Twitter @omistanbul

"Zirvenin keyfine varanlar, tırmanmayı göze alanlardır"
http://www.youtube.com/watch?v=q_bq5mStroM

Bu Blogda Ara

20 Ocak 2010 Çarşamba

Evet, O'nu ben öldürdüm


Evet O’nu ben öldürdüm...

Resimdeki çocuğu ben öldürdüm...
Su gördümü, normal yol dururken suya şapur şupur basarak üzerini pisleten, çamurda yürümeyi kaldırımda yürümeye tercih eden, elektronik aygıtları açıp içini merak eden, sapık gibi hep öpmek ve öpülmek isteyen, yemeğini zorla yiyen, her bilmediğim şey hakkında soru sorup beni çıldırtan, çok konuşan, hep “bu ne?” Diye soran, çizgi film dünyasında yaşayan o aptal çocuğu ben öldürdüm...
Çünkü, ben akıllı o aptaldı,
Çünkü, ben yetişkin o çocuktu,
Çünkü, çünkü, çünkü......
Ve daha söylemeye çekindiğim bir sürü gerçek...
O, yalan nedir bilmezdi. Ben ise yalanın kitabını yazarım şimdi. Yalansız dünya, savunmasız kale gibi değil midir? Herkes yalan söylemiyor mu?
O, enerji küpüydü, düz duvarda yürür yorulmazdı. Ben ise tatil dönüşü bile ahlarım vahlarım.
O, sevgi doluydu, her gördüğünü sever, hele biri onu okşadımı, öptümü gülücükler dağıtırdı. Ben ise herkese mesafeli ve vakurum. Olur mu canım öyle şapur şupur....
O, hep yeni şeyleri öğrenmek isterdi, hep heyecan ve hayretler içerisindeydi. Ben ise bilmesem bile bilir gibi yaparım, rezil etmem kendimi yabancıya. Kuralım çok net; Ağır ol molla desinler...
N’apalım yaptık bir iş, öldürdüm onu, oldu bir kere. Allah affetsin.
Şimdi gelelim konumuza; İçimizdeki çocuk...
Fahrunisa, kadınların medar-ı iftiharı olan kişi demektir. Kadınların en hayırlısı en faydalısı...
İşte yine bu özelliklere fazlasıyla sahip olan “Aşk ve Evlilik” kitabının değerli yazarı Sayın Fahrunisa Boran hanımefendiyi bir ziyaretimde kendisi; “En doğru eleştiriyi çocuklar yapar” demişti bana. “Çünkü çocuklar, tartmadan, hesapsızca düşünür ve konuşurlar. Us’ları daha berrak, net ve temizdir onların” diye devam etti. “Biz yetişkinler, ölçer, biçer, tartar ve öyle konuşuruz. Hatta işimize gelmezse de doğruları söylemeyebiliriz.” Nedenler gayet basit; dengeler, koruma hissi, korkularımız ve de menfaatler...
Bir Türk ile evli ve uzun yıllardır Türkiye’de yaşıyan Amerikalı arkadaşım anlatmıştı;
“Benim Türkçem fena değildir, az çok derdimi anlatırım. Geçenlerde 8 yaşındaki oğlum, aracımın arka koltuğunda oturmuş ben de direksiyondayım. Trafik ekibi, çevirme yapıyordu. Ben de bir an önce yoluma devam etmek için her zamanki taktiğimi kullanayım dedim. Polis memuru durduğunda evraklarımı tam olarak verdikten sonra O’nunla ingilizce konuşmaya başladım.” dedi. Memur bey de “Türkçe bilmiyor musunuz?” diye sorduğunda, arkadaşım evraklarını uzatıp kırık bir Türkçe ile “ bilmiyorum, ben yabancıyım” demiş. Polis memuru tam, “devam edin” diyecekken arkadan afacan çocuk lafa girip “ Annem çok güzel Türkçe konuşur” demez mi...
İşte çocuklar böyledir. Eee boşuna dememişler “Çocuktan al haberi” diye. Onlar bozulmamıştırlar, nettirler, dürüstçe düşünür ve konuşurlar. Cinlik yok, plan yok, hesap yok...Ruhları saf ve yalındır onların.
Doğan Cüceloğlu “İçimizdeki çocuk” adlı kitabında bakın neler söylemiş;
“Kişisel başarılarımdan en önemlilerinden biri, içimdeki çocuğun farkına vararak onunla zaman zaman konuşup oynaşabilmek oldu. Kimi kişi yaşamındaki her olumsuz olayda kendini suçlar, kimi başkalarını. Sağlıklı, dengeli ve mutlu kişi evliliğinde, işinde, yaşamının her yönünde sağlıksız, dengesiz ve mutsuz kişiden farklı davranır.
İnsanlar arasındaki bu farklar nereden kaynaklanmaktadır? İçimdeki Çocuğu tanımadan önce bu sorunun yanıtını tam bilmiyordum; ama şimdi biliyorum. İçimizdeki Çocuk yaşamımıza yön veren güçlü bir varlıktır. İçimizdeki Çocuk ve içimizdeki Ana-Baba, duygu, düşünüş ve davranışlarımızı sürekli yönlendirdiği halde, çoğu kez onların varlığından bile haberdar olmayız.
....................
Hepimizin içinde bir çocuk vardır. İçimizdeki çocuk her zaman sağlıklı bir ortam içinde gelişmez. Aile, okul, genel kültür ortamı çoğu kere çocuğun sağlıklı gelişmesini engeller. Birey bedenen büyür, fakat içimizdeki çocuk psikolojik anlamda sağlıksız ve cılız kalır.
İçindeki çocuğu sağlıksız olan bireyin kişiliği “bağlaşık”tır. Çünkü bu birey yaşamın anlamını, mutluluğunu, kendi değerini ilişki içinde olduğu başkalarının gözünde, sözünde, davranışında kısacası başkalarının kendisine verdiği değerde arar; kendine verdiği değer başkalarının onu algılamalarına bağlanmıştır. Bu anlamda "bağlaşık kişilik" temel yapıyı oluşturur
................
Herkesin içinde değişik sesler vardır. Bu sesler İç ana-baba ve iç çocuğumuza ait seslerdir. İç ana-baba gerçekçi, deneyimli, ciddidir ve sonuca yöneliktir. İç çocuk oyuncudur, enerji küpüdür, şevk heyecan ondan gelir ve sonuca değil sürece yöneliktir. Onun sesi kaybolduğu zaman yaşamın zevki de kaybolur. Sağlıksız iç çocuk sevilmemiş yerilmiş, bastırılmış ve utanca boğulmuş bir geçmişin ürünüdür. Sağlıklı iç çocuk ise sevilmiş, övülmüş, yüreklendirilmiş ve desteklenmiş bir geçmişin ürünüdür.
İç çocuğunuzun sesini duyarak, ne dediğini anlayıp iç çocuğumuzla sağlıklı bir iletişim kurmak, sağlıklı ve dengeli bir yaşam sürmemiz için gereklidir.
................
Sağlıklı aile, üyelerinin gereksinimlerini karşılar ve onların gelişmesi için olumlu bir ortam oluşturur. Aile üyeleri arasındaki ilişki rahat, olumlu ve akıcı bir yapıya sahiptir.
Her aile sisteminin işlerliğini sağlayan aile kuralları vardır. Bu kurallar sağlıksız ailede gizli ve örtük kalırlar. Sağlıklı ailede kurallar daha belirgin ve açık-seçiktir. Sağlıklı ailede çatışmanın var olduğu bilinir, tanınır ve üzerinde konuşulur; çatışmayı çözmede kullanılacak kurallar açıkça ifade edilmiştir ve aile üyelerince bilinir. Sağlıksız ailede çatışmadan söz edilmez; kullanılan kurallar gizli olduğu için herşey dolaylı ve örtük olarak ifade edilir.
----------
Kişinin yaşamını etkileyen ve çözümlenemediği zaman süregiden çatışmalar, endişeler, üzerinde düşünülen konular o kişinin temel sorunlarını oluşturur.
Bizim için önemli olan temel sorunları hemen göremeyiz. İç çocuğumuzla yaptığımız oturumlar ilerledikçe iç dünyamızı anlamamıza daha bir yardımcı olur. Yavaş yavaş sorunlarımızın ne olduğunu anlar ve iç çocuğumuzla onlar hakkında konuşmaya başlarız.
Kötü alışkanlıkları, korkuları bırakıp daha özgür, daha bilinçli olma yoluna girdiğimiz zaman yaşamımızın olumsuz yönlerini olumluya dönüştürmeye başlarız. İçimizdeki çocuğun sağlıksız yönlerini deşmek bize acı verecektir, ne var ki bu acının yanı sıra yaşamın gerçek enerji kaynağına ulaşmış olacağız. İç çocuğumuzun sözlerine iyi kulak vererek; onun sesini iyi dinler ve ilişkimizi ona göre ayarlarsak mutlaka sağlıklı bir dönüşüme ulaşırız.
İç çocuğumuzu arayış uzun süreli bir yolculuktur. Elma ağacını diktikten bir hafta sonra o ağaçtan elma toplamayı beklerseniz, kendinizi hayal kırıklığına baştan mahkum etmiş olursunuz. Biyolojik gelişmelerde olduğu gibi, psikoloji alanındaki gelişmelerde yavaş adımlarla ilerler. Yıllar boyunca süren bir hastalığı bir anda iyi etmeyi beklemeyin. İç çocuğunuza inanarak her gün iç çocuğunuzla buluşmaya devam edin.”
Yıllar önce Fahrünisa hanımefendinin söyledikleri ve Doğan Cüceleoğlu’nun yazdıkları, beni derin düşüncelere soktu ve içimdeki çocuğu keşfetmeye koyuldum...
Burada kendi muhasebemi sizlerle paylaşarak başınızı ağrıtmak istemem ama girdiğim keşif koridorunda çok acı çektiğimi söyleyebilirim. Koridorun sonundaki ışığı görüyordum ama hep yine girdiğim kapıdan tekrar kaçıp kurtulmak istedim. Azmettim, sabrettim belki aylar sürdü ama içimdeki çocukla tanıştım, sohbet ettim, ağlaştık, gülüştük. Çok kızgındı ilk başlarda. “Çok eziyet ettin bana” dedi. “Yasaklar koydun, konuşturmadın beni, susturdun...” diye ekledi. Heyecanına gem vurmuştum, frenlemiştim onu. Kurallar, aile kutsallığı, saygı, din, kariyer, başarı, gelenek, görenek bahanesiyle... Ağzına bant bile bağlamıştım konuşmasın diye, neyse bandı çıkardığımda bir ohhhh çekti ve konuşmaya başladı. İlk başlarda korka korka “kızmazsın di mi?” dedi konuşursam? Baskılardan konuştuk, özendiğimiz giysileri bile giyemediğimizden, eve geç kaldığımızda okuduğumuz dualardan, korkudan altımıza yaptığımızdan bazen, okunması yasaklanan Texas, Tommiks’ten... Diğer çocuklara özentimizden. “Sen” dedi, “bana çok baskı yaptın”, “özgür olmak yasaktı bana” dedi. “Hep ciddi konular, dersler, pekiyi karneler, teşekkürnameler, takdirnameler, memleket meseleleri, ağır kitaplar, ağır abiler”.... “Yolda misket, çivi oynaman, dayıoğlu Coşkun abiye yazdığın isimsiz muzur mektup, evdeki yardımcı Fedime’yi korkutmak için giydiğin hayalet çarşafı, üniversitede önündeki arkadaşının sandalyesini çekip de O, yere düştüğünde kikir kikir gülmen, babanlar tv seyretmeyip ders çalışasınız diye küçük anteni sakladığında yerine taktığın amatör kablo anten, uyanmak için düşündüğün macit mucit saatli teyp, yağmurda t-shirtle yaptığın yürüyüş, ilk kez baba olacağını öğrendiğinde ciyak ciyak bağırman; benim tek avunduğum, sevindiğim anlardı” diye devam etti.
Baktım ki sohbet uzun sürecek, bir kerede bitmeyecek bu hesaplaşma, devam ettik. Geceler sürdü bu buluşmamız. Ben sustum ve dinledim hep. İlk gün, yüzü zift gibi simsiyahtı, sıkıntılı...Kendime benzetmiştim O’nu da. Neyse sonra konuştukça rahatladı, normale döndü.
Uzun lafın kısası, Aile, içimizdeki çocuğu besleyen en önemli gıda imiş onu anladım. İyi aile “mazbut” aile demek değilmiş her zaman. Benim ailem dünya iyisi bir aile idi ama eksik olan; açıkça alenen yaşanan sevgi imiş kimi zaman. Kahkahalarla gülmekmiş bazen... Kimi zaman da “aman çocuklar bozulmasınlar, ortalık kötü...” gerekçesiyle kısıtlanan özgürlükler... Daha neler neler...”You name it”, herkes kendi yaşadıklarını bir bir hatırlasın lütfen; Yasaklanan mini etekler, çok uzadı diye kestirilen saçlar, sildirilen döğmeler, gizli saklı içilen sigaralar, ısrarla her gün alınan aynı gazeteler, dergiler, okunması olasılıksız olanlar, açıklanmayan gizli kurallar ve onların getirdiği korkular...Kendimize güveni yerle bir eden korkular...
Belki de ben de Bill Gates gibi üniversite terk olup bu defa “doors” programını yaratacaktım ama olmadı işte. Onun içindir ki gülmeyi ve şükretmeyi unuttum belki de... Bill amca içindeki çocuğuyla arkadaş olmuş ben ise ellerini kollarını iple bağlamış, ağzını bantlamıştım onun, etrafımın korkusuyla...
Evet işte böyle...Nasihat gibi olmasın ama derim ki; Bugün, yarından erkendir. Sevin artık şu içinizdeki çocuğu, serbest bırakın onu. O, yanlış yapmaz, O, asıl sizsiniz aslında da farkında değilsiniz. O ne derse onu yapın, korkmayın... Merak etmeyin, O, aklınıza her geleni yaptırmaz zaten size. “Hayır” demeniz gerektiğinde size hayırı da dedirtir, gerekirse politik de davrandırttırır. O, sizi siz yapan ruhunuz ama farkında değilsiniz. İnsan ruhuna düşman olur mu hiç? O’nu yasaklayan, görünen siz, gerçek siz değilsiniz. Dışınızdaki siz, toplumun, çevrenin yarattığı yapmacık siz...
Bir de içimizdeki biz ile dışımızdaki biz arasındaki çatışmaya değinmek isterim; İçimizdeki çocuğun sesine kulak vermezsek, eli para tutan, kararları uygulayan, gücü elinde tutan dışımızdaki biz, başıboş kalabilir ve yanlışlar yapabilir. İnatçı olur, içimizdeki bize inat hatalar yapabilir. Dikkat...
Son olarak internette rastladığım ve çok hoşuma giden bir şiiri de sizlerle paylaşmak istedim;

SEVİYORUM ÇOCUK BENİ
Yüzleştim kendimle
O muzur yaramaz
Aksediyor aynalara
Nasılda mutlu ufaklık
Oynuyor arkadaşlarıyla
Geleceğindeki dertleri bilmiyor
Çıktım o düş uykusundan aniden
Derinden bir ağıt yakıyor
Kanat çırpan bir kuş kalbimde
Çocukluğuna dönmek istiyor

Hakkım varmıydı
Acı çektirmeye
Mutsuz olsun
Ağlasın diye mi
Büyüttüm
O beni bedenimde
Halbuki seviyorum
Çocuk beni

Yıllar acımıyor
Ne bana ne size
Olan oluyor
Yaşanacak gün asıl bugün
Kıymeti bilinmiyor
Ömür dört mevsim
Yaş artık sonbahar
Toprağa karışmadan yapraklar
Kışa kaldı son arzuhal dualar
Teşekkürler Jale Kibritçioğlu.........

Yıllar geçti, başımdan bir sürü olay... Pişmiş tavuğun başına gelenler az kalır. Herbirerlerimizin başına gelenler gibi. Hepsi farklı ama sonuç benzer; Hayata kızarız hepimiz, başkalarını yargılarız, suçlu ararız fellik fellik...Benim hiç suçlu aramama gerek yokmuş meğer. Inner Ömer’le tekrar buluşmam yetti bana. O, bana herşeyi anlattı, çözdü beni, arkadaş olduktan sonra tabii ki onunla.
Gariptir ama şimdi ben, çizgi film izleyince kızım Hande ile huzur buluyorum, yolda suya basmak, evi dağıtmak istiyorum bazen... Hiçbirşey de bilmiyormuş bu adam deseler de soru sormak, öğrenmek, hayretler içinde aaaaa... demek bazen, çılgınlar gibi dans etmek, sevdiğim bir arkadaşımla iş olsun diye saç baş dalaşmak, gürültü çıkarmak istiyorum. Sevdiğime O’nu ne kadar çok sevdiğimi söylemek istiyorum hesapsızca. Yemeğimi bitirmek istemiyorum, “bazen yarım bırakman gerekir tabağını” diyor doktorum. Yalan rahatsız ediyor beni artık Polis memuruna “neden hız sınırını aştınız?” diye bana sorduğunda bile. Yok hastam vardı, yok uçak kaçtı...
İçimdeki çocuk da zaten böyleydi ya yıllar önce. Keşke daha önce akıl etseydim O’nunla barışmayı, ağzındaki bandı çözmeyi, onu serbest bırakmayı...
Yalan söylemişim kendime demek ki... Öldürdüm demişim ama öldürememişim iyi ki O’nu.
Yaşasın...
İşte bu yazıyı okuduktan sonra içindeki çocuğu ateşleyen bir şanslı kız, siz de siz olun onu öldürmeyin... Aman tavana başım değer diye de düşünmeyin birşeycikler olmaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder