Istanbul...
Biz Istanbul’a 1965’de gelmişiz ve Erenköy’e yerleşmişiz.
Babamın işlerinin Cağaloğlu’nda olması nedeniyle Erenköy, Kadıköy, Eminönü, Sultanahmet, Bayezıt...buralar en iyi bildiğim yerlerdi çocukluğumda. Bir de Yeşilköy; Malatyalı Muharrem abiler otururdu orada ve annesi “yeşilköylü teyze”... denize girerdik onlara gittiğimizde.
Ben Istanbul’u dörde ayırırım dördü de farklı farklı yaşar...
Bir; çekirdekte yaşıyan sayıları azalmış “gerçek Istanbullular” ; Fatih, Samatya, Balat, Cankurtaran, Eyüp ;yani genelde suriçi sonra Karaköy, Beyoğlu. Aslen gayr-i muslim nufusa sahip yerler ama daha sonra yerleşen müslümanlar da aynı kibarlıkta ve Istanbul efendisi hakim çoğunluğu...Genelde memur, esnaf, zenaatkar olurlar, kadınları ise kesinlikle “ev hanımı”
İki; Kadıköy, Üsküdar, Bağdat Caddesi, Fenerbahçe, Çamlıca’da oturanlar. Bunlar “Anadolu yakasının sakinliği ve dinginliği” ile yaşıyan mutlu azınlık. Tek çektikleri çile “Istanbul” a geçerken trafikte harcadıkları saatler. Bu arada anadolu yakasında oturanlar avrupa yakası için “Istanbul” derler. Bazıları “vapur” keyfini yaşar sabah akşam.
Üç; Etiler, Ulus, boğaz (iki yakası da), Nişantaşı, Kemerburgaz, Zekeriyaköy. Kısaca krema takımı, jet sosyete...
Dört; Orta direk ve emekçi kesimin oturduğu semtler. Yukarıda saydığım semtlerin dışında kalan yerler.
Bu, şimdiki Istanbul... Istanbul’u yazmak cesaret ve bilgi ister; ben bazı semtleri ve Istanbulla ilgili bildiklerimi yazmaya çalışacağım, ama 30 yıl önceki Istanbul’u yazmaya çalışacağım...Sürç-u lisan edersek affola;
Beylerbeyi,
Istanbul efendisi derler eskiler, belirgin bir kibarlık sergileyen insanlara. Derler ki beylerbeyinden kalkan vapur hep saatinden geç kalkarmış “buyurun efendim ne münasebet önce siz buyurun” demekten içeri giremezlermiş bir türlü...latife işte. Osmanlı zamanında padişah ve ahalisi sarayda ya da köşklerde otururlarmış, boğaz da da genelde paşaların yalıları. Üst düzey devlet memurları, vezirler, vekiller ise genelde Üsküdar, Beylerbeyi, Erenköy, Fenerbahçe’de ikamet ederlermiş...hergün vapurla “Istabul’a” geçerlermiş...
Gerçek Istanbulluların türkçesi çok belirgin olur, onlar herşeyden önce “İstanbul” demez “Istanbul” derler aşık oldukları şehre, “geleceğim” demezler “geliciğim, gidiciğim” derler, talep cümlelerinin sonuna mutlaka “lütfen”i eklerler, “teşekkürler” demez, “teşekkür ederim” derler, siz konuşurken kendinizle ilgili bir tevazu gösterirseniz hemen “estağfurullah” derler...Hey gidi Istanbul...
O zamanlar, Anadolu yakasının sebzesi, yeşilliği, beylerbeyi, çengelköy, beykoz’daki karadenizlilerin bahçelerinden, avrupa yakasınınki de gayrettepe’deki arnavutların ve topkapı’daki göçmenlerin bahçelerinden karşılanırdı. Hatta çengelköy salatalığı meşhurdur ya...
Erenköy,
Malum, çocukluğumun geçtiği semt. 60 lı 70 li yıllarda Erenköy, Göztepe, Suadiye’de heryer yeşillik, çam ağaçları, ıhlamurlar, evlerin bahçelerinde güller, yaseminler, mor leylaklar, sarmaşık güller...cennet gibi yerler. En güzel yerlerde köşkler var ahşap kagir binalar var. Peyzajlarına çok özen gösterilmiş bahçeler, bahçede mutlaka beyaz çakıldan yapılmış yürüme yolları. Arnavut çimi dedikleri kalın yapraklı çimler; küme küme... Bahçelerde mutlaka erik ağacı olur. Aman Allahım ne güzel açar onun çiçeği baharda. Tabii badem ağacınınki en erken açar...
Bağdat caddesi bizim için çok önemliydi, hala da oralarda oturanlar için öyle...uzun burunlu amerikan dolmuşlar Bostancı- Kadıköy gidip gelirdi şimdi Ford transport oldular sarı sarı...Cadde değil sanki Paris, Londra... Caddede yürüyüşe çıkar insanlar, alışveriş yaparlar, kafelerde oturur caddeyi seyrederler, gençler piyasa yapar! Eğer beylerin işyerleri de anadolu yakasındaysa o zaman avrupa yakasına çoook nadiren geçerler, bayramdan bayrama...Tren yolu vardır aşağıyla yukarıyı birbirinden ayıran; trenyolunun altı krema tabakası, zengin, sosyete biraz da halk partili o zamanlar...sağ partiye oy çıkmaz aşağıdan. Tren yolunun üstü biraz daha orta direk, cami sayısı daha fazla. Bir de zamanla minübüs caddesi çıktı ortaya tabii ki Istanbul büyüdükçe. Bu defa da minübüs caddesinin altı üstü birbirinden ayrıldı haliyle. Minübüs caddesinin üstü varoş sayılırdı o zaman, tabii şimdilerde en ucuz daire çeyrek milyon dolar...
Bayramlarda çatapat patlatırdık, mantar tabancamız vardı, kız kovalayanı atardık yola kızlar geçerken sonra seyret patırtıyı, sapanla taş atar, fırdöndü çevirirdik...Erenköy kız lisesinin bahçesinde Çankırılı arkadaşım Bayram’la serçe yakalardık file ve diken kullanarak sonra da kafese koyar beslerdik. Sokak arkadaşlarımız vardı, bahçede çivi oynardık. Mantığı çok basit iki kişide de çivi var ve yere saplıyarak diğerinin içinden çıkamıyacağı çizgiler çizmek, içerde kalan veya çizgiye değen kaybetti...Misket evet misket...bizim hayatımızın en önemli olmazsa olmazı; misketleri dizersin yanyana diyelim sol başa baş dedik, başı vurdun mu hepsini alırsın ya da hangisini vurduysan o ve onun sağındakiler senin. Aynı oyunu gazoz kapağıyla da oynardık. Bir de davin atardık metal 20-30 cm uzunluğunda yarım ya da bir cm çapında bir metal borudan, ya da külah atardık. Külah; küçük kare bir kağıdın kıvrılıp külah yapılmış hali, davin de kiraz gibi hatta daha küçük çekirdekli bir meyvenin çekirdeği... Tabii ki futbol, ama ben bir türlü ısınamadım şu futbola. Bekliyorum ki ne zaman bitecek de şu oyun dağılacağız. Bizim apartmanın bahçesinde basket potası da var biz de orda tek pota maç yapardık Cahitle, İlhanla...Habire caddeler kazılır, kapanır, bi daha kazılır...tabii altyapı çalışmaları yeni başlamıştı o zamanlar. Çarşı Pazar, bayram alışverişleri için Kadıköy çarşısı biçilmiş kaftan belki de, en fazla Mahmutpaşa, mutfak alışverişinde de Eminönü, Mısır çarşısı...Çok zenginler “avrupa”dan giyinir ya da “Vakko” dan, bir alt tabaka “terzi”ye diktirir, daha orta halliler de Mahmutpaşa’dan ve semt pazarlarından giyinir. Ne Kanyon var ne Capitol ne Akmerkez ne de Migrosla Carrefour...
Okula yürüyerek gidiyoruz, servis mervis hakgetire bazen denk gelirse otobüse bineriz o kadar...Tren yolundan geçerken bozuk parayı koyuyoruz rayların üstüne geçtikten sonra bir keyif bizim para oldu yamyassı bir metal; onları biriktiriyoruz.
Cep telefonunu bırak her evde doğru düzgün telefon yok; sıraya koymuş devlet baba 4-5 yılda çekiliyor evinize hat eğer torpilin yoksa. Tabii bizim telefonumuz hep oldu çünkü babam milletvekili...Şehirlerarası arayacağımız zaman santralı arıyoruz öyle direk Malatya’yı aramak felan mümkün değil. Normal, Acele ve Yıldırım yazdırıyorsun. Bayramda seyranda yıldırım bile 3-4 saatte bağlanıyor. Tabii telefonun olmadığı yerde mahallede haberleşme bizlerle yapılıyor; “Eğer akşam müsaitseniz annemler size gelecekler”veya “Annem helva yapmış size de gönderdi”... ne güzel günlerdi onlar.
Gelelim suriçine...
Yine Istanbul efendilerine...Komşuluk ilişkileri kolay kolay ölmemiştir bu semtlerde, birbirlerini tanırlar, selamlaşırlar, ziyaretleşirler...Kibarlık onlarda, yoksula kol kanat açmak onlarda, komşu hakkı, göz hakkı onlarda, keyif onlarda, sefa onlarda...
En güzel, en lezzetli ev yemeklerini buralardaki lokantalarda bulursunuz. Öyle güneydoğu veya arap usulü kebaplar değil. Gerçek emek isteyen yemekler. Sulu yemeklerin hepsi; karnı yarık, imam bayıldı, tas kebabı, orman kebabı, kağıt kebabı, cacık, komposto, cevizli kabak tatlısı, sütlaç ama fırında değil, kemalpaşa, kuru fasülye, pilav, köfte ekmek, balık.
Çemberlitaş’ta rahmetli babamın çok sevdiği bir balıkçısı vardı hemen meydanda; daracık bir lokanta ancak ayakta veya taburede yiyebilirsin. O gün hangi balık varsa hepsi taze ve keseye uygun. Bir de Osman abinin ve abimin çok sevdiği Bursa gül Latif usta’nın lokantası, ben de onlara takılırdım ağzım sulana sulana eğer iyi birşeyler yemek istiyorsam. Ha bir de şu restorant kelimesi yoktu o zamanlar hep varsa yoksa lokanta derdik, eee tabi restorant sosyete işiydi biraz. Hatta şimdi bile ağız alışkanlığı ağzımdan kaçıyor lokanta diyorum...
Tabii ki Fahri...Sirkeci’de mütevazı bir lokanta, sonra işi büyüttü 3 katlı binaya taşıdı yerini aynı sokakta. Kurusu muhteşemdi Fahri’nin. Bir de babacığım Ramazan’da bizi Beyazıttaki Hacıbozan’a götürürdü iftara bazen. Lahmacunu, kebapları ve de baklavası süperdi... Gördüğümüz göreceğimiz en “büyük” restorant Hacıbozan’dı bizim için o zaman.
Ben lisedeyken babacığımın öğrencisi doktora talebesi mısırlı Muhammed Harb sayesinde Süleymaniye kütüphanesine aşık olmuştum, osmanlıca “eski yazı”yı da öğrendim özel hocadan ve ben öğleden sonraları vakit buldukca ve de yazları “Süleymaniye” kütüphanesine gidip elyazma eserler okuyorum. İsviçreliler, Almanlar, İsrailliler ve de Amerikalılar dolup dolup taşıyorlar, bilim öğrenip ülkelerine götürüyorlar. Tektük Türk var o zaman kütüphanede, zaten Osmanlıca öğrenmek, öğretmek yasaktı. İşte Süleymaniye külliyesinin tam köşesinde bir lokanta; aman Allahım o el yazmalar kadar kıymetli kuru fasülyesi var, bir de mercimek çorbası...şifa olsun.
Fatih’te Sarıgüzel caddesi üzerinde minicik bir köfteci, adı bile yok. Etlerini Mücahit kasaptan alır; yalnızca köfte, piyaz, kemalpaşa servisi var en fazla 4-5 masa ve yalnızca öğlen açık, ama dolar dolar taşar, sıra beklersiniz. Hatta çıkarken hesabı ödeyeceksiniz ya kasanın üstünde bir yazı...”bu müessesede kürdan kullanılmaz” nedir dedim bunun hikmeti dedi ki etlerimizin “sinir”i alınmıştır da ondan...bravo.
Say say bitmez; Sultanahmet köftecisi, Konyalı, Üsküdar’da Kanaat lokantası, Kısıklı’da kuru fasülyeci, Kadıköy çarşıda ıslama köfte....Daha çok yazmıyayım şu lokantaları hem oburluğum ortaya çıkacak hem de Istanbul sanki bu lokantalardan ibaret sanılacak...Yok canım güneş balçıkla sıvanmaz, bunlar Istanbulun küçük lezzetleri, öyle görün...
Samatya;
Hala sıkca kiliselerin olduğu, gayr-i müslim nufüsünun yoğun olduğu şirin bir semt. Komşu ilişkileri hala dimdik ayakta...Mahalleye yeni biri taşındımı “hoşgeldin”e giderler kendisine.
Eyüp;
Manevi bir yer...Eyüp sultan hazretleri, velilerin sahabelerin türbeleri, aşevleri dolar dolar taşar... Piyerloti’den Istanbul manzarası muhteşem... Eyüp’ün iç taraflarında eski ahşap evler, hepsi birbirinden güzel ama bakımsız ve yıkılmak üzere. Çünkü 80 ihtilalinden sonra bir imar yasası çıktı, özetle Istanbul’da herşey yasak. Boğazda evin varsa veya II. Ve I. Dereceden tarihi eserse evin yandın. Allah yardımcın olsun ya 10 sene sürer “kurul” dan geçirmen tadilat projesini ya 20..
Cankurtaran,
Ayasofya; Esnaf bir semt, turisti bol, lokantası bol... Sirkeci’den kalkıp Halkalı’ya giden banliyo tren de buraların hayat damarı.
Sultanahmet;
Abimle ben bir de kuzen Sadettin üçümüz Cumaları Sultanahmette kılıyoruz yazları, camii tadilatta o sıralar, tabii tadilat deyip geçmemek lazım 8-10 sene sürüyor böyle büyük salatiin camilerinin bakımı. Namazdan sonra üst kata çıkıyoruz oradan da açık unuttukları bir kapıdan doğru dışarı, kubbelerin üstüne. Aman allahım o ne müthiş Istanbul manzarası; Sultanahmet’in kubbesinden Istanbul...Caminin içindeki hatlar, levhalar, el işlemeleri muhteşem...Bu arada padişahların, sultanların yaptırdığı camilere salatiin camileri denir ve ramazandaki “mahya”lar yalnızca onlara asılırmış osmanlı zamanında.
Çemberlitaş;
Çemberlitaş hamamı meşhurdur oraya yakın Cağaloğlu hamamı da. Biz küçükken babacığım bazen yılda birkaçkez bizi hamama götürürdü, o apayrı bir sefaydı bizim için. Hamamda tertemiz olur, kese yaptırır sonra da havluya sarılır odada uzanırdık. O zamanlar hamamlarda genelde “sade gazoz” içilirdi kola yoktu. Babam “tellak”a bahşiş vermeyi unutmazdı hiç...
Taksim;
işte burası Frank Snatra’nın New York hakkında dediği gibi “uyumayan şehir”. 24 saat ayakta. İstiklal caddesine girerken sol köşedeki büfeler ve dönerciler Istanbul’un en lezzetli dönercileridirler. Kızılkaya’nın ıslak hamburgeri harikadır. Hepsinde ayrı ayrı lezzette meyve suları; ballı cevizli bomba; muzlu süt...daha neler neler.
Beyoğlu;
Tüm TV kanalları halka birşey soracaksa istiklal caddesinde sorar, çünkü burada Türkiye vardır, her kesimden insan vardır. Bir bakmışsın Kominist parti broşür dağıtıyor, çarşaflılar koşuşturuyor, eşcinseller cirik atıyor, sanatcı enteller sığınacak bir bar arıyorlar, ağa camiinden çıkan hacı amcalar sağ ellerini kalplerine götürüp birbirlerini selamlıyorlar...bir de tinerci dediğimiz zavallı kader kurbanı çocuklar. Kitapçılar, müzik evleri, sanat, herşey, herşey var burada.
Adalar;
genelde yine gayr-i müslimlerin tercih ettiği dünyanın en güzel yerlerinden biri; adalar. Araç trafiğine kapalı, faytonlarla, eşek ve katırlarla gezebildiğin nadide bozulmamış yerler. Evler genelde ahşap ve eski, lokantalarda genelde balık servis edilir. Ve en önemlisi de vapurları...vapursuz gidip gelemezsiniz adaya. Yazın 4-5 ay Istanbul’daki evi kapatıp adaya taşınır ada sakinleri ve orada huzur bulurlar.
Plajlar;
Bizim zamanımızda, Küçükyalı halk plajı, Fenerbahçe plajı, Bostancı halk plajı...meşhurdu. Bir de karşıda Florya plajı. Tabii ki boğazdan da girebilirdik denize bir de adalardan. Şile plajı tehlikeliydi heryıl bir boğulan duyardık orada...
Anadolu hisarı;
Lezzetli, taze balık yemek için harika salaş lokantaların olduğu nadide bir yer, eskiden karadan ulaşım zordu, askeriyeden izinli geçerdiniz, denizden pıt pıt motorla en zevklisi...
Bebek;
sosyete mosyete ama hayat dolu bir yer. Sahilde güneş dondurma gerçek meyvelerden yapar dondurmaları, wafflecı var iki tane süperler.
Ortaköy;
Taksimle yarışır, cıvıl cıvıl bir yer. Yemek, içmek, eğlenmek için birebir. Girişte kumpirciler var, belki şanslıysanız Hıncal’ı bile görürsünüz “şapkalı”nın lokantada. Eğer göz zevkiniz için bir şey seyretmek isterseniz “Ortaköy camisi” birebirdir; bir sanat harikası... Bir de Ortaköy’de Cami, klise, havra birarada aynı meydanda...ne güzel değil mi?
Boğaz;
Boğaz sefası bir hayata bedeldir, ya seyir motorlarından birine binersiniz ya da arabayla camları açıp boğazda tur atarsınız. Yalıların içi, içinde yaşıyanları yakar, çoğunun hakkında efsaneler, hikayeler vardır; yok yılanlı yalı, yok büyülü yalı, dışı da seyredenleri yakar. Hani derler ya zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış, o hesap. İsterseniz boğazda bir çay bahçesinde oturun isterseniz salaş bir lokanta ya da iyi bir balıkçı...hepsi nefistir boğazla. Dünyanın hiç bir şehrini deniz bu kadar onurlandırmamıştır herhalde.
Istanbul’un semt pazarlarını yazmadan olmaz. Erenköy’de Perşembe pazarı, Kadıköy’de Salı, Fındıkzade Cuma, Samatya Perşembe....gıda ve giyim ihtiyaçları için birebirdir pazarlar. Ucuz, taze, bol... “gel gel batan geminin malları bunlar iç çamaşırı ne alırsan 1 lira”, “ablalar abiler bu limon değil bu, bu limonata çeşmesi üçü bir lira...”
Topkapı sarayı, dolmabahçe sarayı, ayasofya, yerebatan sarnıcı, süleymaniye, fatih, yenicamii, insanın hayatında en az bir kez görmesi gereken tarih dolu, medeniyet merkezleri. Ama ne yazık ki Istanbul’da yaşayıp buraları görmeyenler ve merak etmeyenler hala var..
Istanbul’u kadına benzetirim ben...Istanbul, tanrının yeryüzüne armağan ettiği en güzel şehir, kadın da O’nun yarattığı en güzel varlık...Başını adalara koymuş, sırtüstü uzanmış yatan bir kadın...gövdesi suriçi ile üsküdar, bacakları boğazın iki yanından karadenize kadar uzanmış, açmış kollarını biri pendikte diğeri avcılarda...varın geri kalanını siz düşünün. Sky is the limit...
İşte böyle Istanbul,
Ben kim Istanbul’u yazmak kim, benimki birazcık Istanbul aşkı o kadar...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder