Geçenlerde görüşlerine çok değer verdiğim bir arkadaşım “zarafet” ten bahsetti, uzun uzun anlattı ve beni çok etkiledi bu konu. Birkaç gündür zarafetin anlamını düşünüyorum ve düşündükçe kelimenin mükemmelliğinden midir bilmem ben çok etkilendim bu “zarafet” ten.
Bir kelimenin anlamını bir başka dilde keşfetmeyi çok severim. Aslında bir kelimenin bir anlamı vardır bir de açıklaması. Genelde açıklama anlamdan daha geniştir. Örneğin ağır bir iş sözleşmesini bir başka dile tercüme ettiniz, işte o zaman o anlaşılmaz ağır kelimeler, herkesin anlamını bilmekte zorlandığı kelimeler bir bir çözülürler ve anlam kazanmaya başlarlar; tek bir kelime herşeyi anlatır. Aslında zengin toplumlar herşeyleriyle zengindirler ya; edebiyat, kültür, spor, bilim, ekonomi, üretim...herbiri bir diğerini çeker. Zengin toplumların dilleri de çok zengin olur. Zekalarının pırıltıları, sevdikleri yaşam tarzı, agresiflikleri, sevecenlikleri, hayatlarındaki en önemliler, en sevdikleri, en en en...hepsini kelimenin anlamı veya açıklamasının içerisinde bulursunuz ve de en önemlisi vurgularda, ses tonunda. Doğru ve melodili kelimeler seçmekten daha mükemmeli de kelimeler olmadan konuşmaktır “Communicating with no talking” dedikleri herhalde bu olsa gerek...duygular konuşur, öngörü, zeka, karşıdakini anlama ön plandadır; önce o sonra ben, empati...Ne muazzam şeydir o empati...Empati yaptınmı yani karşındakinin yerine kendini koydun mu zaten anlaşmazlıklar çözülür, anlayış başlar, hoşgörü herşeyi siler süpürür.
Japon yapımı bir film seyretmiştim...“İlkbahar, yaz, sonbahar, kış”. Bir Guru ve yanında yetiştirdiği öğrencisi. Filmin başından sonuna belki 25-30 cümle kullanıyorlar ama hayatı anlatıyor hayatları...herşey var; saygı, sevgi, nefret, intikam, aşk, ölüm, cinayet, hastalık, sabır, sex, arzu...hayat namına herşey. Ama konuşmadan, dile getirmeden, yormadan, yorulmadan. Bence daha kaliteli bir anlatım biçimidir “konuşmadan anlaşmak”. Ama böyle anlaşmak biraz daha fazla “zeka” gerektiriyor...Rahmetli Kadri Keskin ağabeyim derdi ki “lafın tamamı aptala söylenir...”
Çok uzaklara gitmeye gerek yok hayattan birkaç örnek verirsem daha anlamlı olacak değil mi. En zengin dillerden İngilizce ve Arapçayla karşılaştırma yapmaya çalışacağım biraz, e hadi o zaman;
Kılınç; Çok Türkçe bir kelime. Birkaç kere tekrarlayın seslice sizi korkutur sadece söylenişi bile, hatta anlamını bilmeseniz bile “oooo” dersiniz, tekrarlanınca veya yüksek sesle söylenince irkilirsiniz. Çünkü bu kelimeyi “savaşçı” bir toplum yaratmıştır ve kelimeye savaş ruhunu vermiştir, tercüme veya uyarlama değildir. Bir de aynı kelimenin arapça ve ingilizce karşılıklarını söyleyin ne kadar yumuşak ve mülayim; “seyf” , “sword”...
Chairman;Çok severim bu kelimeyi ve anlamını. İş, politika ve diplomaside derya olan bir toplumun yarattığı bir kelime. İngilizlerin icadı yani. Bir şirkette, dernekte veya gruptaki lidere, başı çekene verilen lakap, mansıp. Ama bir tek kelime birçok şey anlatıyor, hem de sanki sayfalarca. Kelime deyip geçmeyin. Chairman dediğin öyle elinde sopa veya cep telefonu farketmez, altında araba dolanıp durmaz ortalıkta, ağırlığı olmalıdır. O’nun koltuğu vardır, koltuğuna oturur. O, karar vericidir. O, chairman dir...
Secretary; “Şirketin en akıllısını sekreter yap” derdi bana reklamcıların duayenlerinden rahmetli Attila Öğüd abimiz. Yine diplomasi kokuyor, “gizlilik” ten geliyor kelimenin kökü. Yani sekreter, gizliliğe riayet eder, patronun sırlarını, şirketin sırlarını gizli tutar öyle ulu orta, ortalık yerde konuşmaz, deşifre etmez. Hani derler ya “ser verir sır vermez” yani kanını dök konuşmaz çünkü o bir secretary dir. Galiba eskiden öylelermiş...
Breakfast; Akşamdan sabaha neredeyse 12 saat hiçbirşey yemedik içmedik, sabah oldu orucu bozduk, ya da kırdık. İşte bunun adına “orucu kırmak” anlamına gelen “breakfast” demiş ingilizler. Ne kadar anlamlı değil mi. O, bir kelime değil, sanki bir cümleler manzumesi... Konuşuyor aslında... Bu arada söylemeden edemeyeceğim siz siz olun o 12 saat hiçbirşey yemeyin içmeyin su hariç. Çünkü vucuttaki 6 litre kanın 4 litresi sabaha kadar miğde boş olduğundan, hazımla uğraşmayıp “hücreleri” yenilemeye, tamire koşturur. Eğer miğdenizi doldurursanız bu görevi yerine getiremez tabii ki. Çünkü o zaman miğde ve bağırsaklarda “hazım” için uğraşır durur. Aslında bu konuyu ene iyi Gül hanımefendi anlatır size Bodrum’da detox almak şansını yakalarsanız. Ama yine de siz siz olun bu kelimenin anlamını verin derim ben. Türkçede bilirsiniz biz “kahvaltı” deriz, eee o da bizim keyfimizmiş. Daha ortada Starbucks veya Cappachino yokken “Türk kahvesi” varmış bir tek ve Türkler kahveyi keyif için içerlermiş, kahvesiz gün başlamazmış. Sabah kalkınca kahve içilecek ya, ama mide boş olmaz. İşte kahveden önce atıştırmalık yenen öğüne “kahve altı” anlamında kahvaltı demişiz. Yani asıl amaç kahve içmek de öncesinde yenen bahane...Ne zevk, ne keyif.
Tanrı;Yine tam anlamını vermiş vurgu; Korkulan, yumuşak olmayan. İsterseniz ingilizce ve arapçasını bir deneyin farkı göreceksiniz... Allah ya da God...Nasıl farkı hissedebiliyor musunuz. Biz söylediğimizde ürküntü hissediliyor ama diğerlerinde yumuşak, saygı duyulan bir güç.
Lunch; Bir Amerikalı veya İngiliz “şehvetle” söyler bu kelimeyi. Karnı acıkmış ya ondan olsa gerek. Amerikalıların yine çok duygusal ve şehvetle söylediği başka kelimeler de vardır. Örneğin; “family” aile veya “nighborhood” mahalle... Sahiplenmekle duygusallık arası neşeli bir vurgu.
Nasıl ama, aslında kullandığımız kelimeler konuşuyor ama biz pek farkında değiliz...
Evet dedim ya geçenlerde çok saygı duyduğum bir bisexuel kadın arkadaşım “zarafet” ten bahsetti ve dedi ki; erkekler zarafet yoksunu maalesef...Büyük laf. Ve devam etti; İşte, ailede, evde, sosyal hayatta gözlemim odur ki kadınlar daha anlayışlı, daha düşünceli, birlikte yaşanması daha kolay, yani “easy going” ler. Ofisteki kadın meslektaşım, konsantre olmam gerektiği zamanları tahmin ettiği için çok sevdiği radyosunun sesini kısar ama erkek bir arkadaşım hiç umurunda olmadığı için şarkı mırıldanır bir de o bet sesiyle. Bir kadın evime ikinci kez geldiğinde terlikle dolaştığımı gördüğü için terliğini yanında getirmiştir ama erkek “ben de şu terliğe bir türlü alışamadım” dercesine iki de bir yan odada unutur terliği. Erkek çok fazla “empati” yapmaz, kadının hayatı empati ile geçer. Hani “düşünceli” deriz ya kadın için veya “hesaplı” sanki bunu söylerken biraz “cin” olduğunu ima ederiz biz erkekler ama aslında o, empati yaptığından öyledir. İyi bir şeydir empati. Kendinizi karşınızdakinin yerine koyduğunuzda çok fazla konuşmaya da gerek kalmaz. İşte oldunuz siz de bir guru... Konuşmadan, rahatca, zekice, yük olmadan anlaşmaya başladınız. Hayat daha kolay oldu, daha saygılı...
Zarafet, arapça “zarf” kelimesinden türemiştir. Bildiğimiz zarf işte...Mektup koyduğumuz içine, bazen para, bazen kıymetli evrak, şimdilerde moda ya kargoyla gönderi yapmak, işte onlar da zarfsız olmaz. Kıymetli eşyalarımızı içine koyduğumuz şey aslında zarf...Zarfa koymassak onları, düşerler, pislenirler, kırılırlar, kaybolurlar. Onlar kıymetli çünkü.
Yani eylemlerimiz ve söylemlerimizin bir zarf içerisine konarak, korunmalı olarak, incitmeden, acıtmadan karşımızdakine sunulmuş hali zarafet...
İngilizcede çok karşılığı var ama ben en çok “finess” i severim; fine’dan geliyor. Yani; güzellik, incelik, berraklık, arınma, açılma...
Erkeklerin eksik olduğu şeyler yani...Tabii ki istisnalar kaideyi bozmaz orası bir gerçek ama bizlerin dikkat etmesi gerekiyor demek ki. Nelere peki, ben aklıma gelenleri yazayım sizler de isterseniz eklemeler yaparsınız;
• O gün kendisine telefon açılmasını istemiyorsa hissedin ve daha o söylemeden siz onu o gün aramayın çünkü o meşgul veya yanlız kalmak istiyor ona yardımcı olun onu sıkmayın,
• Her ay yaşadığı “hastalık” günlerini ezbere bilin ona sormadan, öncesi ve sonrasında kadife gibi olun,
• Sevdiği ve sevmediği sözleri, hareketleri iyi ezberleyin ve onu bu konuda değiştirmeye hiç çalışmayın,
• Duygularını okuyun, ona sormadan. Bunun en iyi yolu onunla daha çok vakit geçirmek, onu dinlemek yani emek harcamaktır,
• “Açık sözlüyüm”, “içtenim” veya “diplomasi iki yüzlülüktür ben diplomasi bilmem” laflarının arkasına saklanmayın bu sözler empati değil tembellik yaptığınızın ispatıdır.
• Zarafet, kibarlıktır, inceliktir. Ona karşı kibar olun
• Ve daha neler neler...
Aslında bu anlattıklarımızın hepsi eylemlerimizi ve söylemlerimizi güzel, kokulu, rengarenk, ipekten bir “zarfa” koymamızı emrediyor, öyle değil mi.
Gelin hepimiz zarafetin anlamını verelim, ne dersiniz...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder