Vicdan,
Yine bir filmi anımsatmadan yapamayacağım,
Dogville...
Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier’in son filmi. İyiden iyiye ingilizce filmler çekmeye alışan Trier, uçak korkusunu yenemedigi için çekimleri Avrupa’da gerçekleşitirmiş ancak hikaye Amerika'da geçiyor. Nicole Kidman, Ms Grace rolünde, başrol oynuyor.
Muzikler harika...
Müziklerin supervisörlüğünü Zentropa music, Anders Valbro yapmış. Dış ses harika bir seçim, ikna edici ve yumuşak...
İzlemeyenler için anlattıklarım, izleyenler için de biraz hatırlatma olacak sanırım, ama benden size tavsiye bu yazıyı okuduktan sonra en geç bir hafta içerisinde bulun, buluşturun, temin edin ve dogville’i yeniden seyredin...
Dogville, küçücük bir batı Amerika köyü, hani Allah’ın unuttuğu yer derler ya biraz abartı da olsa, işte öyle bir yer. Geçimini tarımla sağlıyan, dindar, her Pazar ayininde klisede buluşan toplam 15 kişiden ve 7-8 evden ibaret bir köy. Yaşlı bir kör, emekli bir doktor, elma ağaçları olan bir çiftçi, odun toplayan Chuk ile ailesi, zenci teyze ve felçli kızı, kilisenin çanını da gönüllü çalan bir gençkız ve de başrolde bizim oğlan doktorun oğlu Tom... Toplam 15 yetişkin ve de bazılarının çocukları.
Amerika’da bir süre yaşadığım için onları iyi tanırım ve de birazcık da Amerikan hayranıyımdır. Amerikalılar kibar, insancıl, temiz, içten, yardımseven, misafirperver ve de dindar insanlardır. Birkaç örnek vermek istiyorum burada;
Asansöre bindiniz, hiç tanımadığınız bir adam gerçek bir gülümseme atarak size “good morning...how are you today?” derse hiç şaşırmayın adettendir, sizi ayartıp cüzdanınızı çalmak gibi bir niyeti yoktur. Ya da siz rahat binesiniz diye atik bir hareketle bir elini asansör kapısının sensorüne uzatır ki otomatik kapı size çarpmasın. Bizim memleket gibi asonsörde gözgöze gelmemek için tavana veya asonsörün duvarındaki çiziklere bakmayı tercih edenlerle dolu bir ülkeden gelen birisi iseniz başlangıçta çok şaşırırsınız ama merak etmeyin utana utana birdahaki sefere de siz “günaydın” gülücüğü atarsınız otel asansöründe hiç tanımadığınız bir kadına...İşte siz de potansiyel bir amerikalı oluverdiniz bir asansör gezisiyle...
Biraz merak, biraz hobi biraz da işim gereği Amerikanın gerçek köylerine çok gittim bellerinde silah yoktu ama atlı cowboylarla tanıştım, fakirleri, köylüleri, çiftçileri, beyaz ırkçıları, zengin zencileri gördüm. Bu gördüklerimi Amerika’yı öyle New York, Disneyland, Las Vegas ve Maimi’den ibaret zanneden turistler ve de toplantılarını gökdelenin 101. Katında yapıp akşam da The Plaza Hotel’de konaklayan işadamları göremezler.
Bir keresinde Kentucky eyaletinde bir “hayvancılık&çiftlik fuarı” nı ziyaret ettikten sonra önceden telefonla randevulaştığım birkaç damızlık çiftliğine ziyarete gittim. Hepsi misafirperverdi, aynen bizim köylülerimiz gibi akşam bizde kal, birlikte Allah ne verdiyse yemek yiyelim diye ısrar ettiler. Hatta bir tanesi çiftliği gezdirdikten ve evinde kahve ikram ettikten sonra, izin istediğimde bana “yemek kitabı” hediye etti. Çok sevinmiştim. Çünkü bizde bir önyargı vardır, cömert olan, misafirperver olan bizleriz, batılılar maddecidir, paracıdır. Birkaç kişi dışarı yemeğe çıktılarmı “alman usulü” öderler hesaplarını ayrı ayrı... meğersem önyargıymış.
Boston şehrinde “Brookline” mahallesinde oturmuştuk ben HBS da master yaparken, alt komşumuz Israel asıllı göçmen bir aile. Evin annesi aradabir bize çıkıp eski eşimle sohbet ediyorlar, bir ara dedi ki; “mahallede bir erkeğin karısını aldattığı ortaya çıksa adam mahallede oturamaz, taşınmak zorunda kalırlar” woowww... Ha Boston, ha anadolunun ücra bir köyü...hasasiyet aynı. Yine çok etkilenmiştim.
Bir keresinde de bina sahibimiz yani “cimri mi cimri land lord”umuz, bir dini bayramımızda kızıma bir kolye hediye etmişti...
Kansas’ta 200-300 hayvanlık bir çiftlik sahibi, akşam yemekte mutlaka beraberiz diye ısrarcı oldu, ben de içten içe aslında çok istiyorum çünkü Hollywood’da dizayn edilmemiş gerçek bir amerikan çiftçi ailesini yakından tanıma fırsatı bulacaktım. Süper bir ortamla karşılaştım. Çok duygulandım. Evin annesi elleriyle yemekleri hazırlamış, ana yemek tabii ki kırmızı et “T bone steak” yanında patetes püresi ve haşlanmış sebze, tatlımız “cheese cake” kahveler, şaraplar, puro keyfi harika... Benim için asıl gecenin sürprizi 10-12 yaşlarında evin iki erkek çocuğu ve de daha küçük bir de kız çocukları var. Üçü bize “Türkiye” sunumu yaptılar, internetten bulup buluşturdukları bilgileri print edip ellerine almışlar, haritalar, resimler... bize jest yaptılar.
New York’lu cimri mi cimri hacı babamı aratmayacak bir Yahudi işadamı ile büyük bir proje yapmak üzereyim, kendisi müdürleriyle Istanbul’daki ofisime geldi. Toplantıyı bitirdik, kahve faslındayız. Ayağa kalktı duvarlarda asılı resimler ve tablolar hakkında sorular soruyor, sıra Kur’an’dan bir ayete gelince içim cızzz etti “yandık” dedim, adam zaten yahudi “irticacı” deyip projeyi iptal edecek herhalde . Alışmışız ya canım vatanımda böyle damgalar vurmaya...Neyse ayetin anlamını söyledim “Kim Allah’tan korkarsa Allah da ona hiç ummadığı yerlerden rızık kapıları açar” Babacığım hediye etti dedim ben ilk işyerimi açtığımda hem de hattat Hamit imzalı dedim, orijinal... “Ömer” dedi, “eyvah” dedim içimden geliyor galiba... Senin dindar biri olduğunu anlıyorum, bu da bizim için bir avantajdır biliyor musun dedi...” bilmem mi?” dedim içimden...
Yine çok etkilenmiştim....
Evet beni bırakırsanız sabaha kadar size Amerikalıları ve onlara hayranlığımı anlatabilirim ama buraya kadar. Tabii ki her toplumda olduğu gibi o özgürlük ülkesinde de kötüler, kabalar, vicdansızlar vardır. Kesinlikle var...Şimdi dönelim Dogville’e...
“Hayatta başımıza gelenlerin birinci sorumlusu aslında yine bizleriz.” Ve “Bize zarar veren kimseleri de aslında hayatımıza bizler sokmuşuzdur. İstemeseydik sokmayabilirdik onları” sözleri Ms Grace’in başına gelenlerde unutmamamız gereken sözler.
Ms. Grace buz gibi soğuk bir gecede mafya olan babasından ve polisten ölüm korkusuyla kaçarken Dogville’e sığınır, onu ilk gören Tom’dur, Tom, köylüyü ikna eder ve kız en fazla 15 gün için köyde kalabilecek, onlar da onu ihbar etmeyeceklerdir.
Ms Grace, kibarlığı, yardımseverliği, hoşsohbeti ile köylünün sempatisini kazanır ve 15. Gün bittiğinde bile 15’inin de oluru ile istediği kadar köyde kalmasına izin verilir. Ama 15. onay biraz geç gelir o da oduncu Chuk’ın oyu dur, bir de köyde kalacak ama insanlara bedelsiz olarak hizmet edecektir. Temizlik, bulaşık, çocuk bakıcılığı, kitap okumak...herşey, herşey dahil.
Fazla uzatmayayım, bu her Pazar klisede ayin yapan iyi niyetli, yardımsever, dindar Dogville lilerin yaptıkları iyilikler, minnete, minetleri kibire, kibirleri günaha, günahları işkenceye dönüşür... Kör ihtiyar dahi tecavüz eder kendisine. Neymiş; ” biz seni ihbar etmedik ya borçlusun sen bize...” Hatta sonunda kaçmasın diye boynuna zincir vururlar. Aslında kaçmayı bile becerememiştir. Kendisini kaçırsın diye elmacıya verdiği rüşvet yetmezmiş gibi bir de tecavüzüne uğramıştır onun, ama nafile, tecavüzcü hem parayı almıştır hem de Ms Glace’i tekrar köye getirmiştir. İğrençlik üstüne iğrençlik bu kadar olur... Bu arada ona ilk tecavüzü eden de 15. onayı zorla veren yani “o olmasa köyden kovulacak” tı dedirten oduncu Chuk... ne enteresan değil mi?
Filmin sonunda mafya baba gelir, ve aşağıdaki gerçekler dökülür Ms. Grace’in ve babasının dudaklarından. Sonrası malum...babasına “hepsini infaz edin köpek hariç” der Ms Grace. Ve Tom’u da kendi elleriyle öldürür.
“Onları affedersem, affetmek büyüklüktür demiş ve kibirli olmuş olurum...”
“Bu dünyayı biraz daha iyi yapmak istiyorum”
“Bahsettiğin gücü kullanmak istiyorum baba”
“Onları bağışlarsak tekrar doğalarına dönerler”
“Affetmemen gerketiği yerde affetmek kibirdir”
“Bu dünyayı daha yaşanabilir yapmak istiyorum”
“Önce çocukları öldürün, anneleri onları seyretsin...eğer gözyaşlarını tutabilirse durabileceğini söyle ona”
Hatta bu en son söz üzerine babası Ms Grace’e “senden korkulur, çok şey öğrenmişsin” der...
Evet, bu canavarlaşan masum köy çok şey öğretmiştir Ms Grace’e. En başta nasıl vicdansız olunur’u öğretmiştir ona.
Vicdan...
Aslında tek ihtiyaçları olan şey vicdandı Godvillelilerin... ama vicdanlı olamadılar.
Neden mi?
1. “Kolay çıkar” insanı azdırır,
Bedava hizmetçilik, sex, şefkatli bakıcı...hepsi bedava olunca “burada bir yanlış var” demelisin...
Ms Grace, yaptığı hizmetleri karşılığında para da almalıydı. Ama onun gibi kaçak olan biri nekadar talep edebilir ki öyle bir bedeli. O bir mağdur...
2. “Başkasının yaptığı kötülüğe engel olmazsan sen de zamanla o kötülüğe alışır belki de yaparsın”
Tom, zenci, klise çanını çalan kız ve doktor zarar vermediler ama göz yumdular. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”. Vicdansızlarla arkadaşlık etme bozulur onlar gibi olursun.
3. Vicdanını iyi beslemezsen ve korumazsan birgün bozulabilir,
Dogville lilerin Pazar ayinleri hernekadar işe yaramadıysa da...
4. Vicdansızın karşısındaki yem kolay lokma ise vicdansız da kolay azar,
Ms. Grace o kadar kolay pes etmemeliydi ama o da kibrini yenemedi, büyüklük yaptı hesapta.
5. Karşındakinden vicdanlı olmasını beklemeden sen ona muhtaç olmamaya bak, senin iradeli olman daha garanti ama onun vicdanlı olması garanti değil,
Ms Grace, o köye sığınmamalı, kaçmalıydı. Köye sığınmakla zaafiyet gösterdi. Daha cesur olup babasıyla mücadele etmeyi seçmeliydi.
6. Yoklukta en zor bulunan şey “yatacak yer” dir. Yiyecek, içecekten daha zordur. Bir düşünsenize yoksul olsanız ve hiç kalacak yeriniz de kalmasa.
Akraba yok, dost yok, arkadaş yok, para da yok...eskisi gibi kapalı banka ATM leri de yok... ne kadar zor olduğunu daha iyi anlamak için “tabutta ravaşota” filmini seyredin derim.*
Bunlar belki de filmden çıkaracağımız dersler ama isterseniz biraz da asıl meseleye dönelim, Vicdana...
Vicdan mı, Allah mı?
Vicdan mı, Tanrı mı?
Vicdan mı, Buda mı?
Vicdan mı, din mi?
Vicdan mı, ben mi?
Vicdan, dine rakip olabilir mi?
Hatta, vicdan, dinden daha da etkili bir güç mü?
Allah’a ve Tanrı’ya inanıyorsak eğer vicdanı da O, içimize yerleştirmedi mi? Ee o halde vicdan yine O değil mi?
Dogville halkı elbette vicdanlıydı Ms Grace köye ilk sığındığında ama yukarıda saydığım 5 madde yüzünden vicdanlarını iyi koruyamadılar, bozdular vicdanlarını.
Demek ki Vicdan da bozulabiliyor aynen buzdolabına koymadan saklamaya çalıştığımız canlı organizmalar gibi. Vicdanımızı naturel halde bozulmadan korumak için onu kötü vicdanlı arkadaşlardan uzak tutmalıyız. Hatta kötü vicdanlı arkadaşlarımıza engel olmalıyız ki onların suçlarına ortak olmayalım ve onların kötü vicdanı bizim iyi vicdanımızı bozmasın. “Bana ne başkasının vicdanı o” demek yok, çünkü onunki bozulursa benimkini de bozar. Biz aynı köyde yaşıyoruz sonuçta.
Terapi, namaz, ibadet, zikir, yoga, iyi insanların biyografilerini okumak, iyileri takip etmek, yalnız kalmak ve diğerleri. Seni ne “daha iyi insan” yapıyorsa onları uygula, yap. Vicdan “iyi suyla” beslenmelidir hep...
Din, toplu yaşanan, komün bir yaşam biçimidir. Yalnız yaşanmaz. Her din, bir hayat düzeni olduğunu iddia eder. Dindarlar, “başkası ne der?” Sorusunu çok önemserler ama vicdan yalnız başınıza kalsanız dahi “iyi” olmanızı ister.
Ataist, dinsiz, imansız bir insan vicdanlı olabilir. Ama vicdansız bir insan dindar olamaz.
Vicdan herkese lazım...
Ben bunları söyledim, sizler de üzerinde düşünün derim...
Bir de şunu düşünün isterseniz; “hayatımda hiç Ms Grace’in durumuna düştüğüm oldu mu?” bence hepimizin olmuştur en azından filmden kesilmiş kısa bir bölüm de olsa.
Hayat dediğin toplar, çıkarır, çarpar ve böler, bir de geriye kalan vardır işte o kalan bugünkü sensin. Eğer geriye kalan güzel, yüklü bir rakamsa yaşadın yoksa yandın.
Formül gayet net; 0
*Evsizlere yiyecek ve yatacak yer sağlamak için ciddi bir sivil toplum hareketini başlatmanın gerekliliğine inananlara bir çağrı yapmak istiyorum. Bunun için “bütçe” den ziyade “gönüllü” ye ihtiyaç vardır. Bu konuda projesi ve harcayacak zamanı olanlar evsizlereyemekev@gmail.com adresine mail atarak “birşeyler” yapabilirler. Aslında yapılması gereken Istanbul ile başlamak ve önce mekanı bağışla temin etmek ve evsizlere akşam 6 dan sabah 10’a kadar kalacakları yeri ve akşam yemeğiyle kahvaltılarını yapacakları sofrayı hazır etmek. Bunun için “gıda bankası” yasası mevcut. Tek gereken biraz zaman harcamak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder