ÇAY KAŞIĞI
Mustafa, eğilip yere düşürdüğüm çay kaşığını eliyle aldı sonra onu kibarca masanın üzerine koydu, sanırım duyduklarımın şokundan olacak, elim çay kaşığına çarpmıştı bir an.
Mustafa'yla bir saat kadar önce buluşmuştuk. Bana Amcamla konuştuğunu söyledi, zaten Amcam dün akşam yemek masasında bana:
“Mustafa seninle görüşmek istiyormuş” demişti ama bunu söylerken Amcamın dudaklarında sinsi bir tebessüm vardı, meraklanmıştım.
Ben:
“Neden görüşmek istiyor benimle?” dedim.
Amcam:
“Bilmem ki, galiba çalıştığı fabrikaya eleman almak için gelmiş Istanbul’a,” dedi.
“Görüş, ne kaybedersin ki? Eğer iş bulursan amcana da yük olmaktan kurtulursun” diye sessizce mırıldandım kendi kendime. Hatta “Belki de amcamın yüzündeki tebessüm bu yüzdendi,” diye düşünmüştüm içimden.
Yedi yıl önce kendisine sırılsıklam aşık olduğum adam işte şimdi tam karşımda oturuyordu. Parmakları ince ve uzun, gözleri yine ışıl ışıl, saçları dalgalı ve gür. Hele o takım elbisenin içinde ne de yakışıklı olmuştu Mustafam. Karşısında otururken kalbimin yerinden fırlayacağını hissediyordum sanki. Bir taraftan kendime hakim olup ona mesafeli durmaya çalışıyordum diğer taraftan da: “İşte senin yalnız gecelerinin ışığı olan adam karşında duruyor, kalk sarıl ona,”diyerek bağıran içimdeki sesle mücadele ediyordum sanki.
Mustafa, yıllar önce staj için gittiğim atölyede vardiya amiriydi. İlk göz göze geldiğimizde aşık olmuştuk birbirimize. Bir kaç kez pastanede buluşmuştuktuk, birlikteyken vaktin nasıl geçtiğini bilmezdik, saatlerce konuşurduk hep. Daha doğrusu daha çok ben konuşurdum o da hayran hayran hep beni seyredip dinlerdi. O zaman dikkatimi çekmişti; ağzı değil gözleri, evet gözleri konuşurdu Mustafa'nın sanki. Belki de o yüzden ben de, deli gibi hep onun gözlerine bakarak konuşurdum. Buluştuğumuz günlerin akşamı kanatlanır, bir melek olurdum sanki ve sabaha kadar tavandaki avizenin taşlarına, boş duvarlara bakıp onun gözlerini hayal ederdim karşımda.
Sakin sakin kendisinden bahsetti önce, üniversiteyi bitirip mühendis olmuş, şimdi de müdürmüş Gebze’deki bir fabrikada ama evli mi bekar mı onu söylemedi! Biraz daha konuştuktan sonra yavaşça kahvesini masanın yan tarafına itip ellerini bana doğru uzattı. Bir an ne yapacağımı şaşırmıştım. Yoksa ben de elimi uzatmalı mıydım ona doğru? Cesaret edemedim işte, sonra kibarca geri çekti ellerini. Tek farkettiğim şey parmağında alyans olmamasıydı, demek ki evlenmemişti. O an içimi heyecan kapladı birden.
Hafiften gülümsedi ve:
“Deli baban ne yapıyor şimdi, haber var mı?” dedi.
“Yok, ne yapsın, köye yerleşti, orada başka bir adam olarak yaşlanıyor,” dedim içimi çekerek.
Babam, kurallarından hiç vazgeçmeyen, inatçı bir adamdı. Eğer onun inandığı değerlerin peşinden gidersek, mutlu olup iyi bir kocaya varır ve cennete giderdik onun inancına göre. İki kızkardeşiz ama hiçbirimiz ilk ikisini yakalayamamıştık. Cennet’i bilmem, çünkü şükür henüz hayattayız. Orta okuldan sonra kız meslek okuluna gitmiştim çünkü orası başörtülü öğrenci kabul eden tek okuldu.
Babam, “Üniversiteye giderseniz bozulursunuz” derdi sürekli bu yüzden de üniversiteye gitmedik ikimiz de.
Ben rahmetli anneme duygularımı ilk açtığımda sevinçten gözleri ışıldadı ilk önce sonra da bana:
“İyi bir gününde babana söylerim,” demişti.
Anneciğim:
“Okumada tanıştık, kızımızı çok beğenmişler görünce, oğulları da bi fabrikada amirmiş, istemeye gelecekler Bey,” deyip yalan söylemiş babama. Ne fayda, babam araştırıp öğrenmiş Mustafa'nın ailesinin alevi olduğunu.
Mustafa'nın ailesi çok uğraştılar babamı yumuşatmak için, araya aracılar bile girmişti o zaman hatta Mustafa, babama mektup bile yazmış, görüşmek istediğini söylemişti ona ama inatçı babam benimle hiç konuşmadı bile bu mevzuyu.
Annem de babam da Karadenizli aslen, anneciğim görgülü ve modern bir aileden gelmiş, onlar şehir merkezinde otururlarmış. Babamın ailesi ormandan ağaç kesip, şehirdeki tüccara kereste satarmış. Birgün kendisine kereste sattıkları tüccar dedem, babamları teyzemin düğününe çağırmış. Babam, işte o düğünde anneme vurulmuş meğersem. Eee tabi annem, çok güzel ve kültürlü bir kız, babam da her ne kadar köylü de olsa kafaya koyduğunu ille de yapacak ya, ısrarla istetmiş annemi. Kader işte, evlenmişler. Ben doğduktan bir sene sonra biz, İstanbul’da Erenköy'e yerleşmişiz ve babam, mobilya işi yapmaya başlamış. Başlarda iyi para kazanıyormuş, semt olarak Erenköy'ü seçmesinin nedeni de muhafazakar bir semt olduğu için herhalde. O zamanlar sohbetlerinde “Vatan, Millet, Sakarya...” deyip dururdu hep, hatırlarım.
Mustafa'nın sorduğu soruya cevap verdim:
“Sizinkiler beni isteyince babam kendi kafasına uygun biriyle baş göz etmek için acele etmeye başladı ve beni bir müteahhitle evlendirdiler, kardeşimi de imamın oğluyla,” dedim ve anlatmaya devam ettim:
“Babam, Almanya’daki kendi gibi mazbut arkadaşlarına mobilya ihracatı yapmaya başlamıştı. Bir iki sene işleri iyi gitti aslında sonra oturduğumuz ev dahil tüm malını mülkünü ipotek ettirip, bi özel finans kurumundan mı ne kredi çekmiş. Hayatının en büyük sevkiyatlarını yaparken olan olmuş; en güvendiği arkadaşları tarafından dolandırılmış. Oturduğumuz ev dahil her şeye haciz geldi, babamın psikolojisi bozuldu, yataklara düştü, ardından annem hastalandı, felaketler üst üste geldi, bitmiştik artık.”
Mustafam dikkatle dinliyordu, gözlerini de gözlerimden ayırmıyordu hiç, bense devam ediyordum anlatmaya:
“Kocam bana: “Bulaşma sakın babanlara,” derdi hep, eve geldiği de pek yoktu zaten, akşamdan akşama...
Kardeşim de Ankara’da yaşıyordu. Annemle babama amcam baktı, sağolsun. Amcamın da yengemin de hakkını hiç ödeyemeyiz. Ben, hep amcamlara gidip annemin hizmetini yaptım. Bir keresinde anneciğimi bize getirmiştim kısa süreliğine, o yüzden kocam;
“Boşayacağım seni, bulaşma demedim mi ben sana,” deyip durdu. Kaba adam.
Sinirlenip “boşa o zaman“ dedim, deyiş o deyiş.
Zaten çocuğumuz da olmamıştı.
Annem öldüğünde ben duldum.”
“Eee sonra ne oldu da baban pes edip köye yerleşti” dedi Mustafa. Ama hafiften de gülümsüyordu nedense sanki hikayemin sonunu biliyormuş gibi.
“Annem ölmeden önce babamla çok katı konuştu bir keresinde. “Şart mıydı böyle hep inat etmen Bey? Bak ne hallere düştük senin taş devrinden kalma kuralların yüzünden,” diye parladığında ben de yanındaydım,” dedim. Anlatmaya devam ediyordum:
“Babam, biraz çaresizlikten, biraz utancından belki de annemin sözlerinden etkilendi galiba ve nasıl olduysa değişmeye başlamıştı ya da annemi üzmemek için öyle görünmeye çalışıyordu, uysal bir adam oluverdi birden, rahmetliyi çok severdi ne de olsa. Annemin cenazesinden hemen sonra biraz da alacaklılardan kurtulmak için köydeki baba evine yerleşti tek başına. İstanbul'da yaşayamayacağını anladı sanırım. Ne bakacak yüzü vardı kimseye, ne de maddi gücü, beni de amcamlara emanet etti o gün.”
Bir an duraksadım ve:
“Kusuruma bakma Mustafa, çok başını ağrıttım, neredeyse akşam olacak, amcamlar merak ederler kalkalım istersen,” dedim.
Mustafa, ağır ağır ayağa kalktı, bana doğru uzandı ve yanağıma küçücük bir öpücük kondurup tekrar oturdu sonra ellerini bana doğru uzattı ve çok kısa bir süre öylece durdu. Ben, bu defa uzatıp kavradım Mustafamın o yumuşacık ellerini.
Sakin sakin:
“Çok özledim seni” dedi ve devam etti;
“Yedi yıldır senin hayalinle yaşadım ben.”
Ne yapacağımı şaşırmıştım ama şu anda yaşadıklarım beni ne kadar mutlu etti anlatamam. Sanki zaman durmuştu.
Bir kitapta “Aşk, bir kalbin diğer bir kalpte erimesidir,” diyordu. Benim kalbim miydi şu anda eriyen onunki mi bilmiyorum? Yok yok benimkiydi kesin. Heyecandan ne yapacağımı şaşırmıştım. O’nun son sözlerinden aldığım cesaretle acaba “Kaçır beni,” mi deseydim ona? “Amcam anlayışlıdır, onunla konuşalım” mı desem? Diyordum ki içimden Mustafa, yine sakince konuşmaya başlamıştı;
“Amcanla dün konuştum ben, bu akşam seni istemeye geliyoruz annemlerle,” dedi.
Şok olmuş, yere düşen kaşığın çın çın sesiyle birden kendime gelmiştim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder