Twitter @omistanbul

"Zirvenin keyfine varanlar, tırmanmayı göze alanlardır"
http://www.youtube.com/watch?v=q_bq5mStroM

Bu Blogda Ara

20 Ocak 2010 Çarşamba

Babacığım,

BABACIĞIM
Babam vefat ettiği günden itibaren o aklıma geldiğinde, onunla ebedi istirahatgahından konuştuğumuzda hep ona “babacığım” diye hitap ettim. Keşke hayattayken de deseydim, biraz utangaçlık, biraz mesafe, biraz hürmet, biraz saygı ama suç bende işte...deseydim işte deseydim, babası hayatta olanlara tavsiyem olsun...
Cenazesinde ben çok ağladım, hatta 3-4 gün sürekli ağladım...dilimde de hep aynı nakarat...babacığım, babacığım...keşke sen hayattayken sana söyleseydim babacığım ben seni çok seviyorum, ben napıcam şimdi, kiminle dertleşeceğim, kimden akıl alacağım, kim beni teselli edecek, kim içimdeki yangına su dökecek, fırtınayı dindirecek...ben sensiz naparım babacığım. Nedense naşını toprağa koyduk, benim içimde bir nebze bir rahatlama oldu, neden bilmiyorum inşaallah kabri cennet bahçelerinden bir bahçe olmuştur da ondandır.
Tahmin ettiğim de oldu babamdan sonra, şaşkınlığımı atamadım, yalnızlığımı kimseyle paylaşamadım herhalde ondandır; işimde sıkıntılar oldu, boşandım, yalnızlığı tattım...ama hep onun sözleriyle ayakta durdum, sanki o varmış gibi onun sözleri bana rehber oldu; “Allah kerim padişah...”, “Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır...”, “başına ne gelirse gelsin güzel ahlaktan vazgeçme...” ama ben artık onun kazaskerdeki yazıhanesine gidemiyecektim, arada bir onunla dışarı çıkamıyacaktım.
Hatıratını yazmaya başlamıştı son yıllarda hatta adına “hatırat” mı desem “halk partisi dönemi” mi desem derdi rahmetli demek son ana kadar halk partisine kızgındı. Bitiremedi yazdıklarını...
Cenazesinde abim de ben de şaşkına dönmüştük, vasiyeti üzerine gazeteye vefat ilanı vermiştik ve “aranacaklar” listesini arayıp haber vermiştik. Aman Allah’ım bir insan seli, bir insan seli...Erenköy Zihni Paşa camii dolup taşıyor. Tanımadığımız biri geliyor “başınız sağolsun siz oğullarısınız galiba, babanız beni evlendirdi, allah ondan razı olsun” diyor. Bir başkası “babanız beni okuttu...” bir diğeri “siz ne şanslı evlatlarsınız melek gibi bir babanız vardı”...biz bu adamları hiç tanımıyoruz. Abim de ben de şaşkın. Babacığım herkesten habersiz birini okutmuş, diğerine ev almasında yardım etmiş, bir diğerinin oğluna iş bulmuş...Kimsenin haberi yok...
Nur içinde yat babacığım...
Babacığım, 1928’ de Malatya’da doğmuş...Eski Malatya dedikleri mahallede. Ali dedem berbermiş, iki oğlu, bir kızı var, babam en büyükleri. Biz halaya bibi deriz ortanca da bibim Nadide...çikolata gibi tatlıydı Allah rahmet eylesin. En küçükleri rahmetli Rifat amcam, akıllı mı akıllı, dürüstlük abidesi... babam gibi...Herkes onu Malatya’da kuyumcu Rifat diye tanır, önce ermeni Agop’tan öğrenmiş zenaati, esnaflığı sonra da kendi dükkanını açmış çarşıda.
Ali dedem, mahallenin “bir bileni”, “wiseman”i, derdi olan ona koşar, hakemlik ister. Devir halk partisi devri, doğaldır ki o da halk partisi bişey başkanı...ya ilçe başkanı ya da mahalle temsilcisi. Ha bi de mahallenin muhtarı...Saygın, vakur, çok az gülen, mesafeli... Berber dükkanında hergün çekmeceye “vergi parası” ayıracak kadar hesabını bilen, babama bayramda “çakı” hediye edecek kadar da düşünceli ama devir İnönü devri, dünyada savaş var, şartlar ağır...Lüks yok, yokluk var, yasaklar var, vergi var, fakirlik var...Bahçadan gelen yıllık toplu gelir de ihtiyaçlara gidince elde avuçta birşey kalmıyor. Dedemin tüm umudu babam. Babam büyüsün de bak o zaman dedem neler yapacak, dükkanı büyütecek, kendi emekliye çekilecek, rahatlayacak...
Babam, ilkokuldan itibaren Malatya’daki ermiş, evliya ve şeyhlerden çok etkilenir ve onların sohbetlerinin, derslerinin, zikirlerinin müdavimi olur. Kendi tabiriyle “gerçek derviştir” artık. Öyle şimdikiler gibi değil. Arkadaşı Avnullah ile o zikir senin bu ders benim çocukluk, gençlik öyle geçer...Belki cansıkıntısından başlar bu merak, belki babanın baskısından bir kaçış ama belki de babacığımın dediği gibi “hidayet”...
Babam liseyi Malatya’da bitirmiş ama aklı “ilim” öğrenmekte “gerçek islamı keşfetmekte” ve de kuranı ezberlemek yani “hafız” olmak istiyor. Ama tüm bunları Malatya’da yapamaz tabi, birgün bavulunu toplayıp “İstanbul’a” kaçıyor...Hacı Fahri Kığılı’nın dergahına. Tabii ki Ali dedem üzgün, kızgın ve yalnız...
İstanbul’da hem hafızlık çalışıyor, hem hocalardan din dersleri alıyor hem de akşamları sirkecide bir lokantada garson...para biriktiriyor, çünkü yolculuklar var ufukta...Hacı Fahri babamın fikrini değiştirmiş demiş ki ona ilmin merkezi Mısır’da El-ezher’de...babam da kafaya koymuş gidecek...ilmin merkezine Ezher’e gidecek, dini orada öğrenecek. Kafaya koyduğunu da illa ki yapan cinsindendi rahmetli.
12 yıl Kahire’de yaşamış, Ezher’e almamız için önce liseyi burda birdaha okuyacaksın demişler, okumuş sonra “Fıkıh” yani şeriat hukuku fakültesini bitirmiş, sonra da “Ayn şems” üniversitesinde “Türkoloji” okutmanı olmuş. Mehmet Akif Ersoy’un kurduğu kürsünün başkanı olmuş. Tabii abim de ben de Kahire’de doğmuşuz, Annem de 8 yıl orada gurbette yaşamış Türkiye hasretiyle. Babam zavallı hem üniversitede okur hem de Kahire radyosunda “türkçe” spikerlik yapar 3-5 kuruş kazanmak için. Ben hatırlarım hayal meyal çocukluğumu; “Mama” mız vardı bakıcımız, giritli “Abla”mız Ekmeleddin ihsanoğlu abinin annesi, nerdeyse bizim süt annemiz...Ful, tamiye, mulhiye...harika günlerdi onlar...
Neyse, dönme vakti gelmiş...ama babamın emelleri büyük, , kitaplar yazacak, eserler bırakacak, memleketi kurtaracak.... Ee memleket kurtaracaksan Malatya’ya dönmemelisin, İstanbul’a gitmelisin. Orası dünyanın merkezi tabiri caizse...
Ve biz binmişiz gemiye doğru İstanbul...Erenköy. Neden mi Erenköy, çünkü orada Mahmud Sami efendi hazretleri var, muhafazakar bir semt, bozulmamış. Çoluk çocuk dindar yetişsin, Istanbul onları yemesin demiş...
O zamanlar din ile siyaset apayrı şeyler ve araları da pek iyi değil, yani ne Erbakan var sahnede ne de politize olmuş veya ticarete dalmış tarikatlar... herşey daha saf ve berrak, daha temiz...
Istanbul’a yerleşmiş ama babacığım durur mu, dedim ya emelleri büyük. Bizleri dedem Hacı Mustafa Karabağlı’ya emanet edip Almanya’ya Siyasal Bilgiler fakültesinde okumaya gitmiş, Gümülcine’ye Ramazan aylarında gidip din dersleri, vaazlar vermiş. Almanya’dan sonra Istanbul’a döndüğünde, kendi yayınevini kurana kadar tercümanlık yapmış, evinin maişetini çıkarmak için. Sonra Hikmet Yayınevi’ni kurmuş. Amaç belli “ilmi eserleri türkçeye tercüme edip yayınlamak” ilk sermayesi de ağlaya ağlaya satmak zorunda kaldığı Ezherdeki ders kitapları. “Prof. Seyyit Kutub’un Fizılal-il Kur’an” tefsirini tercüme ile başlamış işe sonra Ezher’den arkadaşı Emin Saraç hoca ile Prof. Bekir Karlıga da yardım etmeye başlamışlar tercümeye.
Hiç unutmam babacığımla hergün sabah namazına Erenköy Zihni Paşa camiine giderdik, namazdan sonra babam “Riyazussalihin” den hadisler okur ve açıklamasını yapardı biz de abimle babama ve okuduklarına hayran hayran dinlerdik onu...
O dönemde Malatyalı bir heyet kapısını çalmış babamın sene 68-69; “İsmail Hakkı, karar verdik seni Malatya’dan milletvekili seçmek istiyoruz. Adaylığını gel koy...” bakmış rağbet var, destek var. Tamam olur demiş ama bir şartla; ben ideallerimden taviz vermem, siz de bana desteğinizde taviz vermeyin. Bir de amcamdan rica etmiş gel yayınevine ortak ol, güç birliği yapalım, elele verelim, sağolsun o da kabul etmiş, tezgahını İstanbul’a taşımış. Önce ön seçim için yollara düştü babam ve liste başı oldu sonra da seçimler için. Hatırlıyorum amcam borç, harç bir jip almıştı babam için dere tepe gezebilsin diye seçimde.
Ve biz Ankaradayız...Kurtuluş, Samur sokak, babacan apartmanı. Sayın bakan Ali Babacan’la çelik çomak , çivi, fırın, misket, gazoz kapağı oynuyoruz. Babası da apartmanın para işlerini ona vermiş o yaşta belliydi demekki para yönetimindeki başarısı. Babamı göremez olduk hiç... hafta sonları Istanbul’da yayınevinde, hafta içi mecliste veya Malatya’dan gelen seçmenlerin işleriyle meşgul, arada bir de seçim bölgesi Malatya’da. Bir koşturmadır gidiyor. Ta ki bir gün babam eve geldiğinde “birşey” olduğunu anladık biz bile o çocuk aklımızla. Kapının zili durmuyor, bizim evde sanki mevlit var, telefonlar susumuyor, akşam oldu haberlerde babam...Meğersem babam, bütçe müzakerelerinde partisi AP adına söz almış ama onlara verdiği metinden çıkmış bir süre sonra başlamış cebinden çıkardığı kağıttan okumaya...İşte çıngar da orda çıkmış. Kavga gürültü, yumruklar konuşmuş, rahmetli Ecevit CHP genel sekreteri, babama çantasını fırlatmış...Dönem anarşi dönemi, Deniz gezmiş, Mahir Çayan idamlık, ODTÜ olayları, sağcılık, solculuk, anarşi dorukta...Sıkıyönetim ilan edilmiş uzatılması için önergeler verilmiş...yani ortalık karışık. Babam da kürsüden diyor ki; “ Biz anarşinin dallarıyla budaklarıyla ne uğraşıyoruz kökünü kazıyalım, kökü de burada mecliste...Aynı kuvvet, Atatürk’ün de resimlerini paralardan çıkardı, heykellerini meydanlardan indirdi kendi heykelini koydu”Kim, söyle, yoksa....hakaretin bini beş para babama...Biz bunları daha sonra kasetten dinliyoruz ama nasıl gurulanıyoruz. Ve söylüyor babam...Anarşinin kökü İsmet İnönüdür...burada ne oturuyor bu adam...
Babam kahraman olmuştu bir anda...eve gelen çiçeğin haddi hesabı yoktu, telgraflar klasör klasör, mektuplar mektuplar mektuplar... tabii az bir kısmı da protestoculardan hatta biraz tehditkar olanları da vardı.
Evet, babacığım, Atatürk vefat ettikten sonra onun arkasına sığınarak millete eziyet çektiren, ülkeyi II. Dünya savaşına sokmayacağım diye savaşa sokmaktan beter edip milleti vergi manyağı yapan, ezanı türkçeye çeviren, kuran kurslarını yasaklıyan, ahırda mağarada kaçak kuran okutulmasına sebep olan, gayri müslimlerin ölüm fermanını varlık vergisi adı altında imzalayan, Amerika’nın baskısıyla sovyet kominizminin Türkiye’de güç bulmasını engelleyeceğim diye solculara eziyet eden, işkencelere göz yuman, Atatürk’ün başbakanlıktan azlettiği adam... tek adam...kimsenin olumsuz bir cümleyle adını ağzına alamadığı İsmet İnönü’yü problemlerin kökü olarak hedef göstermişti. Babam tüm ülkenin adına meclis kürsüsünden konuşmuş ve ağzının payını vermişti. İşte burada... ülkeyi kamplara bölen, birbirine düşüren, “devlet” ve “brokrasi” canavarını yaratan adam, demişti...İsmet İnönü, burada ne arıyor bu adam...
Bizim ev pansiyon gibi, hastalanan, iş arayan, tayin isteyen Malatya’dan Ankara’ya gelenler soluğu bizim evde alıyor. Bir gün hiç unutmuyorum gelenlerden birisi birkaç çuval kuruyemiş getirmiş zavallı annem ahlanıyor vahlanıyor, ben bunları napıcam diyor komşulara bile dağıtsam bitmez. Annem dedim (bu arada nedense biz abimle annem diyoruz anneme) ben icabına bakarım. Tahta “sana” kutuları vardı onlardan birinin içine külahlar yapıp doğru Kurtuluş parkına birkaç günde sattım hepsini...harçlığımı çıkarttım...
Babam çok yoruldu, yıprandı, koşturdu, hizmet etti milletvekili iken. Arkadaşlarının tabiriyle milletvekilliğinin nimetlerinden hiç yararlanmadı. Evdeki beyaz eşyaları bile taksitle almıştı, arabası bile olmamıştı. O hizmet için yaratılmış bir insandı... başkalarına hizmet... Vatana hizmet Allah’a hizmetti onun için.... Annem bile bazen isyan ederdi dayanamayıp; Bey biz ne zaman rahata kavuşacağız...
Babam dayanamadı, hem siyasetten bıktığından, hem yayınevindeki projelerin aksamaması için hem de çocukları iyi yetişsin, bozulmasın diye bir sonraki seçimde aday olmayacağını genel başkanı Başbakan Süleyman Demirel’e söylemişti. Babam 11 ler vakasında, Güneş oteli pazarlıklarında partisini satmamış, din adamı olmasına rağmen vekilliğinin son yılında kurulan ve AP den vekiller transfer eden Milli Nizam Partisine geçmemiş. Dürüst ve istikrarlı bir şahsiyetti. Üstelik Malatya, İnönü’nün kalesiydi ve babam oradan çıkan ilk “sağcı” milletvekiliydi, o yıkılmaz kaleyi yıkmıştı. Önemliydi AP için babamın adaylığı. Hatta Süleyman Demirel gelecek kabinede bakanlık vaadetmişti babama, bırakma devam et demişti. Ama babam kararını vermişti birkere...Birgün bir kamyon yanaştı babacan apartmanın kapısına, biz neşeliydik, taşınıyorduk istanbula...çocukluk işte.
Babam Istanbul’da daha rahatladı, kendine geldi, sağlık problemleri bitti, yüzü gülmeye başladı. Borç harç Fizilal’i bitirdiler tam 16 cilt oldu, babam yollara düştü tüm Türkiye’yi karış karış dolaştı tefsiri tanıttı. Her döndüğünde derdi ki “bu milletin sırtı yere gelmez”, “bu millet dinine vatanına çok bağlı, kimse koparamaz onu bu değerlerden” içinde inanılmaz bir “vatan sevgisi” vardı onun...
Tefsir tamamlandı, daha başka birçok ilmi eser basıldı, bizler yazları yayınevinde çalışıyoruz abimle, kah olur sırtımızda forma, kah olur postanede abonelere kitap gönderiyoruz. Emin hocayla veya Kenan abiyle “tashih” e yardım ediyoruz; yani düzeltmenlik yapıyoruz. O zamanlar baskı kurşun klişelerle yapılıyor, hatalar klişeden düzeltiliyor...zor iş. Nerde öyle bilgisayarda kopyala yapıştır.
Babam pişelim diye bizi aradabir “kaportacı” “televizyon tamircisi” nin yanına veriyor.
Neyse babam onlarca eser çıkardı, onlarca baskı yaptı o eserler, binlerce milyonlarca insan okudu o kitapları... O mutlu, ortağı amcam mutlu. Para da kazanıyorlar, birer arabaları oldu, evleri, yazlıkları.
Sonra “fitne” girdi aralarına ve biz üniversiteden döndükten sonra ayrıldılar iki kardeş, ikisi de pişman olacaktı ayrıldıklarına sonradan ama kader işte... Babam yine mutsuz oldu, emekli olmuş, biraz yaşlanmış, ağrıları başlamış. Ameliyatlar, arka arkaya...
Son 4-5 yılında çok şükür kendisine hizmet etme ve daha çok onunla vakit geçirme şansını yakaldım. O bir “vakıf insan”dı...O iyi, dürüst bir insandı...Borçlu olmayı hiç sevmez, kul hakkından korkardı. Allah’tan korkmayı değil onunla arkadaş olmayı tercih etmişti... Arkadaşlarına, dostlarına vefalıydı. Onları sık sık ziyaret ederdi. Yedirmeyi çok severdi. Cömertti çok cömert. “Allah kerimdir kerim olanı sever” derdi. Allah da ona hep verdi, çok verdi, cömert davrandı. Allah aşığı ve derviş olarak yetişmişti ama boş softalığı, bağnazlığı, yobazlığı sevmezdi.
Söylemeden edemiyeceğim, şakacıydı babacığım bütün ciddiyetine, titizliğine ve çalışkanlığına rağmen. Nüktedan...Bulunduğu ortama neşe katar, fıkralar anlatır. Onun yanına dertli gelen neşeli ve moralli ayrılır...Tanıştığı insanların “memleketini” sormadan edemezdi bir de...
Erbakan’dan hiç haz almamış, Demirel’i samimiyetsiz bulmuş ama Özal’ı çok sevmişti. O zamanlar yıldızı parlayan Erdoğan için “bu çocukta istikbal var” demişti.
Aynı zamanda arkadaşları olan Mahmut Bayram hoca’yı, Ali Yakup hoca’yı, Emin Saraç hocayı sever sayardı...Hatta 2000 yılında Amerika’da ameliyat olmuştu, dönerken Hoca efendiyi bir ziyaret edelim demişti ve birlikte ziyaret etmiştik. Çok duygulanmıştı ağlamıştı onu öyle gurbet ellerde yalnız gördüğü için, ve küçük de bir kalp krizi atlatmıştı uçağa binmeden rahmetli...Bu vatan için, millet için, din için çalışanın kulu kölesi olurum. Allah onlardan razı olsun derdi.
Gerçek din alimiydi, dini kaynağından, kurandan hadisten öğrenin derdi, bir şeyhe, hocaya bağlanmanın onu gereğinden fazla yüceltmenin luzumu yok İslam’da derdi. O zaman yozlaşır din derdi. Allah, peygamberi için bile “o da bir beşer” demiş derdi...
Vefatı da çok ani oldu...15 dakika içinde kalp krizinden ruhunu teslim etti...hiç çektirmedi ona sevgilisi Allah. Aldı hemencecik yanına.
Bir dosya hazırlamış meğersem, anneciğim tutuşturdu elimize, üzerinde “vefat ettiğimde yapılacaklar” yazılı. Herşeyi yazmış, aranacaklar listesi, ilan metni, silah ruhsatının kopyası...bize birşey bırakmamış yine yine o yorgun omuzlarına yüklemiş vazifeleri babacığım...
Nur içinde yat babacığım...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder