoruz rayların üstüne geçtikten sonra bir keyif bizim para oldu yamyassı bir metal; onları biriktiriyoruz.
Cep telefonunu bırak her evde doğru düzgün telefon yok; sıraya koymuş devlet baba 4-5 yılda çekiliyor evinize hat eğer torpilin yoksa. Tabii bizim telefonumuz hep oldu çünkü babam milletvekili...Şehirlerarası arayacağımız zaman santralı arıyoruz öyle direk Malatya’yı aramak felan mümkün değil. Normal, Acele ve Yıldırım yazdırıyorsun. Bayramda seyranda yıldırım bile 3-4 saatte bağlanıyor. Tabii telefonun olmadığı yerde mahallede haberleşme bizlerle yapılıyor; “Eğer akşam müsaitseniz annemler size gelecekler”veya “Annem helva yapmış size de gönderdi”... ne güzel günlerdi onlar.
Gelelim suriçine...
Yine Istanbul efendilerine...Komşuluk ilişkileri kolay kolay ölmemiştir bu semtlerde, birbirlerini tanırlar, selamlaşırlar, ziyaretleşirler...Kibarlık onlarda, yoksula kol kanat açmak onlarda, komşu hakkı, göz hakkı onlarda, keyif onlarda, sefa onlarda...
En güzel, en lezzetli ev yemeklerini buralardaki lokantalarda bulursunuz. Öyle güneydoğu veya arap usulü kebaplar değil. Gerçek emek isteyen yemekler. Sulu yemeklerin hepsi; karnı yarık, imam bayıldı, tas kebabı, orman kebabı, kağıt kebabı, cacık, komposto, cevizli kabak tatlısı, sütlaç ama fırında değil, kemalpaşa, kuru fasülye, pilav, köfte ekmek, balık.
Çemberlitaş’ta rahmetli babamın çok sevdiği bir balıkçısı vardı hemen meydanda; daracık bir lokanta ancak ayakta veya taburede yiyebilirsin. O gün hangi balık varsa hepsi taze ve keseye uygun. Bir de Osman abinin ve abimin çok sevdiği Bursa gül Latif usta’nın lokantası, ben de onlara takılırdım ağzım sulana sulana eğer iyi birşeyler yemek istiyorsam. Ha bir de şu restorant kelimesi yoktu o zamanlar hep varsa yoksa lokanta derdik, eee tabi restorant sosyete işiydi biraz. Hatta şimdi bile ağız alışkanlığı ağzımdan kaçıyor lokanta diyorum...
Tabii ki Fahri...Sirkeci’de mütevazı bir lokanta, sonra işi büyüttü 3 katlı binaya taşıdı yerini aynı sokakta. Kurusu muhteşemdi Fahri’nin. Bir de babacığım Ramazan’da bizi Beyazıttaki Hacıbozan’a götürürdü iftara bazen. Lahmacunu, kebapları ve de baklavası süperdi... Gördüğümüz göreceğimiz en “büyük” restorant Hacıbozan’dı bizim için o zaman.
Ben lisedeyken babacığımın öğrencisi doktora talebesi mısırlı Muhammed Harb sayesinde Süleymaniye kütüphanesine aşık olmuştum, osmanlıca “eski yazı”yı da öğrendim özel hocadan ve ben öğleden sonraları vakit buldukca ve de yazları “Süleymaniye” kütüphanesine gidip elyazma eserler okuyorum. İsviçreliler, Almanlar, İsrailliler ve de Amerikalılar dolup dolup taşıyorlar, bilim öğrenip ülkelerine götürüyorlar. Tektük Türk var o zaman kütüphanede, zaten Osmanlıca öğrenmek, öğretmek yasaktı. İşte Süleymaniye külliyesinin tam köşesinde bir lokanta; aman Allahım o el yazmalar kadar kıymetli kuru fasülyesi var, bir de mercimek çorbası...şifa olsun.
Fatih’te Sarıgüzel caddesi üzerinde minicik bir köfteci, adı bile yok. Etlerini Mücahit kasaptan alır; yalnızca köfte, piyaz, kemalpaşa servisi var en fazla 4-5 masa ve yalnızca öğlen açık, ama dolar dolar taşar, sıra beklersiniz. Hatta çıkarken hesabı ödeyeceksiniz ya kasanın üstünde bir yazı...”bu müessesede kürdan kullanılmaz” nedir dedim bunun hikmeti dedi ki etlerimizin “sinir”i alınmıştır da ondan...bravo.
Say say bitmez; Sultanahmet köftecisi, Konyalı, Üsküdar’da Kanaat lokantası, Kısıklı’da kuru fasülyeci, Kadıköy çarşıda ıslama köfte....Daha çok yazmıyayım şu lokantaları hem oburluğum ortaya çıkacak hem de Istanbul sanki bu lokantalardan ibaret sanılacak...Yok canım güneş balçıkla sıvanmaz, bunlar Istanbulun küçük lezzetleri, öyle görün...
Samatya;
Hala sıkca kiliselerin olduğu, gayr-i müslim nufüsünun yoğun olduğu şirin bir semt. Komşu ilişkileri hala dimdik ayakta...Mahalleye yeni biri taşındımı “hoşgeldin”e giderler kendisine.
Eyüp;
Manevi bir yer...Eyüp sultan hazretleri, velilerin sahabelerin türbeleri, aşevleri dolar dolar taşar... Piyerloti’den Istanbul manzarası muhteşem... Eyüp’ün iç taraflarında eski ahşap evler, hepsi birbirinden güzel ama bakımsız ve yıkılmak üzere. Çünkü 80 ihtilalinden sonra bir imar yasası çıktı, özetle Istanbul’da herşey yasak. Boğazda evin varsa veya II. Ve I. Dereceden tarihi eserse evin yandın. Allah yardımcın olsun ya 10 sene sürer “kurul” dan geçirmen tadilat projesini ya 20..
Cankurtaran,
Ayasofya; Esnaf bir semt, turisti bol, lokantası bol... Sirkeci’den kalkıp Halkalı’ya giden banliyo tren de buraların hayat damarı.
Sultanahmet;
Abimle ben bir de kuzen Sadettin üçümüz Cumaları Sultanahmette kılıyoruz yazları, camii tadilatta o sıralar, tabii tadilat deyip geçmemek lazım 8-10 sene sürüyor böyle büyük salatiin camilerinin bakımı. Namazdan sonra üst kata çıkıyoruz oradan da açık unuttukları bir kapıdan doğru dışarı, kubbelerin üstüne. Aman allahım o ne müthiş Istanbul manzarası; Sultanahmet’in kubbesinden Istanbul...Caminin içindeki hatlar, levhalar, el işlemeleri muhteşem...Bu arada padişahların, sultanların yaptırdığı camilere salatiin camileri denir ve ramazandaki “mahya”lar yalnızca onlara asılırmış osmanlı zamanında.
Çemberlitaş;
Çemberlitaş hamamı meşhurdur oraya yakın Cağaloğlu hamamı da. Biz küçükken babacığım bazen yılda birkaçkez bizi hamama götürürdü, o apayrı bir sefaydı bizim için. Hamamda tertemiz olur, kese yaptırır sonra da havluya sarılır odada uzanırdık. O zamanlar hamamlarda genelde “sade gazoz” içilirdi kola yoktu. Babam “tellak”a bahşiş vermeyi unutmazdı hiç...
Taksim;
işte burası Frank Snatra’nın New York hakkında dediği gibi “uyumayan şehir”. 24 saat ayakta. İstiklal caddesine girerken sol köşedeki büfeler ve dönerciler Istanbul’un en lezzetli dönercileridirler. Kızılkaya’nın ıslak hamburgeri harikadır. Hepsinde ayrı ayrı lezzette meyve suları; ballı cevizli bomba; muzlu süt...daha neler neler.
Beyoğlu;
Tüm TV kanalları halka birşey soracaksa istiklal caddesinde sorar, çünkü burada Türkiye vardır, her kesimden insan vardır. Bir bakmışsın Kominist parti broşür dağıtıyor, çarşaflılar koşuşturuyor, eşcinseller cirik atıyor, sanatcı enteller sığınacak bir bar arıyorlar, ağa camiinden çıkan hacı amcalar sağ ellerini kalplerine götürüp birbirlerini selamlıyorlar...bir de tinerci dediğimiz zavallı kader kurbanı çocuklar. Kitapçılar, müzik evleri, sanat, herşey, herşey var burada.
Adalar;
genelde yine gayr-i müslimlerin tercih ettiği dünyanın en güzel yerlerinden biri; adalar. Araç trafiğine kapalı, faytonlarla, eşek ve katırlarla gezebildiğin nadide bozulmamış yerler. Evler genelde ahşap ve eski, lokantalarda genelde balık servis edilir. Ve en önemlisi de vapurları...vapursuz gidip gelemezsiniz adaya. Yazın 4-5 ay Istanbul’daki evi kapatıp adaya taşınır ada sakinleri ve orada huzur bulurlar.
Plajlar;
Bizim zamanımızda, Küçükyalı halk plajı, Fenerbahçe plajı, Bostancı halk plajı...meşhurdu. Bir de karşıda Florya plajı. Tabii ki boğazdan da girebilirdik denize bir de adalardan. Şile plajı tehlikeliydi heryıl bir boğulan duyardık orada...
Anadolu hisarı;
Lezzetli, taze balık yemek için harika salaş lokantaların olduğu nadide bir yer, eskiden karadan ulaşım zordu, askeriyeden izinli geçerdiniz, denizden pıt pıt motorla en zevklisi...
Bebek;
sosyete mosyete ama hayat dolu bir yer. Sahilde güneş dondurma gerçek meyvelerden yapar dondurmaları, wafflecı var iki tane süperler.
Ortaköy;
Taksimle yarışır, cıvıl cıvıl bir yer. Yemek, içmek, eğlenmek için birebir. Girişte kumpirciler var, belki şanslıysanız Hıncal’ı bile görürsünüz “şapkalı”nın lokantada. Eğer göz zevkiniz için bir şey seyretmek isterseniz “Ortaköy camisi” birebirdir; bir sanat harikası... Bir de Ortaköy’de Cami, klise, havra birarada aynı meydanda...ne güzel değil mi?
Boğaz;
Boğaz sefası bir hayata bedeldir, ya seyir motorlarından birine binersiniz ya da arabayla camları açıp boğazda tur atarsınız. Yalıların içi, içinde yaşıyanları yakar, çoğunun hakkında efsaneler, hikayeler vardır; yok yılanlı yalı, yok büyülü yalı, dışı da seyredenleri yakar. Hani derler ya zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış, o hesap. İsterseniz boğazda bir çay bahçesinde oturun isterseniz salaş bir lokanta ya da iyi bir balıkçı...hepsi nefistir boğazla. Dünyanın hiç bir şehrini deniz bu kadar onurlandırmamıştır herhalde.
Istanbul’un semt pazarlarını yazmadan olmaz. Erenköy’de Perşembe pazarı, Kadıköy’de Salı, Fındıkzade Cuma, Samatya Perşembe....gıda ve giyim ihtiyaçları için birebirdir pazarlar. Ucuz, taze, bol... “gel gel batan geminin malları bunlar iç çamaşırı ne alırsan 1 lira”, “ablalar abiler bu limon değil bu, bu limonata çeşmesi üçü bir lira...”
Topkapı sarayı, dolmabahçe sarayı, ayasofya, yerebatan sarnıcı, süleymaniye, fatih, yenicamii, insanın hayatında en az bir kez görmesi gereken tarih dolu, medeniyet merkezleri. Ama ne yazık ki Istanbul’da yaşayıp buraları görmeyenler ve merak etmeyenler hala var..
Istanbul’u kadına benzetirim ben...Istanbul, tanrının yeryüzüne armağan ettiği en güzel şehir, kadın da O’nun yarattığı en güzel varlık...Başını adalara koymuş, sırtüstü uzanmış yatan bir kadın...gövdesi suriçi ile üsküdar, bacakları boğazın iki yanından karadenize kadar uzanmış, açmış kollarını biri pendikte diğeri avcılarda...varın geri kalanını siz düşünün. Sky is the limit...
İşte böyle Istanbul,
Ben kim Istanbul’u yazmak kim, benimki birazcık Istanbul aşkı o kadar...
Biz Istanbul’a 1965’de gelmişiz ve Erenköy’e yerleşmişiz.
Babamın işlerinin Cağaloğlu’nda olması nedeniyle Erenköy, Kadıköy, Eminönü, Sultanahmet, Bayezıt...buralar en iyi bildiğim yerlerdi çocukluğumda. Bir de Yeşilköy; Malatyalı Muharrem abiler otururdu orada ve annesi “yeşilköylü teyze”... denize girerdik onlara gittiğimizde.
Ben Istanbul’u dörde ayırırım dördü de farklı farklı yaşar...
Bir; çekirdekte yaşıyan sayıları azalmış “gerçek Istanbullular” ; Fatih, Samatya, Balat, Cankurtaran, Eyüp ;yani genelde suriçi sonra Karaköy, Beyoğlu. Aslen gayr-i muslim nufusa sahip yerler ama daha sonra yerleşen müslümanlar da aynı kibarlıkta ve Istanbul efendisi hakim çoğunluğu...Genelde memur, esnaf, zenaatkar olurlar, kadınları ise kesinlikle “ev hanımı”
İki; Kadıköy, Üsküdar, Bağdat Caddesi, Fenerbahçe, Çamlıca’da oturanlar. Bunlar “Anadolu yakasının sakinliği ve dinginliği” ile yaşıyan mutlu azınlık. Tek çektikleri çile “Istanbul” a geçerken trafikte harcadıkları saatler. Bu arada anadolu yakasında oturanlar avrupa yakası için “Istanbul” derler. Bazıları “vapur” keyfini yaşar sabah akşam.
Üç; Etiler, Ulus, boğaz (iki yakası da), Nişantaşı, Kemerburgaz, Zekeriyaköy. Kısaca krema takımı, jet sosyete...
Dört; Orta direk ve emekçi kesimin oturduğu semtler. Yukarıda saydığım semtlerin dışında kalan yerler.
Bu, şimdiki Istanbul... Istanbul’u yazmak cesaret ve bilgi ister; ben bazı semtleri ve Istanbulla ilgili bildiklerimi yazmaya çalışacağım, ama 30 yıl önceki Istanbul’u yazmaya çalışacağım...Sürç-u lisan edersek affola;
Beylerbeyi,
Istanbul efendisi derler eskiler, belirgin bir kibarlık sergileyen insanlara. Derler ki beylerbeyinden kalkan vapur hep saatinden geç kalkarmış “buyurun efendim ne münasebet önce siz buyurun” demekten içeri giremezlermiş bir türlü...latife işte. Osmanlı zamanında padişah ve ahalisi sarayda ya da köşklerde otururlarmış, boğaz da da genelde paşaların yalıları. Üst düzey devlet memurları, vezirler, vekiller ise genelde Üsküdar, Beylerbeyi, Erenköy, Fenerbahçe’de ikamet ederlermiş...hergün vapurla “Istabul’a” geçerlermiş...
Gerçek Istanbulluların türkçesi çok belirgin olur, onlar herşeyden önce “İstanbul” demez “Istanbul” derler aşık oldukları şehre, “geleceğim” demezler “geliciğim, gidiciğim” derler, talep cümlelerinin sonuna mutlaka “lütfen”i eklerler, “teşekkürler” demez, “teşekkür ederim” derler, siz konuşurken kendinizle ilgili bir tevazu gösterirseniz hemen “estağfurullah” derler...Hey gidi Istanbul...
O zamanlar, Anadolu yakasının sebzesi, yeşilliği, beylerbeyi, çengelköy, beykoz’daki karadenizlilerin bahçelerinden, avrupa yakasınınki de gayrettepe’deki arnavutların ve topkapı’daki göçmenlerin bahçelerinden karşılanırdı. Hatta çengelköy salatalığı meşhurdur ya...
Erenköy,
Malum, çocukluğumun geçtiği semt. 60 lı 70 li yıllarda Erenköy, Göztepe, Suadiye’de heryer yeşillik, çam ağaçları, ıhlamurlar, evlerin bahçelerinde güller, yaseminler, mor leylaklar, sarmaşık güller...cennet gibi yerler. En güzel yerlerde köşkler var ahşap kagir binalar var. Peyzajlarına çok özen gösterilmiş bahçeler, bahçede mutlaka beyaz çakıldan yapılmış yürüme yolları. Arnavut çimi dedikleri kalın yapraklı çimler; küme küme... Bahçelerde mutlaka erik ağacı olur. Aman Allahım ne güzel açar onun çiçeği baharda. Tabii badem ağacınınki en erken açar...
Bağdat caddesi bizim için çok önemliydi, hala da oralarda oturanlar için öyle...uzun burunlu amerikan dolmuşlar Bostancı- Kadıköy gidip gelirdi şimdi Ford transport oldular sarı sarı...Cadde değil sanki Paris, Londra... Caddede yürüyüşe çıkar insanlar, alışveriş yaparlar, kafelerde oturur caddeyi seyrederler, gençler piyasa yapar! Eğer beylerin işyerleri de anadolu yakasındaysa o zaman avrupa yakasına çoook nadiren geçerler, bayramdan bayrama...Tren yolu vardır aşağıyla yukarıyı birbirinden ayıran; trenyolunun altı krema tabakası, zengin, sosyete biraz da halk partili o zamanlar...sağ partiye oy çıkmaz aşağıdan. Tren yolunun üstü biraz daha orta direk, cami sayısı daha fazla. Bir de zamanla minübüs caddesi çıktı ortaya tabii ki Istanbul büyüdükçe. Bu defa da minübüs caddesinin altı üstü birbirinden ayrıldı haliyle. Minübüs caddesinin üstü varoş sayılırdı o zaman, tabii şimdilerde en ucuz daire çeyrek milyon dolar...
Bayramlarda çatapat patlatırdık, mantar tabancamız vardı, kız kovalayanı atardık yola kızlar geçerken sonra seyret patırtıyı, sapanla taş atar, fırdöndü çevirirdik...Erenköy kız lisesinin bahçesinde Çankırılı arkadaşım Bayram’la serçe yakalardık file ve diken kullanarak sonra da kafese koyar beslerdik. Sokak arkadaşlarımız vardı, bahçede çivi oynardık. Mantığı çok basit iki kişide de çivi var ve yere saplıyarak diğerinin içinden çıkamıyacağı çizgiler çizmek, içerde kalan veya çizgiye değen kaybetti...Misket evet misket...bizim hayatımızın en önemli olmazsa olmazı; misketleri dizersin yanyana diyelim sol başa baş dedik, başı vurdun mu hepsini alırsın ya da hangisini vurduysan o ve onun sağındakiler senin. Aynı oyunu gazoz kapağıyla da oynardık. Bir de davin atardık metal 20-30 cm uzunluğunda yarım ya da bir cm çapında bir metal borudan, ya da külah atardık. Külah; küçük kare bir kağıdın kıvrılıp külah yapılmış hali, davin de kiraz gibi hatta daha küçük çekirdekli bir meyvenin çekirdeği... Tabii ki futbol, ama ben bir türlü ısınamadım şu futbola. Bekliyorum ki ne zaman bitecek de şu oyun dağılacağız. Bizim apartmanın bahçesinde basket potası da var biz de orda tek pota maç yapardık Cahitle, İlhanla...Habire caddeler kazılır, kapanır, bi daha kazılır...tabii altyapı çalışmaları yeni başlamıştı o zamanlar. Çarşı Pazar, bayram alışverişleri için Kadıköy çarşısı biçilmiş kaftan belki de, en fazla Mahmutpaşa, mutfak alışverişinde de Eminönü, Mısır çarşısı...Çok zenginler “avrupa”dan giyinir ya da “Vakko” dan, bir alt tabaka “terzi”ye diktirir, daha orta halliler de Mahmutpaşa’dan ve semt pazarlarından giyinir. Ne Kanyon var ne Capitol ne Akmerkez ne de Migrosla Carrefour...
Okula yürüyerek gidiyoruz, servis mervis hakgetire bazen denk gelirse otobüse bineriz o kadar...Tren yolundan geçerken bozuk parayı koyuyoruz rayların üstüne geçtikten sonra bir keyif bizim para oldu yamyassı bir metal; onları biriktiriyoruz.
Cep telefonunu bırak her evde doğru düzgün telefon yok; sıraya koymuş devlet baba 4-5 yılda çekiliyor evinize hat eğer torpilin yoksa. Tabii bizim telefonumuz hep oldu çünkü babam milletvekili...Şehirlerarası arayacağımız zaman santralı arıyoruz öyle direk Malatya’yı aramak felan mümkün değil. Normal, Acele ve Yıldırım yazdırıyorsun. Bayramda seyranda yıldırım bile 3-4 saatte bağlanıyor. Tabii telefonun olmadığı yerde mahallede haberleşme bizlerle yapılıyor; “Eğer akşam müsaitseniz annemler size gelecekler”veya “Annem helva yapmış size de gönderdi”... ne güzel günlerdi onlar.
Gelelim suriçine...
Yine Istanbul efendilerine...Komşuluk ilişkileri kolay kolay ölmemiştir bu semtlerde, birbirlerini tanırlar, selamlaşırlar, ziyaretleşirler...Kibarlık onlarda, yoksula kol kanat açmak onlarda, komşu hakkı, göz hakkı onlarda, keyif onlarda, sefa onlarda...
En güzel, en lezzetli ev yemeklerini buralardaki lokantalarda bulursunuz. Öyle güneydoğu veya arap usulü kebaplar değil. Gerçek emek isteyen yemekler. Sulu yemeklerin hepsi; karnı yarık, imam bayıldı, tas kebabı, orman kebabı, kağıt kebabı, cacık, komposto, cevizli kabak tatlısı, sütlaç ama fırında değil, kemalpaşa, kuru fasülye, pilav, köfte ekmek, balık.
Çemberlitaş’ta rahmetli babamın çok sevdiği bir balıkçısı vardı hemen meydanda; daracık bir lokanta ancak ayakta veya taburede yiyebilirsin. O gün hangi balık varsa hepsi taze ve keseye uygun. Bir de Osman abinin ve abimin çok sevdiği Bursa gül Latif usta’nın lokantası, ben de onlara takılırdım ağzım sulana sulana eğer iyi birşeyler yemek istiyorsam. Ha bir de şu restorant kelimesi yoktu o zamanlar hep varsa yoksa lokanta derdik, eee tabi restorant sosyete işiydi biraz. Hatta şimdi bile ağız alışkanlığı ağzımdan kaçıyor lokanta diyorum...
Tabii ki Fahri...Sirkeci’de mütevazı bir lokanta, sonra işi büyüttü 3 katlı binaya taşıdı yerini aynı sokakta. Kurusu muhteşemdi Fahri’nin. Bir de babacığım Ramazan’da bizi Beyazıttaki Hacıbozan’a götürürdü iftara bazen. Lahmacunu, kebapları ve de baklavası süperdi... Gördüğümüz göreceğimiz en “büyük” restorant Hacıbozan’dı bizim için o zaman.
Ben lisedeyken babacığımın öğrencisi doktora talebesi mısırlı Muhammed Harb sayesinde Süleymaniye kütüphanesine aşık olmuştum, osmanlıca “eski yazı”yı da öğrendim özel hocadan ve ben öğleden sonraları vakit buldukca ve de yazları “Süleymaniye” kütüphanesine gidip elyazma eserler okuyorum. İsviçreliler, Almanlar, İsrailliler ve de Amerikalılar dolup dolup taşıyorlar, bilim öğrenip ülkelerine götürüyorlar. Tektük Türk var o zaman kütüphanede, zaten Osmanlıca öğrenmek, öğretmek yasaktı. İşte Süleymaniye külliyesinin tam köşesinde bir lokanta; aman Allahım o el yazmalar kadar kıymetli kuru fasülyesi var, bir de mercimek çorbası...şifa olsun.
Fatih’te Sarıgüzel caddesi üzerinde minicik bir köfteci, adı bile yok. Etlerini Mücahit kasaptan alır; yalnızca köfte, piyaz, kemalpaşa servisi var en fazla 4-5 masa ve yalnızca öğlen açık, ama dolar dolar taşar, sıra beklersiniz. Hatta çıkarken hesabı ödeyeceksiniz ya kasanın üstünde bir yazı...”bu müessesede kürdan kullanılmaz” nedir dedim bunun hikmeti dedi ki etlerimizin “sinir”i alınmıştır da ondan...bravo.
Say say bitmez; Sultanahmet köftecisi, Konyalı, Üsküdar’da Kanaat lokantası, Kısıklı’da kuru fasülyeci, Kadıköy çarşıda ıslama köfte....Daha çok yazmıyayım şu lokantaları hem oburluğum ortaya çıkacak hem de Istanbul sanki bu lokantalardan ibaret sanılacak...Yok canım güneş balçıkla sıvanmaz, bunlar Istanbulun küçük lezzetleri, öyle görün...
Samatya;
Hala sıkca kiliselerin olduğu, gayr-i müslim nufüsünun yoğun olduğu şirin bir semt. Komşu ilişkileri hala dimdik ayakta...Mahalleye yeni biri taşındımı “hoşgeldin”e giderler kendisine.
Eyüp;
Manevi bir yer...Eyüp sultan hazretleri, velilerin sahabelerin türbeleri, aşevleri dolar dolar taşar... Piyerloti’den Istanbul manzarası muhteşem... Eyüp’ün iç taraflarında eski ahşap evler, hepsi birbirinden güzel ama bakımsız ve yıkılmak üzere. Çünkü 80 ihtilalinden sonra bir imar yasası çıktı, özetle Istanbul’da herşey yasak. Boğazda evin varsa veya II. Ve I. Dereceden tarihi eserse evin yandın. Allah yardımcın olsun ya 10 sene sürer “kurul” dan geçirmen tadilat projesini ya 20..
Cankurtaran,
Ayasofya; Esnaf bir semt, turisti bol, lokantası bol... Sirkeci’den kalkıp Halkalı’ya giden banliyo tren de buraların hayat damarı.
Sultanahmet;
Abimle ben bir de kuzen Sadettin üçümüz Cumaları Sultanahmette kılıyoruz yazları, camii tadilatta o sıralar, tabii tadilat deyip geçmemek lazım 8-10 sene sürüyor böyle büyük salatiin camilerinin bakımı. Namazdan sonra üst kata çıkıyoruz oradan da açık unuttukları bir kapıdan doğru dışarı, kubbelerin üstüne. Aman allahım o ne müthiş Istanbul manzarası; Sultanahmet’in kubbesinden Istanbul...Caminin içindeki hatlar, levhalar, el işlemeleri muhteşem...Bu arada padişahların, sultanların yaptırdığı camilere salatiin camileri denir ve ramazandaki “mahya”lar yalnızca onlara asılırmış osmanlı zamanında.
Çemberlitaş;
Çemberlitaş hamamı meşhurdur oraya yakın Cağaloğlu hamamı da. Biz küçükken babacığım bazen yılda birkaçkez bizi hamama götürürdü, o apayrı bir sefaydı bizim için. Hamamda tertemiz olur, kese yaptırır sonra da havluya sarılır odada uzanırdık. O zamanlar hamamlarda genelde “sade gazoz” içilirdi kola yoktu. Babam “tellak”a bahşiş vermeyi unutmazdı hiç...
Taksim;
işte burası Frank Snatra’nın New York hakkında dediği gibi “uyumayan şehir”. 24 saat ayakta. İstiklal caddesine girerken sol köşedeki büfeler ve dönerciler Istanbul’un en lezzetli dönercileridirler. Kızılkaya’nın ıslak hamburgeri harikadır. Hepsinde ayrı ayrı lezzette meyve suları; ballı cevizli bomba; muzlu süt...daha neler neler.
Beyoğlu;
Tüm TV kanalları halka birşey soracaksa istiklal caddesinde sorar, çünkü burada Türkiye vardır, her kesimden insan vardır. Bir bakmışsın Kominist parti broşür dağıtıyor, çarşaflılar koşuşturuyor, eşcinseller cirik atıyor, sanatcı enteller sığınacak bir bar arıyorlar, ağa camiinden çıkan hacı amcalar sağ ellerini kalplerine götürüp birbirlerini selamlıyorlar...bir de tinerci dediğimiz zavallı kader kurbanı çocuklar. Kitapçılar, müzik evleri, sanat, herşey, herşey var burada.
Adalar;
genelde yine gayr-i müslimlerin tercih ettiği dünyanın en güzel yerlerinden biri; adalar. Araç trafiğine kapalı, faytonlarla, eşek ve katırlarla gezebildiğin nadide bozulmamış yerler. Evler genelde ahşap ve eski, lokantalarda genelde balık servis edilir. Ve en önemlisi de vapurları...vapursuz gidip gelemezsiniz adaya. Yazın 4-5 ay Istanbul’daki evi kapatıp adaya taşınır ada sakinleri ve orada huzur bulurlar.
Plajlar;
Bizim zamanımızda, Küçükyalı halk plajı, Fenerbahçe plajı, Bostancı halk plajı...meşhurdu. Bir de karşıda Florya plajı. Tabii ki boğazdan da girebilirdik denize bir de adalardan. Şile plajı tehlikeliydi heryıl bir boğulan duyardık orada...
Anadolu hisarı;
Lezzetli, taze balık yemek için harika salaş lokantaların olduğu nadide bir yer, eskiden karadan ulaşım zordu, askeriyeden izinli geçerdiniz, denizden pıt pıt motorla en zevklisi...
Bebek;
sosyete mosyete ama hayat dolu bir yer. Sahilde güneş dondurma gerçek meyvelerden yapar dondurmaları, wafflecı var iki tane süperler.
Ortaköy;
Taksimle yarışır, cıvıl cıvıl bir yer. Yemek, içmek, eğlenmek için birebir. Girişte kumpirciler var, belki şanslıysanız Hıncal’ı bile görürsünüz “şapkalı”nın lokantada. Eğer göz zevkiniz için bir şey seyretmek isterseniz “Ortaköy camisi” birebirdir; bir sanat harikası... Bir de Ortaköy’de Cami, klise, havra birarada aynı meydanda...ne güzel değil mi?
Boğaz;
Boğaz sefası bir hayata bedeldir, ya seyir motorlarından birine binersiniz ya da arabayla camları açıp boğazda tur atarsınız. Yalıların içi, içinde yaşıyanları yakar, çoğunun hakkında efsaneler, hikayeler vardır; yok yılanlı yalı, yok büyülü yalı, dışı da seyredenleri yakar. Hani derler ya zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış, o hesap. İsterseniz boğazda bir çay bahçesinde oturun isterseniz salaş bir lokanta ya da iyi bir balıkçı...hepsi nefistir boğazla. Dünyanın hiç bir şehrini deniz bu kadar onurlandırmamıştır herhalde.
Istanbul’un semt pazarlarını yazmadan olmaz. Erenköy’de Perşembe pazarı, Kadıköy’de Salı, Fındıkzade Cuma, Samatya Perşembe....gıda ve giyim ihtiyaçları için birebirdir pazarlar. Ucuz, taze, bol... “gel gel batan geminin malları bunlar iç çamaşırı ne alırsan 1 lira”, “ablalar abiler bu limon değil bu, bu limonata çeşmesi üçü bir lira...”
Topkapı sarayı, dolmabahçe sarayı, ayasofya, yerebatan sarnıcı, süleymaniye, fatih, yenicamii, insanın hayatında en az bir kez görmesi gereken tarih dolu, medeniyet merkezleri. Ama ne yazık ki Istanbul’da yaşayıp buraları görmeyenler ve merak etmeyenler hala var..
Istanbul’u kadına benzetirim ben...Istanbul, tanrının yeryüzüne armağan ettiği en güzel şehir, kadın da O’nun yarattığı en güzel varlık...Başını adalara koymuş, sırtüstü uzanmış yatan bir kadın...gövdesi suriçi ile üsküdar, bacakları boğazın iki yanından karadenize kadar uzanmış, açmış kollarını biri pendikte diğeri avcılarda...varın geri kalanını siz düşünün. Sky is the limit...
İşte böyle Istanbul,
Ben kim Istanbul’u yazmak kim, benimki birazcık Istanbul aşkı o kadar...
Ömer Şengüler

Yazmaya başladığımda kendimi çok mutlu hissettim.
Her yazım, sanki ateşi söndürmek için döktüğüm bir kova su idi...
Hayata dair birçok şeyi yazmaya başladım.
Aşk, ilişkiler, iletişim, korkularımız, kısıtlanan özgürlüklerimiz, istanbul ve daha birçok konu...
Başlarda kendim için yazdım, sonra yazılarımı arkadaşlarımla paylaştım.
Bu blogu açmak fikrini, arkadaşlarım bana önerdiler.
Hayatı paylaşmak için...
Ömer Şengüler
omersenguler@gmail.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)